aktivizmi
bırakın
18
Haziran eylemlerinde ortaya çıkan sorun aktivist mentalitenin benimsenmiş
olmasıydı. Bu problem, 18 Haziran eylemiyle özellikle aşikâr bir hale
geldi, çünkü bu eylemi düzenleyenler de, o gün eyleme katılanlar da
bu sınırların ötesine geçmek için çaba gösteriyorlardı. Ancak bu yazı,
bu eylemi eleştirmekten çok; gerçekten kapitalist üretim tarzını kaldırmak
niyetimizde ciddiysek, karşılaşacağımız zorluklarla ilgili ilham verici
düşünceler sunma amacını taşımaktadır.
Uzmanlar
Aktivist mentalite derken, kişilerin kendilerini
öncelikle aktivist olarak ve geniş aktivist topluluklarına ait olarak
düşünmelerini kastediyorum. Aktivist tıpkı meslek ya da kariyer gibi,
kendisini yaptığı işle ve bu işin hayatta oynadığı rolü ile ilgili
düşünceleriyle tanımlar. Aynı şekilde bazı insanlar kendilerini doktor
veya öğretmen olarak, oldukları değil yaptıkları bir şeyle tanımlarlar
ve bunu kendi imajlarının bir parçası haline getirirler.
Aktivist, toplumsal değişim uzmanıdır. Kişinin kendisini
bir aktivist olarak görmesi, toplumsal değişim ihtiyacını anlamakta,
bu değişimin nasıl gerçekleştirileceği bilgisine sahip olmakta ve
bu değişimi yaratmak için yapılan mücadelenin ön saflarında yer almakta
ya da liderlik etmekte diğer insanlara göre daha ayrıcalıklı bir yerde
olduğu düşüncesini beraberinde getirir.
Diğer uzmanlık rollerinde olduğu gibi, aktivizmin
temelinde de işbölümü vardır ve bu, özelleşmiş, ayrı bir iştir. İşbölümü,
sınıflı toplumun temelidir ve temel ayrım kol işiyle kafa işi arasında
yapılır. Örneğin işbölümü, tıp ya da eğitim alanında işlev görür.
İyileştirme ve bir çocuğu büyütme, ortak bir bilgi ve herkesin rol
alabileceği bir iş olmaktan çok, bu işleri bizim için yapmasını beklediğimiz
öğretmenlerin ya da doktorların özelleşmiş mülkiyet alanı haline gelmiştir.
Uzmanlar, sahip oldukları becerileri kıskançlıkla koruyup gizemleştirirler.
Bu durum da insanları birbirlerinden ayırıp, onları güçsüz kılar ve
sınıflı toplumunun hiyerarşik yapısını pekiştirir.
İşbölümü, bir kişinin, sorumluluklarından feragat
eden diğer insanlar adına bir rolü üstlenmesi anlamına gelir. Bu görev
ayrımı, başkaları sizin yiyeceğinizi yetiştirir, giysilerinizi yapar
ve elektriğinizi sağlarken sizin toplumsal değişim sağlamaya çalışmanız
anlamına gelir. Bir uzman olarak aktivist, diğer insanların kendi
hayatlarını değiştirmek için bir şey yapmadıklarını varsaydığı için
onlar adına bir şeyler yapma sorumluluğunu hisseder. Aktivistler,
kendi yaptıklarıyla diğerlerinin aktivite eksikliğini telafi ettiklerini
düşünürler. Kendimizi aktivist olarak tanımlamak, binlerce aktivist
olmayan insanı yok sayarak kendi aktivitelerimizi toplumsal değişim
getirecek eylemler olarak görmektir. Aktivizm, sadece aktivistlerin
toplumsal değişim yaratabileceği şeklinde bir yanlış görüşten hareket
eder -oysa sınıf mücadelesi, elbette ki her an olmaktadır.
Biçim ve İçerik
Politik etkinliklerimizde
kendini ortaya koyan aktivizm biçimi ile bu aktivizmin radikal içeriğinin
artması arasındaki gerginlik son birkaç yılda yükselişe geçmiştir.
