askeri
psikiyatri:
normallik üzerine ali cengiz oyunları
Mehmet Bal, 14 Kasım 2002
tarihinde İskenderun Askeri Hastanesi Psikiyatri Kliniği'ne götürüldü
ve orada "gözlem" altına alındı. Birden Einstein'ın
"izafiyet teorisi" canlandı gözümde… Orduya göre Mehmet'in
psikiyatrik bozukluğu olmalı ki onu psikiyatri servisine kaldırdılar.
Bana göre de tam tersi bir durum mevcut. Ayrı "koordinat
sistemleri"ndeyiz elbette, ondan olsa gerek. İlginçtir ki
örgütlü şiddeti, tahakkümü, emir alıp verme ilişkilerini reddettiğini
söyleyen bir adamı tekmeleyen, hazırola geçmediği için ayaklarını
prangalayıp, pranga zincirlerine bir de asma kilit taktırarak
zorla esas duruşa geçirten albay değil psikiyatri kliniğine götürülen...
Yine ilginçtir ki Mehmet'i yere yatırarak zorla da olsa traş etmesi
söylendiğinde bu emirleri uygulamakta tereddüt etmeyen askerlerin,
ilerde ne yaptıklarının farkına vardığı zaman bir psişik sorun
yaşayabileceği ihtimali de gelmiyor kimsenin aklına…
Bu yüzden askeri psikiyatri üzerine yazmaya
karar verdim. Ama iyi bir tahlil yapmak için sanırım orduların
gelişimi üzerine gitmekte yarar var. Savaş terminolojisini müsaade
ederseniz pek bilmiyorum ama yine de hatırladığım kadarıyla önemli
ayrıntıları hani şu ünlü deyişi -"Tüfek icad oldu, mertlik
bozuldu"- milat kabul edip, 1. Dünya Savaşı'na hazırlanan
Alman ordusunu model alarak anlatmaya çalışayım: Düzenli bir orduda
tüfekleri etkili bir şekilde kullanabilmek için 15-16 kadar sıralı
hareketi kusursuz bilmek ve uygulayabilmek gerekiyordu. Sıkıcı
bir işlemdi ama etkili olabilmesi için bu şarttı. Tüfeğin savaşlarda
kullanılmaya başlamasından sonra da savaş stratejileri değişti
ve düzenli ordular geniş "hat"larda açarak birbirlerine
çok yakın mesafede savaştı. Alman, Fransız ve İngiliz orduları
bu stratejileri hem teoride hem de bizzat savaşlarda uygulayarak
geliştirdi ve özellikle Alman ordusunun yapılanması Osmanlı ordusu
tarafından "ithal" edildi. Aslına bakarsak çok sıkı
bir disiplin gerektiren bu yapılanma, itaatkarliğe alışmış Osmanlı'ya
son derece uygundu. Ama hem ordu içindeki yeniliklere ayak uyduramayacağını
zanneden bazı askerler, hem de kendi maaşlarının çok çok fazlasını
alan Alman subayları kıskanan Osmanlı subayları, sessiz bir direniş
başlattılar. Böylece "ithal militarizm" sadece eğitilen
bir birliğin, bir törende kaz adımlarıyla gösteriş içinde yürüyen
askerleri ile sınırlı kaldı. Osmanlı'yı savaşın içine çekmeye
çalışan Almanlar, savaşın ancak kendi orduları gibi yetiştirilmiş
disiplinli bir ordu ile kazanılabilineceğine inandıkları için
Osmanlı'ya neredeyse herşeyi vaat ederek Osmanlı ordusu içinde
kendi modellerini kısmen de olsa kurmayı başardılar. Sonuçta Osmanlı
militarizmi, dolayısıyla ardından da Türk militarizmi bu mirastan
etkilendi.
Alman militarizminin gelişimini biraz daha inceleyelim.
Yaşadığımız topraklardaki yansımalarını hemen görebileceğinize
inanıyorum çünkü: Alman ordusunda etkili olan silah tüfeğin kendisi
değil, tüfekle beraber, tüfeği kullanmak için gerekli olan sıralı
hareketleri kusursuz yapabilen asker ve tüfeğiydi. Ordunun insan
kaynağı da genelde zorunlu olarak askere alınan, hiç bir bedel
ödemeye de gücü olmayan köylü ve kasabalı, eğitimsiz genç erkeklerdi.
