çek
elini pipinde Adolf
Eli
hep pipisinde olan Adolf’e böyle bağırıp durmasaydı bahtsız
Klara Teyze1, tarih başka türlü mü yazılırdı? Sanmam. Çünkü
Adolf’e değilse bile, Mussolini’ye, Pinochet’ye, Netekimzade
Kenan Efendi’ye, Ziya-ül Hak’a, Pol Pot’a, Hanry Kissinger ya
da George W. Bush’a ve maalesef, sürüsüne bereket nice diktatöre
çocukluğunda böyle bağırılıyordu, bağırılacaktı başka bir zamanda
başka bir yerde. İktidar ve iktidarsızlık bir sembol olarak
apış aramızdaki derin yere çağrışımlıydı. Derin, saklı, her
yerde sergilenmesi ayıp, ama hayatımızı yönlendiren fallik bir
duruş ile devletin/otoritenin duruşu, ta çocukluğumuzda beynimize
kazındı. Pipisi değil de kukusu olanlarımız ise, iktidar kuku
üzerinden kurulmadığı, kuku bizzat hükmedilme alanı sayıldığı
için, ‘çek elini!’ uyarısından önce tokadı yediler ve yemekteler.
Eli poposuna gidenlerimize ise tokat bile layık görülmedi ve
onlar sırf bundan dolayı temerküz kamplarına gönderildiler/
gönderilmekteler.2
Kuku, mızrak
ya da süngü çağrışımlı değil torba/çuval çağrışımlıdır ve biraz
sonra aktaracağım metafor/mecaz üzerinden insanın insan olma
sürecinde daha önemli bir yeri vardır. Mızrak/ bıçak/süngü/penis
bu yeri gasp ettiği için, tarih biraz da iktidarın/otoritenin
mızrağı çuvala sığdırma çabasından (ama aslında sığdıramadığı
için de, bu noktada, bir tekerrürden) ibarettir. Ursula K. Le
Guin (Elisabeth Fisher’den aktardığı) ‘çuval kuramı’ndan hareketle,
tarih öncesi çağlarda insanların besinlerinin çoğunluğunu bitkilerin
oluşturduğunu ve eliyle taşıyacağından fazlasını ve çocuğu taşımak
için bir torba benzeri araca ihtiyaç duyması gerektiğini ve
bu yüzden insanın bulduğu ilk araç-gereçlerden birinin kesici
ve delici aletlerden çok, bir torba olması gerektiğini ileri
sürer. Kesici ve delici alete öncelik veren kuramların ise hikâye/kahraman
ikilisinin baskınlığı ve erkeği/gücü öne çıkarması dolayısıyla
insana gurur duyulacak bir geçmiş ve gelecek kurgusu sunamayacakları
sonucuna varır. Bu hikâye/kahraman eşleştirmesini biraz daha
geliştirelim. ‘Büyük’ insanlar, diğerlerinin uğraştığı küçük
ve günlük uğraşların insanları olmadıkları kuruntusu içindedirler
ve bütün bir insanlığın hayatını düzenleyecek kamusal projelerle
meşguldürler. Bahçeye sebze dikmek, tavukları yemlemek, kedileri
beslemek, çocukla ya da sevgiliyle oynaşmak bu büyük adamların
işi değildir.
Namlunun ucundaki
iktidara ulaşma, memleketi kurtarma, işçilere, gençlere, kadınlara
bilinç taşıma faaliyeti duygusallığı kaldırmaz. Yeni hikâyeler,
yeni kahramanlar, yeni kurtarıcılar gereklidir. Hatta mitolojik
çağlardan farklı olarak kahramanlar-kurtarıcılar ötesi yaratıklar
olan liderlere/politikacılara ve düzenli ordulara ihtiyaç vardır.
Ve eski çağlarda olduğu gibi değildir artık hikâyeler; nasıl
ki o zamanlardaki gibi çıplak gezmiyor, iktidar çağrışımlı organlarımızı
saklıyorsak, av partilerimizi, silahlarımızı, savaşlarımızı,
hükmetme aygıtlarımızı da bir gizlilik ve yasak perdesi altında
sunmalıyız. Öyle ki, bu muamma hali ve abartı gerçek gücümüzün
ötesinde bir etki ve korku-sindirmeye yol açsın. (Son yaşanan
savaş öncesi ve savaş durumunda ABD’nin savunma ve saldırı sistemlerinin
haline bakınca, bu görülebilir.)
