'başka'
bir şiddet
Canlı
varlıklar arasında, kendi halinden memnun olmayan, olduğundan
farklı olmak isteyen tek varlık, muhtemelen, insandır. Ortamını,
hayatını, kendini ve başkalarını değiştirme arzusuyla, ortamına,
hayatına, kendine ve başkalarına şiddet uygulayan insan! şiddetlerini
ortaklaştıran, ortaklıklarını toplumsallaştıran, toplumsallıklarını
birer kimlik ve kurum haline getirerek, şiddeti kalıcılıklarının
kanıtı olarak kullananlar!...
Ama insanın şiddeti -isyanı-, hem tanrının
kula, efendinin köleye, hem de kulun tanrıya, kölenin efendiye
yönelik şiddeti bir ilişki çağrısıdır, diyalog çağrısıdır, asla
oyundışı değildir. Tanrı ve efendi kuldan ve köleden itaat ister,
itaati benimsediğini sözel ve edimsel olarak ifade etmesini
ister; kul ve köle ise tanrıdan ve efendiden önce adalet ister,
sonra hükümranlık yerini...
Tarih, ezenlerin, iktidarların korkunç şiddet
örnekleriyle olduğu kadar, ezilenlerin, yoksulların da yığınsal,
kitlesel şiddetinin korkunç, trajik örnekleriyle dolu... "Yıkalım!,
yok edelim!" nidalarıyla ortalığa dökülen yığınların, kurulan
giyotinlerin, darağaçlarının, linçlerin tozu dumanı kalktığında,
-varsayalım ki- yüceltilmiş sözcükler de dolaşmış olsa ortalıkta,
geride beliren siluet, memnuniyetsizlerin daha da memnuniyetsiz
olduğu, yıkılanın yerine kurulanın daha da baskıcı olduğu bir
dünyadan başka bir şey olmadı... 'Değiştirme' arzusu, tarihte,
komünizmden faşizme, milliyetçi hareketlerden ırkçı akımlara
dek birçok hareketin temel güdüsü olabilmişken, şiddete ve yıkıcılığa
elbette kendinde bir anlam biçilemez. Hele ki yığınsallaşma
arzusu ile yığınların arzusunun çakıştığı yerde ortaya çıkan
şiddetin insan teki için özgürleştirici olamayacağı... ortadadır.
Yığınsal bencillik,
çıkar duygusu, birlikte olmanın verdiği güç... bunlar, insan
teki için ürkütücüdür. Tarihte, ender koşullarda, kimi iktidar
boşluğu durumlarında, kimi isyan ya da devrim anlarında ortaya
çıkmış böyle bir şiddetin bakışı, toptandır, tümleyicidir, karşısında
ne birey görür, ne de yüz. Vecd halinde, bir kurban töreni yaşarcasına
saldıran yığın, hareketin ideologlarının ya da öncülerinin jargonu
ne olursa olsun, kendi bencilliğinin sularında seyrederken,
hem cellat hem de kurban rolündedir.
Fransız Devrimi’nin Terör döneminde, sonradan rasyonel düşüncenin
önde gelen filozofları arasında adı anılacak olan Condorcet
bir soyludur, aranmaktadır. Bir yandan felsefesinin temel metinlerini
yazarken bir yandan da firardadır. Önce dostlarının yanında,
sonra da bir ormanda saklanır. Açlığa dayanamayıp bir hana gelir
ve bol yumurtalı bir omlet söyler, hancıya bir altın para uzatır
ve cebinde de Latince bir şiir kitabı vardır. Tüm bu işaretler
kişinin soyluluğuna delalettir. Hancının ihbarıyla Condorcet
yakalanır, zindana atılır ama giyotinden önce, Condorcet hücresinde
intihar eder...
Günümüzde, ne
iktidar boşluklarının ne de isyan ya da devrim durumlarının
yaşandığı günümüzde, 'öncüler'in tarihi zorlayan şiddetine artık
pek rastlanmayan bu son on yıllarda, yığınsal şiddet zincirlerinden
boşanmışçasına akmaktadır. Yığın, her düzeyde, sistemin ve kurumsallaşmanın
yeniden üretiminin aktörleri arasındaki tarihi yerini almıştır.
Kurumsal şiddet ile yığınsal şiddet, sistemin devamından çıkarları
olanların şiddeti, insan tekini hedef almaktadır.
