acı
bir hafta
19
Aralık Salı günü yirmi cezaevine düzenlenen ve hafta boyunca süren
operasyon gerçek bir faciaya dönüştü. Devlet, yıllardır elinde tuttuğu
ve yargılayıp cezalandırdığı onca insanı, hapishaneleri başlarına
yıkıp ölü veya yaralı olarak yeniden ele geçirdi. Bütünüyle savaş
düzeni içinde başlatılan böylesine büyük çaplı bir saldırı ilk defa
yaşanıyordu. Ölüm orucunun altmışıncı gününe gelmiş olan insanları
koğuşlarından alıp hastahanelere taşımak için bu kadar büyük bir askeri
gücü seferber etmek olur şey değildi. Sayısız zırhlı araçlar, helikopterler,
ağır iş makinaları ve özel birlikler gösteriyordu ki devlet, tam da
Ecevit'in dediği gibi "terörist yuvaları"na savaş açmıştı. Kullanılan
ağır silahlar, alev makinaları gaz ve yangın bombaları, operasyonun
amacını gayet açık ortaya koyuyordu: ölüm orucunu zorla bitirerek
F tipi hücre sistemini açmak!
"Şevkat" mi olsun yoksa "Hayata Dönüş" mü diye adında
bocaladıkları bu imha harekâtı, yirmi sekiz mahkûmun katledilmesiyle
noktalandı. Ölü ve yaralıların tüyler ürperten görüntüleri vahşetin
boyutunu yeterince gözler önüne seriyordu. Direnişçileri uykusuz ve
yorgun bırakıp teslim alabilmek için yüksek volümlü askeri marşlar
eşliğinde dört gece boyunca makinalı tüfeklerle taciz ateşi altında
tuttular. Yakılan mermilerin sayısını kimse bilmiyor. Savcıların açıklamalarına
göre yaklaşık beş bin üçyüz adet bomba kullanılmıştı. Öyle ki, gaz
maskesi kullanan askerler bile zehirlenebiliyordu. Çeşit çeşit gaz
bombaları, sis ve duman bombaları, ses ve yangın bombaları, sıcak
kaynar sular, tazyikli soğuk sular, ateşli nice silahlar kullanıldı.
Buna rağmen, demir ve beton yığınlarının ara boşluklarında birbirine
kenetlenmiş ve normal koşullarda insan direncinin boyutlarını çok
çok aşan bir kararlılıkla bu imha saldırısına karşı koyan mahkûmlar
inanılmaz bir direniş sergilediler. İki aydır açlık direnişinde olan
bu insanların dahiyane yaratıcılığı ölüm kusan savaş makinalarını
geri püskürtmeye elbette yetmeyecekti. O yüzden de, korunaklı boşluklara
doğru adım adım geriliyor, demir ve beton parçalarına sımsıkı tutunan
eller, saatler ve günler sonra ancak aldıkları öldürücü darbelerle
çözülebiliyordu. Hayata dönüş operasyonu beşinci gününde işte bu şekilde
sonuçlandı: nasıl öldürüldükleri üzerinde pek de durulmayan iki asker,
kimi yakılmış, kimi parçalanmış, kimi kurşunlanmış yirmi sekiz ölü
ve yüzlerce yaralı mahkûm!
Adalet bakanı operasyonun şevkatle yapıldığını ve
kayıpların beklenenden az olduğunu belirtirken; Ecevit, terörist yuvalarının
dağıtıldığını, hayata dönüş operasyonuyla hem devletin gücünün kanıtlandığını
hem de ölüm orucu eylemine zorla itilmiş olanların kurtarıldıklarını
ileri sürüyor ve operasyona katılan ekipleri, başarılarından dolayı
kutluyordu. Ecevit'in ruh halinde herhangi bir acıma duygusu, kararsızlık
veya pişmanlık belirtisi yoktu. Sözcükleri gelişigüzel değil, bilerek
seçiyordu. Operasyonun ölüm orucuna müdahale etmekle sınırlı ve ilgili
olmadığı Ecevit'in sözlerinden açıkca anlaşılıyordu; devlet otoritesinin
yeniden sağlandığını özellikle vurguluyordu. Ecevit'in tavrı son derece
tahrik edici ve kışkırtıcıydı. Dehşet verici ölüm sahnelerinin hemen
ardından ekrana gelen sözleri kin ve intikam duygularını, silinmemecesine
belleklere kazıyordu.