18 Haziran’a katılan insanların birçoğunun ortak özelliği, geçmişlerinde
bir konuyla ilgili ‘kampanyalara’ aktivist olarak katılmış olmalarıydı.
Aktivist ortamında son birkaç yılda elde edilen politik ilerleme,
birçok insanı belirli şirket veya oluşumlara karşı yürütülen, tanımlama
açısından yanlış ancak gelecek vaat edebilecek anti-kapitalist bir
perspektifi olan kampanyaları aşmaya itti. Ancak, kampanya aktivitelerinin
içeriğinin değişmesine rağmen, aktivizmin biçiminde hiçbir değişiklik
olmadı. Bu sebeple, Monsanto’yu ele alıp, karargahına gidip onu ele
geçirmektense Monsanto tarafından temsil edilen kapitalin tek bir
yüzünden fazlasını görerek kapitalizm karşıtı bir "kampanya"
geliştiriyoruz. Ve gidip ele geçirmek için kapitalizmin karargahı
olarak görülen "½ehir"den daha iyi bir yer neresi olabilir?
Yöntemlerimiz, kapitalizm bundan farklı olmasına
rağmen hâlâ bir şirket veya oluşum üzerinde çalışıyormuşuz gibi hep
aynı. Bir şirketi çökertebilecek yöntemlerle kapitalizmi çökertebilecek
yöntemler aynı değildir. Örneğin, hayvan hakları aktivistleri tarafından
yürütülen enerjik bir kampanya başarıya ulaşarak hem Consort köpek
üreticisini hem de Hillgrove Farm kedi üreticisini çökertti. Benzer
şekilde kampanya, canlı hayvan deneylerinde başı çeken Huntingdon
Life Sciences’a savaş açtı ve hisselerinin değerini %35 düşürmeyi
başardı ve şirket şehirde son anda çıkardığı umutsuzca bir halkla
ilişkiler kampanyası ile hayatta kalmayı başardı. Aktivizm çok başarılı
bir şekilde şirketleri çökertebilir ancak kapitalizmi çökertmek için
her şirket veya sektör için kullanılan aktivitenin çok daha fazlası
gereklidir. Hayvan hakları aktivistlerinin kasap dükkanlarını hedeflemesinin
sonucu, süpermarketlerin ayakta kalıp, kasapların kapanması ve bu
pazarda 'doğal bir seleksiyon'un olmasıdır.
Benzer bir durum yol karşıtı aktivizminde de geçerlidir.
Geniş ölçekli yol karşıtı protestolar kapitalizmin yepyeni sektörleri
için olanaklar yaratmıştır -güvenlik, gözetim, tünelcilik, dağcılık,
uzmanlık, danışmanlık. ½u anda biz, bir yol sözleşmesi yapılırken
dikkate alınan pazar risklerinden biriyiz. Gerçekte, en güçsüz ve
dayanamayacak durumda olan şirketleri pazarın dışına iterek pazar
güçleri kuralına yardımcı olmuş olabiliriz. Protesto danışmanı Amanda
Webster bu konuda, "Protesto hareketlerinin sonuçları gerçekte
bunu etkili bir şekilde kullanabilen müteahhitler için bir Pazar avantajı
sağlayacaktır." der. Bir kez daha söylemek gerekirse, aktivizm
bir şirketi batırabilir veya bir yolu durdurabilir ancak kapitalizm
mutlu bir şekilde yoluna devam eder, eğer daha fazla güçlenmediyse.
Tüm bunları eğer gerçekten ihtiyaç duyuyorsak, kapitalizm
ile savaşın sadece niceliksel değil (daha fazla eylem, daha fazla
aktivist) aynı zamanda niteliksel bir değişime (daha etkili bir yol
bulmak) gerek duyduğunu gösteren işaretler olarak anlayabiliriz. Öyle
görünüyor ki kapitalizmi yıkmak için ne gerektiği hakkında aslında
çok az fikrimiz var. Öyle ki, sanki belli bir sayıda aktivist tarafından
ofisler ele geçirildiğinde otomatik olarak bir devrim olacakmış gibi
düşünülüyor.