Hikâye politikadır
artık. Çünkü gücü politikanın başarısı belirler. Avlanan mamut
değil, halk ve iktidardır; politik rakipler ve karşıtlardır.
İçinde derecelenmiş ve parçalanmış ilişkiler barındırmayan uyumlu
ilişkiler ve yaşam kurguları ise, tıpkı çuval kuramcılarının
öngördükleri günlük yaşamlar gibi, küçümsenmeli, dışlanmalı,
manipülasyon ve dezenformasyon araçları da kullanılarak düşman
ilan edilmelidir. Mamut etinden köftelerimiz Mc Donald’s’larda
pişmiş olarak ya da meclis tavanına atılarak test edilmiş ve
çiğ olarak sunulmaktadır. ‘Bu sabah Elif’le mantar toplamaya
çıktık. Sonra bahçedeki marulları çapaladık ve tavukları taze
sebzeyle besledik. Ardından kendi yapımımız olan aletlerle müzik
yaptık ve tekneyle biraz gezindik. Akşam da köy meydanında,
biz denizdeyken olan kavgayla ilgili konuşmak ve sorunu çözmek
için diğer köylülerle bir araya geldik.’ diye bir arzı hal yine
çekici değildir. Çekici olan seçim olsun ya da olmasın taraftara
ve oy pusulasına indirgenmiş halk, ele geçirilecek ya da üzerinde
etkili olunacak politik iktidar ya da küçük iktidar alanları,
soyları kurutulacak iç ve dış düşmanlardır. Dünya büyük avcı
için bir ‘national geographie’dir. Av hikâyeleri bire bin katılarak
anlatılır. Yalanlar, avcının gücü elinden kaçırma korkusunu
ve hikâyeden sıkılanın bu hikâyeye bir son verme cesaretini
bastırmak içindir. ‘Adalet ve özgürlük’ diyenlerin ‘mıymıy’
talepleri nedir ki, muhteşem bombaların ve silahların yanında?
Seyyah olup şu alemi gezecekler avuçlarını yalasın; bir lokma
bir hırka, bir ağaç gölgesi/çadır/baraka isteyenler de. Sesten
hızlı uçaklarına atladıkları gibi birkaç dakikada yapar bu işi
avcılar. Hız gereklidir ve yok etme gücü. İkiz/üçüz/dördüz/...
kulelerin, kubbelerin, minarelerin yüceliğinin yanında cüce
kalır diğerleri. Hepsi hepsi süngüye/bombaya bakar onlardan
kurtulmak.
‘Destanımızda
kimlerin maceralarına yer verdiğinize’ bakar tercihiniz. Gücün
gölgesinde, her an ölüm ve zulüm korkusuyla bir ‘yaşam’ bir
yanda; diğer yanda basit ve uyumlu bir yaşam. Nasıl? Mızrağa
mızrakla, süngüye süngüyle, bombaya bombayla karşılık vererek
değil tabi ki. Yok edici aletlerin dehşet dengesi hiçbir zaman
beceremeyecek bunu. Nasıl bir ülkü kurduysanız ona uygun yöntem
ve araçlar kullanmak durumundasınız. Ülkünüze ters düşen araçların
mazereti yoktur. Elinizde olarak/olmayarak ahlâksızlaştırırlar/kirletirler
sizi. Kendilerini o araçların üzerine konuşlandırmış olanlar
zaten, onları güdüleyen şey hep böyle örgütlenmek olduğundan,
sizden bir adım önde olacaklardır daima. Şimşir mızrağın karşısına
meşeden mızrakla mı çıktınız, bir zaman gelir çelik mızrak bulursunuz
karşınızda. Daha sonra tank-tüfek. Evlerde kurulan basit atölyelerde
düşmanınkine denk silahlar üretilebildiği zamanlar çok gerilerde
kaldı. Erdem ve sorumluluk; ahlâk ve dışlama; dayanışma ve örgütlülük;
işte mümkünse ancak bunlarla karşısında durabilirsiniz. Ondan
bile kurtulana kadar, meşru müdafaa hakkınızı kulak arkası yapabilirsiniz
(sigara içmeyenler için başka bir deyim de kullanılabilir burada).
Yani avcıyı avlanmaktan
alıkoymak, dahası avlama-avlanmanın kendisinden kurtulmak mümkün.