Maraş kırımından beri en kritik operasyonların,
insanı dehşete düşüren tüyler ürpertici katliamların çoğunlukla Ecevit'in
başbakanlığında yapılıyor olması bir rastlantı mı acaba? Bugüne kadar
hiçbir hükümet ve başbakan hücre sistemini faaliyete geçirme riskini
alamadı. MHP'nin bile tek başına bu riski kolay kolay alamayacağını
düşünüyorum. Ama, böylesine kritik kararların ve pervasız uygulamaların
altında nedense hep Ecevit'in imzası oluyor. İç ve dış tepkileri en
kolay o karşılayıp geçiştirebiliyor; kamuoyu tepkisine karşı en kaygısız
olanı o, devletin en derin açmazlarına en fütursuz çıkışları sunan
da yine o. 12 Mart'tan sonra kullandığı "Halkçı Ecevit" kimliği bugüne
dek iç kamuoyunda olduğu kadar dışarda da ona bu imtiyazları sağladı.
Ne ilginçtir ki, bu operasyonda öldürülen yirmi
sekiz kişiden yirmi dördünün taraftarı oldukları bir dergi, operasyondan
hemen önceki sayısında "asıl iktidar MHP'nin elinde" diyerek Ecevit
ve DSP'nin iktidardaki gücünün etkisiz olduğunu, asıl iplerin MHP'nin
elinde olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Halkçı Ecevit döneminden beri
süregelen bu kör mantık, asıl iplerin Ecevit'in elinde olduğunu görmemekte
hâlâ ısrarlı... kendi bileceği iş.
İki bin yılı pek çok insan için büyük bir trajediyle
noktalandı. Her görüntü, her fotoğraf karesi yüreğe damlayan bir gözyaşıydı.
Belki bir teselli belki de bir gerçeği görmek için Sol dergileri karıştırdım
biraz. Gördüm ki, solcular ağlamıyor! Sol, duygusunu şuuruna feda
etmiş, realite Solu kemirip bitirmiş. Gözyaşları bir yana, hiçbir
şey ifade etmeyen "şehitlerimizle kazanacağız" naraları atmaya devam
ediyor sosyalistler. Bu satırları okuyan bir Solcu, herhalde, "ne
yani oturup ağlayalım mı?" diyecek ve biz anarşistleri duygusal olmakla
suçlayacaktır.
Doğrudur! Biz duygusalız. Ama, duyguyu realist Sol
gibi ajitasyon ve propagandada kullanılan bir motif olarak değil,
insanın iç dünyasının derinliklerinde yeşeren ve yer eden bir masumiyet
ve bir vicdan ölçüsü olarak görüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, savaş ve
iktidar psikolojisi, duyguyu katılaştırdığı kadar, onun insani uçarılığını
kötürümleştirerek tek biçimli kılar. Solun tek biçimci ve hiçbir yöne
açılamayan duygulara tutsak olmasının önemli kanıtlarından biri de
uzun yıllardır bocaladığı ve artık iyice açığa çıkan kültürel yavanlığıdır.
O nedenle, attığı savaş naraları daha çok bu kültürel boşlukta yankılanmakta
ve galiba yankılanmaya da devam edecek.
Acı bir hafta yaşadık, olayların ağırlığı yüreklerimizi
ezdi. Bildik duvarlar, koridorlar, kapılar ve ağır demir kütleler
insanların üzerine patlatıldı... etrafa saçılmış kan izlerini görmemek,
her taraftan yükselen ağır yanık kokusunu duymamak mümkün mü?