Aktivizm biçimi, içeriğin gelişmesine rağmen bir
biçim olarak kendini korumayı sürdürdü. Hâlâ, bir "konu"da
bir "kampanya" yürüten ve "doğrudan eylem" yapan
aktivistler olduğumuz için, aktivizmi de gidip hedefimize yönelik
"eylem yapmak" şeklinde düşünüyoruz. Bu, spesifik oluşumlara
veya tek tek şirketlere karşı kampanya yürütme metodu, kapitalizmi
bir bütün olarak ele alma şekline büründü. Kapitalizmi ele almayı
ve yapıp ettiklerimizi kavramsallaştırmayı tamamıyla uygun olmayan
terimlerle ve liberal reformizme uygun olan yöntemleri kullanarak
yapıyoruz. Yani olaya "kapitalizme karşı bir eylem yapma"
şeklinde garip bir bakışımız var. -Tamamiyle yetersiz bir iş.
Roller
"Aktivist" rolü, benimsediğimiz bir roldür,
bir polis, bir ebeveyn veya bir rahip gibi. –Kendimizle ve başkalarıyla
olan ilişkilerimizi tanımlamak için kullandığımız garip psikolojik
bir şekil. "Aktivist", toplumsal değişim üzerine bir uzmandır.
–Ancak, biz bu role ve kendimize taktığımız isme ne kadar tutunursak
istediğimiz değişime o kadar engel olmaktayız. Gerçek bir devrim bütün
önceden tasarlanmış rollerin kırılması ve uzmanlıkların yok edilmesi
ile olacaktır- bir bakıma hayatlarımızın yeniden kazanılmasıyla. Kendi
hedeflerimizin kontrolü yani devrim, yeni kimlikler, yeni iletişim
formları ve toplum şekilleri yaratacaktır. Herhangi bir konudaki uzmanlar
ise bunu sadece engeller.
Durumcu Enternasyonal (The Situationist International),
rollerin ve militan rolünün katı bir eleştirisini geliştirmiştir.
Eleştirileri solcu ve sosyal demokrat ideolojilere yönelikti, çünkü
bu onların uğraştığı esas konuydu. Her ne kadar bu şekildeki bir yabancılaşma
apaçık bir şekilde hâlâ varolsa da, çevremizde solcu militandan çok
liberal aktivistlere rastlarız. Yine de, şaşırtıcı olmayan bir biçimde,
sözünü ettiğimiz bu aktivistler arasında birçok ortak nokta vardır.
Durumcu Raoul Vaneigem, rolü şu şekilde tanımlamıştır:
"Stereotipler belli bir dönemin baskın görüntüleridir... Stereotipler
rol modelidirler; roller ise bir davranışın model biçimidir. Bir tavrın
tekrarı ise rolü yaratır."Bir rolü oynamak, otantik olan her
şeye karşı bir görünümü yerleştirmektir: "ödünç alınmış tavırların
çekiciliğine karşı koyamıyoruz. Rol yapanlar olarak, hayatlarımızı
bir dizi klişeye indirgeyerek otantiklik dışı bir yerde takılıp kalıyoruz.
Günümüzü, baskın klişeler arasından şuursuzca seçilmiş bir seri pozla
dolduruyoruz." Bu durum, yol karşıtı hareketlerin ilk zamanlarından
itibaren geçerlidir. Twyford Down’da Aralık 92’deki Sarı Çarşamba
sonrasında basın ve medya Dongas kavmi üzerine ve protestoların dehşet
verici kültür karşıtı yönlerine eğildi. Başlangıçta bu baskın bir
halde değildi.
"Tüketicilerin pasifliğinin aktif bir pasiflik
olması gibi, izleyenlerin pasifliği de onların rolleri özümsemelerinde
ve rollerini genelgeçer kurallara uygun olarak oynamalarında yatmaktadır.
Görüngülerin ve stereotiplerin tekrarı, herkesin bir rolü seçmiş olduğu
varsayımından hareketle oluşturulan bir dizi modeli önümüze getirmektedir."