Peki ya, insan
teki? O, pek mi masumdur tarihte? İnsan teki de, 'silah'a ve
'kitap'a, şiddetin bu iki asli unsuruna bir kez eli değdi mi,
kendi varoluşuna yüklediği anlamla, kendini, çevresini ve ilişkilerini
örgütleyiş, düzenleyiş tarzıyla, totaliter ve otoriter yeni
bir kurumlaşmanın kapısını açar, açabilir. Yok etme gücü ve
bilgi; her ikisi de insanı insanlığından çıkaran, hayali bir
tanrısallığın eşiğine bırakan unsurlardır. Yok edebileceğine
inanan, cinayet işleme gücüne tapan kişi ile başkalarının bilmediği
şeyi biliyor olmasına ya da başkaları hakkındaki bilgisine güvenen
kişi, aynı yerden bakar insana: iktidarın ya da putun tepesinden
– ve düşüş, başka bir yok etme gücü ve başka bir bilgi karşısındaki
düşüş, hatta kendiliğinden düşüş, İkarus’un düşüşüne benzer;
kanatlar yanık, yere doğru, çakılarak...
İnsan teki şiddeti
örgütleyebilir, kurumlaştırabilir. Grup, birlik, örgüt, parti
gibi nitelemelerle birlikte tasarlanan şiddet olgusu, ister
istemez, yasallığın dışındaki bir alanda, gizlilik içinde işleyecek
bir alanda yerini alır. Bu olgu, bir tür 'rahatlık' sağlar.
Ait olmuş, katılmış, angaje kişi, bu aidiyetin verdiği 'konforu',
'huzuru' kullanarak, aidiyeti sağlayan sözel ve edimsel ritüeli
yerine getirerek, ne varlığının temellerini ne de benliğini
sorgulama konusu etmeden (bunlara 'vakit' de yoktur!), yumuşak
bir geçişle yeni kimliğinin içine rahatça kurulur, yerleşir.
Artık her şey, dondurulmuş, sonsuzlaştırılmış bir süre boyunca
'mubah' ve 'doğru'dur; artık kolektif bir güç fütursuzca kullanılabilir;
artık kimse kendi yüzüyle dolaşmaz, beden ve ruh kimi yanılsamalardan,
protezlerden, koltuk değneklerinden yararlanır; herkeste bir
maske, herkes bir maske... Sınırlı bir söz dağarcığının yeniden
üretimine ve edime dayalı ortak varlık, giderek, kendini sürdürmeyi
hedef edinir, yani araç amaç kılınır. Ortak kimlik, kolektif
maske ise, ne hayatı ne de tek tek yaşantıları dönüştürebilir,
tersine, bireysellik baskı altına alınır: total bir bakış egemendir;
yüz yüze ilişki -gizliliğin ve hiyerarşinin gereği olarak- yerini
maskeler arası ast üst ilişkisine bırakmıştır, totaliterlik
ve otoriterlik iç içe işler... Dünyayı ve hayatı dönüştürebileceğine
inanan ortak kimlik ya bir kaos anını bekler, iktidara el koyup
kendi varlığını sürekli kılabilecek kurumlaşmayı sağlayabilmek
için, ya da bu aşamaya gelemeden yok olur ve yok olduğunda da,
protezlerinden, koltuk değneklerinden, maskelerinden yoksun
kalan kişiler, çoğunlukla, yaşamış oldukları sürecin ezici ve
indirgeyici özellikleri gereği, tek tek ya da sürü halinde,
sistemin arpalıklarına yaslanmaktan kaçamazlar...
Şiddet, bu politik
ve kurumsal kimliği içinde, kimi kez idealist ve ahlâki göndermeler
içerse de, insan tekinin varlığı açısından yok edicidir... namlunun
önündeki de ardındaki de bireysel varlığından soyunmuştur, yüz
yoktur. 1983 yılı başında, Kızıl Tugaylar’ın Roma seksiyonu,
altmış yedi yaşındaki hapishane gardiyanı bir kadını, Germana
Stefanini’yi kaçırırlar. "Devrim Mahkemesi" önünde
yargılanan Stefanini, "proleter komünist mahkûmlara"
kötü muamele etmekten ölüme mahkûm edilir ve karar 27 Ocak 1983’te
infaz edilir. Yargılamanın ses kayıtlarında şu konuşmaya rastlanır:
- Rebbibia’ya
gardiyan olarak nasıl girdin?
-Nasıl geçineceğimi
bilemiyordum. Babam ölmüştü.
-Sınavla mı işe
alındın?
-Hayır, sakat
olduğum için, sakatlara ayrılmış kadrodan girdim.
-Ne iş yapıyordun?
-Tutuklulara
gelen paketleri dağıtıyordum.
-Kes zırlamayı!
Vız gelir bize. Tekrar ediyorum, kes, bizi duygulandıramazsın.
Ne söz ne de
yüz karşıdakine ulaşabilmektedir. Yargılayan ve yargılanan,
kendi bireyselliklerinin ötesinde, temsil güçleriyle vardır.