Kapıları tutan bezirgan başlarına haraç vermeden, korkunun yerine
varlığın bütünselliğinden doğan ve doğal bir ölümü de içine
sindirmiş yaşamı koyarak, zulme ve savaşa karşı direnerek, ‘çek
elini pipinden...’ diyebilme kararlılığını göstererek. Bir çocuğa
‘çek elini pipinden’ demenin yıkıcı sonuçlarına sonraları maruz
kalmamak, onunla oynayabildiği sürece alıkoymamak, herhangi
bir organla ilişkinin yersizce kesilmesinin ilerde tehlikelerle
dolu bir patolojik muammaya dönüşmesine şahit olmamak ve bu
durumla uğraşmamak için, bir çocuğa bunun denmemesi gerektiği
kanaatindeyim. Ama sonraki yaşlarda, apış mantarlarından kurtulmanın
bir yolunu bulmadığından olsa gerek, gücü ve mülkiyeti hep sakınıp
güvence altında tutmak, iktidar aracının hep yerinde ve kullanılmaya
hazır durduğundan emin olmak için, elini ha bire oralarına götüren
koca adamların o hastalıklı erkeklik gösterilerini sıkılarak
ve iğrenerek seyretmek zorunda kalmamak için, bunu yapabilmeliyiz.
Hükmedici gücün her darda kaldığında, sıkıştığında elinin bir
silaha ya da bombaları yollayan bir düğmeye gitmesini kahredici
bir şov gibi izlememek için artık boylu boslu olmuş bu ‘çocuklara’
‘Çek elini pipinden!’ diyebilmeliyiz. Bugün daha da net olarak
görüldüğü gibi, dünyanın ve çevresindeki işgal edilmiş uzayın
selâmeti buna bağlı.
dipnotlar:
1 Adolf Hitler’in bahtsız annesi.
2 Saldırganlığı ve şiddeti SADECE bu mecaz-metaforla açıkladığım
sanılmasın. Ama bunun pek önemli olduğuna dair kanaatimi de
belirtmeliyim.
"Bildiğimiz
kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü tropik
bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. (...) o bölgelerdeki
insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı;
yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini
gösteriyordu. (...) Tarih öncesinin ortalama insanı, haftada
on beş saat kadar çalışarak gül gibi geçinip gidiyordu. İnsan
haftada on beş saat çalışmayla hayatı kazanabiliyorsa, başka
şeyler için pek fazla zamanı kalıyor demektir. O kadar ki, belki
de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık,
şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan
düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünde
şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra
da becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi
ve bir hikâye taşıyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı
değiştiren şey et değildi burada. Hikâyeydi. Yabani yulaf tohumlarını
ellerimin bütün gücüyle asılıp kabuğundan kopardım, (...) sonra
pirelerin ısırdığı yerlerimi kaşıdım. Ool komik bir şey anlattı,
derken dereye gidip bir su içtik, biraz da kertenkeleleri seyrettik,
sonra oralarda biraz daha yulaf görmeyeyim mi... diye devam
eden bir macerayı şöyle gerçekten sürükleyici bir hikâye haline
getirmek hiç kolay değil. Mızrağımı o kıllı, devasa gövdeye
sapladım; o sırada canavar Oob’u kocaman dişlerinden birine
geçirmiş havada savuruyor, Oob avaz avaz haykırarak kıvranıyor,
kanı kıpkızıl yağmur gibi üstümüze boşanıyordu, neyse ki şaşmaz
okumla mamutu tam gözünden vurdum, beyni dağılınca hayvan devrildi,
Boob da onun altında kalıp un ufak oldu... gibi bir anlatıyla
karşılaştırılamaz, klasmana bile girmez. Bu ikinci hikâyede
yalnız eylem değil, bir de kahraman var. Kahramanlar güçlüdür.
Siz neye uğradığınızı anlamadan bir de bakarsınız ki yabani
yulaf çayırındaki adamlar ve kadınlar, onların çocukları, yapıcıların
el becerisi, düşünenlerin düşünceleri ve şarkıcıların şarkıları
o örgüye eklenmiş, hepsi kahramanın öyküsünde göreve koşulmuş.
Ama hikâye onların değil kahramanın hikâyesi."
Ursula
K. Le Guin; Kadınlar, Rüyalar; Ejderhalar; s. 52-53; Metis Yayınları
Yavuz
Fani