Rolle birlikte giden devrimci retoriğin temelinde tutuculuk yatıyor
olsa da, militanlık ya da aktivistlik rolü de bu rollerden sadece
biridir. Aktivistlerin devrimci olduğu varsayılan eylemleri, tekdüze
ve steril edilmiş bir rutindir: değişim için hiçbir potansiyel taşımayan
birkaç eylemin sürekli tekrarından ibarettir. Bu nedenlerden dolayı
aktivistler değişime bile karşı çıkabilirler, çünkü değişim, kendileri
için oydukları küçük şirin oyuklarına ve rollerinin rahatlığına zarar
verebilir. Sendika patronları gibi aktivistler de sonsuza kadar temsilci
ve arabulucu rolünü taşırlar. Mücadelelerinde başarılı oldukları,
ilerleme kaydettikleri halde sendika liderleri de kendi işçilerine
karşıt olabilirler, çünkü bu ilerleme ve başarı onları işsiz bırakır.
Aktivistlik rolü de değişimin tehdidi altındadır. Devrim ya da bu
doğrultudaki herhangi bir hareket aktivistleri rollerinden mahrum
edeceği için altüst edici bir durumdur. Herkes devrimci olurken siz
bu kadar özel insanlar olamazsınız değil mi?
Oynamak
Peki neden aktivistler gibi davranıyoruz? Basit
ya da korkakların seçimi olduğu için mi yoksa? Aktivist rolünü oynamak
kolaydır, çünkü bu rol bu topluma uygundur ve toplumu zorlamaz -aktivizm
uyuşmazlığın kabul edilen bir biçimidir. Aktivistler olarak yaptıklarımız
kabul edilemez ve illegal olduklarında bile, bir tür iş olan aktivizmin
kendi biçiminin bizim psikolojimize ve yetiştirilmemize tam olarak
uyduğunu söyleyebiliriz. Aktivizmin belli bir çekiciliği vardır, çünkü
devrimci değildir.
Artık şehitlere ihtiyacımız yok
Hem aktivist hem de militan rolünü özümsemenin anahtarı
kendinden fedakârlık yapmaktır -kendinden ayrı olarak gördüğün bir
şey için kendini feda etmek. Bu elbette gerçek devrimci eylem ile
değil, kendini abartmak ile ilgilidir. Devrim şehitliği, kişinin kendi
hayatından apayrı gördüğü ‘neden’lerle özdeşleşmeyle ilişkilidir.
Kapitalizmi kentten dışarıda bir yerde olarak tanımlayan kapitalizm
karşıtı bir eylem temel olarak hatalıdır, çünkü kapitalin gerçek gücü/iktidarı
işte tam burada, gündelik yaşamımızın tam içindedir. Kapital bir şey
olmadığı, şeyler tarafından mediate edilen insanlar (ve dolayısıyla
sınıflar) arasındaki toplumsal ilişkiler olduğu için kapitalin iktidarını
tekrar tekrar yaratırız.
Elbette 18 Haziran’a katılan herkesin bu role adapte
olduğunu ve bununla birlikte kendini feda etmek düşüncesiyle eylediklerini
söylemiyorum. Daha önce de söylediğim gibi aktivizm sorunu 18 Haziran
eylemiyle daha görünür olmuştur, çünkü bu eylem söz konusu rolleri
ve alışılagelmiş işleyişimizi kırmak için bir girişimdi. Burada çoğunlukla
üzerinde durulan husus, bir aktivistin oynadığı rollerin neden olabileceği
"felaket senaryoları"dır. Bunu, kendi hareketimiz içinde
olabildiğince fark etmek, bize hâlâ yapılacak ne kadar çok şey olduğunun
işareti olacaktır.
Aktivistler politikayı tekdüze ve kısır hale getirirken,
kitleleri de politikadan uzaklaştırırlar, ama aktivist rolü oynamak
da aktivistin kendi canına okur. Aktivist rolü araçlar ve amaçlar
arasında bir ayrım yaratır: kendini feda etmek, gelecekte aşk ve neşe
olacak devrim ile bugünün görev ve rutinleri arasında ayrım yaratmak
anlamına gelir. Aktivizmin dünya görüşüne suçluluk ve görev duygusu
hakimdir, çünkü aktivist kendisi için değil, kendisinden ayrı bir
neden için savaşmaktadır: "Bütün nedenler eşit derecede insanlık
dışıdır."