Kibirli Alman subayları da, beceriksiz olarak gördüğü bu genç
erkekleri, aşırı bir disiplin ile savaşabilir bir "düzey"e
getiriyordu. Elbette bu disiplin sadece tüfeğin nasıl kullanılacağını
öğretmek ile sınırlı değildi. Askerlerin birlik içinde yapacağı
her hareket, nasıl yemek yiyeceği, nasıl selam vereceği v.b. aklınıza
gelebilecek herşey talimatlar ile belirleniyor ve askerlere bir
edimleri hakkında düşünme fırsatı dahi verilmiyordu. Böylece söyleneni,
söylendiği şekilde yapan ve kusursuz işleyen bir makina yaratıldı.
Yapılan tüm vatanseverlik propagandalarına rağmen askerlik sevilerek
yapılan bir meslek değildi ve zorunluluk olmasa neredeyse hiç
bir Alman'ın asker olmak gibi bir niyeti yoktu ve asker kaçaklarının
sayısından da bu gerçek anlaşılabiliyordu. Alman ordusu firariler
ve itaat etmeyi reddeden askerler ile başedebilmek için çeşitli
yöntemler geliştirmeye başladı. Bu yöntemlerden bir tanesi de
"gelişen" askeri psikiyatrinin yöntemleri idi. Firar
eden, emirleri algılamakta ve uygulamakta zorluk çeken askerler
önce cezalandırılarak "eğitilmeye" çalışılıyordu. Bütün
ısrarlara ve "özen"e rağmen uyum sağlayamayan askerler
ise askeri psikiyatri hastanelerine gönderiliyor ve orada "tedavi"
edilmeye çalışılıyordu. Örgütlü bir savaş karşıtı hareket olmadığından,
politik sebeplerle askerliğe direnen insanlar neredeyse yoktu.
Bu yüzden herkesin uyabildiği bir düzene uymamak ancak bir hastalık
olabilirdi ve tedavi edilmesi, tedavi edilemiyorsa ayıklanması,
kusursuz makinanın işlemesi için önemli bir gerekti. Askerlik
yapmak istemeyen askerler, psikiyatri hastanelerinde hastalıklarını
ispat ederek askerlikten kurtulabileceklerini keşfettiklerinde,
ordu bu hastanelerin "tedavi" yöntemlerini de ağırlaştırdı
ve psikiyatri hastaneleri bir kaçış yolu olmaktan çok, cezai bir
yaptırım haline dönüştü.
II. Dünya savaşı öncesi, basit söylemleri ama
şaaşalı üniformaları ve gücü temsil eden geçit törenleri ile Nazi
partisi Almanya'yı tekrar "toparlamaya" başladı. Gerçi
kurum sivildi ama tüm hareketleri, giysileri ve sembolleri ile
asker çağrışımları vardı. Zamanla insanlar birbirlerine yollarda
o meşhur selamı vermeye başladı ve sivil-asker ayrımı ortadan
kalktı. Nazilerin iktidara yürümesinden sonra militarizm, Almanya'da
tek seçenek haline dönüştü. En basit günlük işler bile Alman disiplinine
"yaraşacak" şekilde yapılmaya başlandı. Alman toplumu
gelişen iletişim araçlarının da etkisiyle sürekli tektipleştirildi,
sistemli bir şekilde militarizasyon sürecinden geçirildi. Daha
önce işe yaramayan propanda yöntemleri bu sefer işe yaradı ve
kitleler hiç bir fikri değeri olmayan bir kaç basit cümle ile
ne istenirse yapabilir bir hale geldi. Hiç kimse yaptıklarının
sonucu ile ilgilenmedi ve sadece yaptı. Böyle bir militarist süreçten
geçen sıradan Alman halkı, muazzam bir gücün parçası olmayı kabul
etti. Savaşta mühendisler gaz odalarını tasarladı, teknikerler
ve işçiler kağıt üzerindeki çizimleri gerçeğe dönüştürdü, kimyagerler
ölüm gazlarını yarattı, kamplardaki askerlerin bir kısmı esirleri
soydu, saçlarını kazıdı, bir kısmı esirleri odalara götürdü, bir
tanesi gaz musluğunu açtı, başka biri fırınları yaktı ve başkaları
da külleri attı. Bu süreç bir ekmek fırını işletir gibi kesintisiz
devam etti.
Bütün bu koşullara rağmen askerliğe yüksek perdeden
seslerle olmasa da direnen insanlar çıktı. Askerden kaçtılar,
firar ettiler, saklandılar. Binlercesi yargılanmadan kurşuna dizildi.