Önceden verilmiş bir hüküm... Yok edilen ise, yalnızca 'burjuvazinin
temsilcisi' olarak görülen altmış yedi yaşındaki, sakat, kadın
gardiyan değil, aynı zamanda 'proletaryanın temsilcisi' olarak
kendini gören ve gösteren bir gruptur da.
Kafka’nın romanına
Dava adını seçmiş olması bir rastlantı olmamalıdır: Bu dünyadır
Dava, hepimiz, her an, bir mahkeme salonunun değişik yerlerindeyiz:
savcı makamında, yargıç kürsüsünde, sanık sandalyesinde, ya
da izleyiciler arasında, tanık olarak –bir "dava"yı
izlemeye ilelebet mahkûm olarak. "Dünya savaşları -ve yerel
savaşlar-, nasyonal-sosyalizm, Stalinizm -hatta Stalinsizleşme
politikaları- toplama kampları, gaz odaları, nükleer silahlar,
terörizm, işsizlik; bir kuşak için çok fazla tüm bunlar –tanık
olarak bile olsa." (Lévinas, Noms propres).
İnsan
teki düzeyinde, insan tekinin kendisiyle ve toplumla ilişkisinin
aldığı, alabileceği biçim olarak düşünmeli şiddeti. Belki o
zaman, anlamın ya da anlamsızlığın kapısını bir varoluş tarzıyla
aralamak mümkün olabilir; çünkü şiddet, salt zor kullanımının,
'silah'ın ötesinde -ya da berisinde- bir yerde durabilir, bir
tür öfkenin, kendini ifade ediş tarzının farklı tezahürlerinden
biri -yaratmak ya da esersizlik, yıkmak ya da susmak...- olabilir.
Bireyin, sisteme ve kuruma, sistemle ve kurumla birlikte gelene
karşı direnişinin, kaçış yolları arayışının, gedik açma çabasının,
'başka' bir dünya ve hayat tahayyülünün imkânı olabilir...
'Başka' ne ölçüde 'başka'dır, 'dış' ne ölçüde 'dış'tır gibi
sorular hep var kalacaktır, ama kişinin, içinden geleni, kendini
(?) 'dış'laştırış biçimi olarak 'başka' bir şiddetin izinden
gitmesi, bir ölçüde, belki de esas olarak, hayatın kuruluşuna
dair soruları da beraberinde taşıyan bir arayıştır. şiddet;
yıktığıyla ya da eksilttiğiyle değil, yıkarak başka -daha iyi-
bir şeye yol açacağı için de değil, verdiği mesajla da değil...
başka bir şeyle, etik yanıyla anlam taşıyabilir...
Ravachol’un,
Vaillant’ın, Santa Cesario’nun şiddeti, yalın bir öfkenin ifadesidir.
Yoksulluğun ve sefaletin yüzyılında, bireyin bu olgu karşısındaki
öfkesini dile getiriş tarzlarından biridir. Ve politikanın -kurumsal,
stratejik, taktik- dolayımlarından uzak, doğrudan bir ifade
biçimi olarak da etik bir tavra daha yakındır. Bir başka düzlemde,
Dostoyevski’nin Ecinniler’de anlattığı, Neçayev’vari, komplocu
ortamdan ziyade, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u yakındır insana:
Yararsız bir varlık sürdürdüğüne inandığı tefeci kadını öldürmeyi
tasarlayan ve öldüren; onu öldürürken, istemeden kız kardeşini
de öldüren, bu 'hata' karşısında, vicdanını bir türlü rahatlatamayan
Raskolnikov’un sorunsalı, benzer dünyalarda ve hayatlarda yaşayan
bizlere, soyut teoriler ve komplolar adına, meçhul gelecekler
adına işlenen cinayetlerden daha sahici, daha anlaşılır gelebilir.
Breton Nadja’da,
aşka dair yazılmış ender güzellikteki eserlerden birinde, "tüm
kapatmalar keyfidir" der ve devam eder: "Bir insanoğlunun,
özgürlüğünden mahrum edilebilmesi için hiçbir neden bulamıyorum.
Sade’ı içeri tıktılar; Nietzsche’yi tıktılar; Baudelaire’i tıktılar.