Bir aktivist olarak kendi arzularınızı yok saymanız
gerekir, çünkü politik aktiviteniz bu gibi şeyleri "politik"
saymayarak kendini tanımlamaktadır. ‘Politikayı’ hayatınızın dışında
ayrı bir kutuya koyarsınız. Bir iş gibi... 9-5 arası ‘politika’ yaparsınız,
sonra eve gidip başka şeyler yaparsınız. Politika böyle ayrı bir kutuda
olduğu için, gerçek dünya pratik kaygılardan zarar görmeksizin varolur.
Aktivist de hiç düşünmeden aynı eski rutinler içinde sıkışıp kalarak
bir zorunluluk hissiyle devam eder, duramaz ya da düşünemez, ana mesele
aktivistin sürekli meşgul olması ve kafasını kalın bir duvara çarparak
suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışmasıdır.
Devrimci olmanın önemli özelliklerinden biri de
ne zaman duracağını ve bekleyeceğini iyi bilmektir. Maksimum etki
için ne zaman ve nasıl mücadele vereceğini, çarpışacağını ve de ne
zaman ve nasıl mücadele vermeyeceğini bilmek çok önemlidir. "½imdi
bir şey yapmak zorundayız" tavrı suçluluk duygusuyla tıka basa
doluymuş gibi görünüyor. Bu tavır kesinlikle bir taktik olamaz.
Militanın ya da aktivistin kendini feda etmesi onların
diğer insanlar üzerinde ‘usta’ olarak iktidarlarını yansıtır, tıpkı
din kurumunda olduğu gibi ıstırap çekmenin ve dürüstlüğün, doğruluğun
bir hiyerarşisi vardır. Aktivist, çok fazla ıstırap ve yoksunluk çekmesinin
getirdiği erdemle diğerlerinin üzerinde iktidarının olduğunu varsayar.
Aktivist, ıstırap çekme hiyerarşisinde daha az deneyimli olanlar üstünde
gücünü kullanmak için ahlaki baskıyı ve suçluluk duygusunu kullanır.
Aktivistlerin altta kalmış olmaları diğerlerinin altta kalmalarıyla
yan yana durmaktadır, çünkü hepsi bir ‘neden’e köle olmuşlardır. Aktivistlerin
yaşamlarını ve yaşama istençlerini engelleyen kendini feda etme politikaları,
bitkinliğe ve yaşama karşı duyulan ilgisizliliğe yol açar, böylelikle
her şeye karşı olan ilgi de söner. Aktivistler, "yaşama sırtını
dönmüş, kendilerini tamamen feda etmiş partizanlardır... dünyevi zevklerden
el etek çektikleri için hayatları anlam kaymasına uğramaktadır".
Bunu kendi hareketimizde de görüyoruz; biraz oturup iyi vakit geçirme
ile oluşturma/güçlendirme/savunma çalışma ahlakının sebep olduğu suçluluk
duygusu arasındaki zıtlıkta olduğu gibi ya da bazen aşırı tutkularla
ortaya çıkan patlamaların kınanmasında olduğu gibi. Bazen bu kendini
feda eden şehit, kendisini feda etmeyen başkalarını gördüğü zaman
rahatsız olur ve öfkelenir. Tıpkı dürüst işçinin, beleşçi ve boşta
gezenlere öfkeyle saldırmasında olduğu gibi... Aslında bu, sadece
onun kendi işinden ve fedakarlık yapmaktan nefret ettiği ve bu yüzden
de kendisi sürünürken başkalarının bu kaderden kaçıp eğlendiğini görmekten
nefret etmesidir. Aktivist, kendini feda etmekte eşitlik istediği
için herkesi kendisiyle beraber mezara sokmak ister.
Eski dinsel kozmolojide şehit mertebesine erişmiş
olanlar, cennete giderdi. Modern dünyada ise bu şehitler tarihte yerlerini
almak istiyorlar. En çok kendini feda eden, bir rol yaratmakta en
başarılı olanlar (hatta daha iyisi diğer insanların da örnek alabilecekleri
bir rol yaratmada başarılı olanlar, çevre savaşçıları gibi) tarih
içinde bir ödül kazanırlar: burjuva cenneti.