Toplum tarafından vatan haini ilan edilip dışlandı. Birliklerinden
firar etmeyi başaran askerler, sivil giysileri olmadığından hemen
tanındı ve ihbar edildi. Böylece çoğu yakalandı. Yakalananlardan
ya da itaatsizlerden "işe yarayabileceği" düşünülenler
tedavi edilmeye çalışıldı. Nazi Almanya'sında askeri psikiyatrinin
"tedavi" yöntemleri de faşizmin getirdiği "rahat
davranma kabiliyeti" ile daha da "gelişti". Alman
idealine uymayan askerler, topluma "geri kazandırılmaya"
çalışıldı. Askerler üzerinde uygulanan çeşitli yeni deneyler ile,
kobay olmaya itiraz etme hakkı olmayan, aksi halde öleceğini bildiği
için itiraz edemeyen askerler sayesinde "bilim" ilerledi.
Ortaçağda da uygulanan yöntemlere ek olarak elektrik şokları gibi
işkenceler sıradanlaştı. "Tedavi" olmaya ısrarla direnen
askerler ise bir daha haber alınmamak üzere ağır koşulları olan
çalışma kamplarına, yani ölüme gönderildi. İşte militarizm tarihte
insanlığa bunları layık gördü.
Yenilgiden sonra düş kırıklığı yaşayan Alman
halkında büyük bir çoğunluk, zamanla Almanya'da yaşananların,
savaşların ve militarizmin ne demek olduğunu anladı. İnsanlar
militarizme karşı örgütlenmeye, askerliği reddetmeye ve sonucunda
tutuklanmaya, çeşitli işkenceler görmeye başladılar. Bu harekete
katılanlar toplumdan da geniş bir destek aldılar. Gelişen teknoloji
ile silahlar da gelişti ve ordu daha öncekinden farklı bir insan
kaynağına ihtiyaç duymaya başladı. Yani Alman militarizmi, büyüyen
anti-militarist hareketten de fayda sağladı ve "vicdani ret"
hareketini yasallaştırarak orduda "pürüz" olabilecek
"unsur"ları baştan ayıklamayı başardı. Orduya hizmet
etmeyecek birsürü insandan da alternatif sivil hizmet ile faydalanmayı
da elbette unutmadı.
Artık modern ordular için personelinin kadın
ya da erkek olması, eşcinsel olup olmaması hatta politik fikirleri
bile pek önemli değil. Tek önemli olan şey, "işini"
iyi yapması. Çok uluslu şirketler gibi çalışıyorlar ve her çalışanın
bir uzmanlık alanı var. Çok iyi bir maaş, hiç biryerde bulamayacağınız,
duysanız imreneceğiniz kadar sosyal imkan, sohbet ettiğinizde
hayran kalabileceğiniz özelliklerde çalışanları var. Bireyselliğe
de çok önem veriyorlar ve herbirinin bir sürü ilgi alanı, yetenekleri
gelişmiş ve neredeyse çok "özgür" bir hayat yaşıyorlar.
Yani şu anda bir çok Alman için orduda çalışmak bulunmaz bir nimet.
Ama savaşlara karar verenlerin ağızları açıldığında,
o"uzman"lardan birisi kıtalararası bir füzeyi hedefine
göndermek için düğmeye basacak, 10 dakika sonra saatlerce uğraşsa
da sayamacağı kadar insan ölecek ama o bunu görmeyecek ve akşam
evine gidip sıcak yuvasında kahvesini içerken çocukları ile şakalaşacak,
arkadaşları ile ertesi günler için eğlenceli planlar yapacak.
Türk ordusu da hızla profesyonelleşme yolunda ilerliyor. Neydi
o reklam? "Zetina dikiş makinası, her genç kızın rüyası"…
Evet, İktidarın bekası için her devletin rüyası, modern ve etkin
bir ordu. Yani bu topraklarda da bir gün hiçbirimiz zorla askere
çağırılmadığımız bir an yaşayacaksak, Almanya tarihine benzer
şeyler yaşayacağız sanırım.
Evet, sonuçta Mehmet Bal bunların hiçbirini
engelleyemedi. Hatta belki de hiç birimiz durduramayacağız bile.
Böyle korkunç bir makine karşısında ne yapabiliriz ki, değil mi?
Ama Mehmet; bütün bunlara rağmen askerliği, "normalleşmeyi"
ve "tedavi" olmayı reddetti. Böyle bir sevinç olabilir
mi bilmiyorum ama 1 ay yaşadığı işkence ile de kurtuldu. Darısı
hiç birimizin başına…
Uğur
Yorulmaz