Bir gece vakti gelip sizi gafil avlayarak, üzerinize deli gömleğini
geçirmek ya da herhangi bir biçimde sizi zaptetmek gibi bir
yöntemin, usulca cebinize bir tabanca sokuşturmaya dayanan polis
yöntemlerinden hiç farkı yoktur. Bildiğim bir şey varsa o da
şudur: eğer deli olsaydım, ve içeri atılalı da birkaç gün olmuş
olsaydı, hastalığımın izin verdiği bir yatışma döneminden yararlanarak,
karşıma çıkacak ilk kişiyi, tercihen bir hekimi, kılım bile
kıpırdamadan öldürürdüm. Hiç değilse böylelikle, ajite hastalar
örneği, yalnız başıma bir hücreye konulmak gibi bir kazancım
olurdu. Belki rahat da bırakırlardı böylece beni."
Breton, şiddetin
etik yanına, sisteme ve kuruma yönelik öfkeye, tiksintiye vurgu
yapmakta; hepsi bu. Adını andığı Sade, Nietzsche, Baudelaire,
tümü de, kendini ifade edişleriyle, öfkeleri ve varoluşlarıyla,
mevcut değerlere saldıran, ikiyüzlü ve aşağılık bir toplumun
huzurlu gece uykularını kaçırtan, gündelik hayatın kompartımanlarını
sekteye uğratan bireyler. Grupsallığın dışındalar. Ve belki
de bu sayede, özgün, içten, çıkarsız ve yalın -maskesiz- 'bireysel
şiddet'leri, yüzyıllar ötesinden bugüne geliyor, -başkalarıyla
birlikte- yarına da uzanacak, belli.
Kimi ortaklıklar
da, bireylerden, 'öteki'lerden oluştuğundan, farklılıklarla
ifade zenginliği kazandığından, ortaklığı en yalın düzeyde ifade
edebilmiştir. "Kendilerini terörist veya silahlı eylemci
olarak görmeyen gerçeküstücüler, nefret ettikleri topluma karşı
‘skandal’ı bir silah gibi kullanıyorlardı. Sosyal eşitsizliklere,
insanın insanı sömürmesine, dinin bunaltıcı etkisine, kaba ve
sömürgeci militarizme karşı skandal, uzunca bir süre, yıkmak
istedikleri düzenin dayanılmaz ve gizli nedenlerini ortaya çıkaracak
en etkili yöntem olmuştu." der Buñuel. şiddetin başka bir
tarzı; ama sonuçta yine bir varoluş biçimine gönderme yapan
bir tarz. Bireylerin hayatının içinde, kendilerini anlatışlarında
mevcut, içten ve kendiliğinden gelen...
Sitüasyonist
hareket de bir tür şiddetin temsilcisi olmuştur: kapitalist
sisteme karşı 'gerilla savaşı' açan, sanayiden mimariye, sanattan
eğitime, şehirleşmeden medyaya, gündelik hayatın her alanına
tahrip kalıpları yerleştiren, sosyalist bürokrasiyi teşhir eden
ve son el bombasını da kendine saklayan bir akım...
Kişilerin ya
da grupların, etik temelli bile olsa, bu şiddetinin etkisi ne
olmuştur? Toplum üzerinde topyekün, kalıcı, süreğen bir etki
asla olmamıştır ve olması da muhtemelen öngörülmemiş, hatta
bundan kaçınılmıştır. Ama başka bir etki vardır: öncelikle bu
şiddetin taşıyıcısı olan kişi ya da grubun yaşadığı dönüşüm,
değişim ve çeşitlilik... Bugün artık varlığından pek söz edilemeyecek
politik bir avangardın şiddeti üzerinde bunca durmuş olmak,
dünyayı ve hayatı dönüştürme isteği ile bu isteğin taşıdığı
tehlikeleri ve açmazları biliyor, hissediyor olmanın gerilimini
bir anlamda hep taşımaktan kaynaklanır. Dolayısıyla, apolitik,
etik bir şiddet çizgisi de -olabilmişse, olabilirse- bu gerilimin
farkında olmakla, tam da bu gerilim noktasında durmaya çalışmakla
kendini ifade eder; vicdan, ahlâk gibi kimi kavramlar ile ütopya,
ideal, hayatı teşhir etme ve hayata küfretme gibi kavram ve
tavırların yan yanalığı, bu duruşun zenginleştirici özelliği
olabilir. Bu süreci, anlık bile olsa yaşayan kişinin artık önceki
haline bir daha geri dönemeyeceği düşünülebilir. Çoğu zaman
umutsuz, yalnız, zor koşullarda da olsa, insan olarak kişisel
deneyimin uçlarına uzanan bir serüven, heyecan... sonra, sözün
ya da edimin, tekil ve anakronik etkisi, beklenmedik yer ve
zamanda, kendiliğinden ortaya çıkan yankısı... suya yazılan
yazı, göle çalınan maya... uzağa, meçhule, tanınmayana, bilinmeyene,
ama hayata dair bir çift sözü, huzursuzluğu olana... şiddet,
bir lanet olabilir...