Eski sol, "Kendinizi feda edin kardeşlerim!
Dava için, Parti için, Kurulu Düzen için, Birlik için, Ekmek için!"
diyerek insanlığı kahramanlığa çağırırdı. Ancak, şimdi bu çağrı iyice
üstü örtük hale getirilmiştir: Vaneigem, "genç, solcu radikalleri"
kendilerini "davaya, davaların en büyüğüne adadıkları için"
suçlar. "Yaratıcı aktiviteler için kullanabilecekleri zamanlarını
el ilanları dağıtarak, afişleme yaparak, eylemlerde ya da yerel politikacılarla
tartışarak harcıyorlar. Militan oluyorlar, eylemleri bir fetiş haline
getiriyorlar, çünkü nasılsa düşünme işini başkaları onlar için yapıyor."
Bunlar bize de tanıdık gelen şeyler, özellikle de
eylemleri fetiş haline getirmek. Sol gruplar içinde militanlar, sonu
gelmek bilmeyen işler içine girmekte serbesttirler, çünkü lider ya
da gurunun her zaman, kabul görmüş ve parti çizgisine paralel, uygulamaya
konacak bir teorisi vardır. Doğrudan eylem aktivistleri için bir takım
farklılıklar vardır: eylem yine fetiş haline getirilmiştir, ancak
bu kez teori ne olursa olsun kaçınılacak bir şeydir.
Kendini feda etme ve görev duygusu üzerinde yükselen
aktivistlik rolünün bu unsurlarına 18 Haziran eyleminde rastlanıyor
olsa bile çok önemli bir paya sahip oldukları söylenemez. Bizim için
daha önemli olan husus ise aktivizmin ima ettiği sıradan insanlarla
aramıza koyduğu ayrımdır. İnsanlar kendilerini ‘biz’ olarak bir alt-kültürle
ya da klikle özdeşleştirip dünyadaki diğer insanları ‘ötekiler’ olarak
karşılarına almaktadırlar.
Yalıtım/Yalnızlık
Aktivistlik rolü aslında bağlı olmamız gereken bütün
insanlardan bizi yalıtan bir roldür. Bir aktivist rolünü üstlenmek
sizi özel ve farklı olarak insan ırkının geri kalanından ayrı bir
yere koyar. İnsanlar bir aktivist topluluğuna gönderme yapmak için
birinci çoğul şahıs zamirini kullanmaya eğilimlilerdir (gönderme yapmak
için ‘biz’ dediğinde sen ‘kim’ oluyorsun?). Örneğin ne zamandan beri
aktivist çevrelerde artık tek bir konu üzerine konuşmamak ve bağlar
kurmak konuları pek popülerdir. Ancak "bağlar kurmak"tan
çoğu insanın anladığı diğer aktivistlerle ya da kampanya gruplarıyla
bağ kurmaktır. 18 Haziran eylemi de durumun bu olduğunu çok açık bir
şekilde göstermiştir: temel amaç çok farklı konulardan ve davalardan
olabildiğince çok temsilciyi aynı zamanda ve aynı yerde toplayarak
kendimizi gönüllü bir şekilde iyi davalar gettosuna sığıştırmaktı.
Aynı şekilde hızlı biçimde gelişen ve yayılan yeni
forum ağları da tüm aktivist grupların birbirleriye konuşabilecekleri
bir alan yaratmak amacını taşıyordu. Bunu elbette acımasızca eleştirmiyorum,
yapılan şeyler elbette ki ileride ortak planlanacak eylemler için
bir öngerekliliktir. Ancak önümüze konulan ‘bağlar kurma’ biçiminin
de ne kadar sınırlayıcı bir şey olduğunu fark etmemiz gerekiyor. İlginç
olan bir diğer nokta da bu toplantılara katılan grupların aktivist
gruplar olmak gibi ortak bir noktalarının olması, bundan daha farklı
bir şeye açık olmamasıdır. Dünyadaki tüm aktivistleri bir araya getirecek
bir bağ arayışı yeterli olmadığı gibi, daha fazla insanı aktivist
yapmanın yolunu aramak da yeterli değildir. Bazı insanların düşündüğünün
aksine milyonlarca insan aktivist olduğunda devrime daha yakın olacak
değiliz. Kimileri, insanların bizler gibi aktivist olmaya ikna edilmelerinin
gerekli olduğu ve böylelikle devrimi yapacağımız gibi garip bir düşünceye
sahiptirler. Vaneigem, "Devrim, devrim uzmanlarına rağmen ve
onlara karşıt olarak her gün yapılır" der.
Militan ya da aktivist, toplumsal değişim ya da
devrim uzmanıdır. Uzman, kendi küçük uzmanlık alanına diğer insanları
katarak, kendi gücünü arttırır ve böylelikle kendi güçsüzlüğünü fark
etmenin acısını yatıştırır. "Uzmanlar başkalarını üye yapmak
için kendilerini üye yaparlar.” Tıpkı satış piramidi şemasında olduğu
gibi, hiyerarşi kendi kendini tekrarlar: siz katılırsınız, ama amacınız
piramidin en altında yer almak değilse, daha fazla insanın katılmasını
sağlayarak onların sizin altınızda yer almalarını sağlarsınız, sonra
bu yeni katılanlar için de aynen geçerlidir. Rollerin yabancılaştırılmış
toplumunun tekrar üretimi, uzmanlarla sağlanır.
Jacques Camatte, "Örgüt Üzerine" (1969)
adlı makalesinde çarpıcı bir saptama yapar, politik grupların çoğunun
çetelerde/mafyada olduğu gibi
grup üyelerinin bağlılıklarının mücadeleden çok grubun kendisine bağlı
olma haline geldiğini söyler. Camatte’nin eleştirisi özellikle birçok
gruba uygulanabilir, ancak aynı zamanda bu eleştiri genel olarak aktivist
mentaliteye de uygulanabilir.
Politik bir grup ya da parti, proletaryanın kendisini
ikame eder ve bunların hayatta kalmaları ve kendilerini tekrar üretmeleri
en önemli şey haline gelir. Devrimci eylem, parti kurmak ve üye kazanmakla
eşanlamlı olur. Grup kendini tek doğruya sahipmiş gibi sunarken, grubun
dışındaki herkese eğitilmeye muhtaç olan idiotlar gibi davranır. Yoldaşlar
arasında eşit bir tartışma yaratmak yerine, teori ve propaganda arasında
ayrım yaparak grubun kendine ait teorisini nerdeyse gizleyip, daha
az zeki olan insanları popülist stratejilerle organizasyona katmaya
çalışıyoruz. Grubun dışındakilerle ilişki kurarken kullanılan bu sahtekâr
yöntem dinsel kültlere ne kadar da benzemektedir: size yukarda olup
bitenler hakkında hiçbir zaman bir şey söylemezler.
Aktivist çevrenin solcu gruplar gibi davrandıklarını
söyleyerek, burada aktivizmle bazı benzerlikler bulabiliriz. Bütün
olarak aktivizm bir ‘çete’nin bazı özeliklerini taşır. Aktivist çetelerin
sonu daha fazla aktivist oldukları için çeşitli liberal reformcuları
kapsayacak şekilde sınıflar arası bağlılıkların gelişmesidir. İnsanlar
kendilerini temelde aktivist olarak düşünürler ve temel bağlılıkları
mücadeleden çok aktivizm topluluğuna yönelmiştir. ‘Çete’, daha geniş
bir direniş topluluğu yaratmaktan bizi alıkoyan yanılsamalı bir topluluktur.
Camatte’nin eleştirisi grup ile sınıf arasında iç ve dış ayrımı yaratmaya
karşı bir saldırıdır. Kendimizi aktivist olarak düşünüp, işçi sınıfından
ayrı olduğumuz ve onlardan farklı ilgilerimiz olduğunu düşünme noktasına
kadar geldik.
Eylemlerimiz, belli bir grubun farklılığını ve ayrılığını
onaylamak için değil gerçek bir mücadelenin ivedi olarak ifade edilmesi
olmalıdır. Marksist gruplarda teoriye sahip olmak gücü belirleyen
en önemli şeydir; bu, aktivist çevrede farklıdır ama çok da farklı
değildir: Bilgi, deneyim, ilişkiler, araç gereçler gibi uygun sosyal
kapitale sahip olmak gücü belirleyen en önemli şeylerdir.
Aktivizm, bu toplumun yapısını kendi işleyişiyle
tekrar üretir: "İsyancı daha yüksek emeller için savaştığını
düşünmeye başladığında, otoriter kuralları da teşvik etmiş olur".
Bu, önemsiz bir sorun değil, aksine kapitalist toplumsal ilişkilerin
tam da temelinde yatan şeydir. Kapital, insanlar arasındaki ilişkileri
‘şeyler’le yürütür. Yabancılaşmanın temel kuralı, kendimizin yarattığı
şeylere hizmet etmek için hayatımızı yaşıyor olmamızdır. Bu yapıyı,
anti-kapitalist olduğunu açıklayan politikalar adına tekrar üretirsek,
daha başlamadan kaybetmiş oluruz. Yabancılaşmış araçlarla yabancılaşmaya
karşı mücadele veremezsiniz.
Makul bir teklif
Bu, radikal düşüncelerimize uygun olan bir işleyiş
biçimi geliştirmemiz gerektiğine dair bir tekliftir. Bu iş elbette
çok kolay değildir ve bu satırların yazarının da buradan başka bir
yere nasıl gideceğimize dair çok açık bir kavrayışı yok. 18 Haziran’ın
durdurulması ya da karşısında yer alınması gerektiğini söylüyor değilim,
aksine 18 Haziran’ın sınırlarımızın ötesine geçmek ve şu anda elimizde
olanlardan daha iyisini yaratmak için yapılmış yürekli bir girişim
olduğunu düşünüyorum. Ancak, bir şeyler yapmanın antik biçimini kırma
girişimi de geçmişle hâlâ sıkı bağlarımızın olduğunu açıkça ortaya
koymuştur. Yazının tümünde yaptığım aktivizm eleştirisi tam olarak
18 Haziran’ı da kapsamamaktadır. Ancak, yukarıda da çerçevesini çizmeye
çalıştığım belli bir aktivizm paradigması vardır ve 18 Haziran da
bu paradigmayı belli ölçüde paylaşmaktadır. Hangi ölçüde paylaştığı
ise sizin kararınıza bağlıdır.
Aktivizm bir bakıma güçsüzlüğün bizi zorunda bıraktığı
bir biçimdir. Reclaim the Streets ya da Liverpool liman işçilerinin
birlikte yaptıkları eylemlerde olduğu gibi, birden kendimizi radikal
politikanın karşılıklı güçsüzlük ve izolasyonun sonucunda ortaya çıktığı
zamanlarda bulduk. Eğer durum böyleyse, aktivist rolünü kırmak bizim
elimizde olmayabilir. Mücadelenin gerilediği bir dönemde, toplumsal
devrim için çalışmayı sürdürenler marjinalize olup özel ayrı bir grup
olarak görülebilir, dahası kendilerini böyle görebilirler. Belki de
bu, tuhaf ve kaçık olmayacağımız zaman mücadelede genel bir patlama
olmasıyla düzeltme kapasitesini taşıyan bir durumdur ve böylelikle
herkesin aklında olup bitenleri ortaya koymak mümkün olabilir. Ancak
mücadeleyi arttırmak için aktivist rolünü olabildiğince kırmak da
zorunlu gibi görünmektedir.
Tarihsel olarak, kapitalizmin dengelerini sarsan
ya da ortadan kaldırmaya, onun sınırlarının ötesine geçmeye çok yaklaşmış
olan bu hareketler aktivizm biçiminin tüm özelliklerini almış değildirler.
Aktivizm temel olarak politik bir biçim, devrimci amaçlar için kullanılan,
kendi sınırlarının ötesine geçmeye çalışarak liberal reformculuğa
uygun işleyişi olan bir yöntemdir. Kendi içinde aktivist rolü toplumsal
devrimi isteyenler için önlerinde duran önemli bir sorunsal olmalıdır.