anarşist
örgütlenme olarak anti kitle kolektifleri
   1. Anarşizmin Anti-Hiyerarşi
olarak Tanımlanması
İlk olarak, "anarşi", "anarşizm" ve "anarşist"
sözcüklerinin anlamı konusunda anlaşıp anlaşmadığımızı görmemiz
gerekiyor. Benim temel aldığım tanımlar şunlardır:
   * "anarşi" hiyerarşinin
olmadığı bir durumdur,
   * "anarşizm" hiyerarşiye
karşı tutarlı bir muhalefeti içeren bir teori ve pratiktir ve
   * "anarşistler" ister
kendi yaşam tarzlarında isterse genel olarak toplumda, nerede
ortaya çıkarsa çıksın hiyerarşileri yıkma ve bunun yerine eşitliği
temel alan etkileşimler yaratma konusunda kararlı olan kişilerdir.
   Benim reddedeceğim iki alternatif
tanım bulunmaktadır. Bunların biri anarşinin temel bileşeni olarak
"özgürlüğü" vurgular. Bu problemli bir yaklaşımdır,
çünkü özgürlük de tanımı güç ve tartışmalı olan bir kavramdır.
Öte yandan, peşinde koşulacak amaç olarak özgürlük idealini ortaya
atan toplum teorisyenlerinin hepsi sonunda herkesin özgürlüğünün
diğerlerinin özgürlüğüyle ve diğerlerinin özgürlüğü için sınırlanması
gerektiğini kabul etmiştir. Bu nedenle, mutlak, koşulsuz bir amaç
olarak özgürlük arayışı kendi içinde imkânsız bir arayıştır.
   İkinci tanım "anarşi"nin
kendine özgü bir anlamı olmadığını ve konuşanın istediği herhangi
bir anlama gelebileceğini ileri sürer. Bu yaklaşımın tamamen saçma
olduğunu düşünüyorum.
   Bu tanımların ikisi de var olan
baskıcı toplumsal düzene karşı savunmacı tepkiler olarak ortaya
çıkıyor gibi görünmektedir. Ancak bu tanımlamaları kabul edenlerin
en amansız baskıcı davranışını gizlemek ya da maruz göstermek
için kullanılabilirler (ve genellikle kullanılmaktadırlar). Bu
kişiler "Beni eleştirme" derler. Ama, toplumsal düzeni
tamamen değiştirmek istiyorsak, gündemimiz en sert eleştiri olmalıdır.
Ve bu sadece karşı çıkmayı seçtiğimiz toplumsal düzenin eleştirisini
değil, aynı zamanda özeleştiriyi de kapsamalıdır, çünkü kendimizin
de bu aynı toplumsal düzenin ürünleri olarak anarşizme vardığımızı
anlamak zorundayız.
   Hiyerarşiye karşı muhalefeti vurgulayan
tanım, anarşizmin geleneksel teorisyenleriyle uyum içindedir.
Bakunin anarşist "özgürlük" kavramının bir "eşitlik"
kavramıyla birarada kullanılması gerektiğini vurguladı ve bu zorunlu
olarak hiyerarşinin yokluğunu ima etmektedir, çünkü ancak hiyerarşi
olmazsa hiçbirimizin herhangi bir başkasının dayattığı kurallarla
kısıtlanmadığımızı ve eşit derecede arzularımızın peşinde koşabildiğimizi
söyleyebiliriz. Potansiyel anlaşmazlık durumları, örneğin kaynaklara
erişim konusunda anlaşmazlık söz konusu olduğu zaman, hiyerarşiye
son verme kararlılığı, adil ve baskıcı olmayan bir çözüm bulmamızı
gerektirir; bu (Kropotkin'le birlikte) gönüllü işbirliği veya
karşılıklı yardımlaşmaya pozitif bir bağlılığa ihtiyacımız olduğunu
ve (Stirner'le birlikte) özgür birlik hakkını savunmamız gerektiğini
söylemenin bir başka yoludur.
   Anarşizmin temel bileşenleri olarak
gönüllü işbirliği, özgür birlik hakkı ve hiyerarşiye mutlak muhalefete
temel bağlılık konusunda anlaşırsak, ideal anarşist topluma ilişkin
ortak bir görüşe varmanın yanı sıra, statükonun belirli bir eleştirisi
ve bu noktadan ideal geleceğimizi gerçekleştirme yönünde ilerlemeye
yönelik belirli bir strateji konusunda da anlaşabilmemiz gerekir.
   Hiyerarşi var olan toplumun her
yerine sinmiştir. Sürekli olarak çoğunlukla emir aldığımız ve
daha seyrek olarak emir verdiğimiz ve birleşme "özgürlüğünün"
ve "gönüllü" işbirliği yaklaşımlarının zenginliğin son
derece adaletsiz dağılımı nedeniyle çoğumuz için uygulanamaz hale
geldiği durumlara zorlandığımızda işbirliği hemen hemen imkânsızdır.
   Bu her yere yayılan hiyerarşileri
sürdürenin ne olduğunu sormamız gerekir. Statükonun sosyal Darwinci
ideologları hiyerarşilerin güç, zekâ ve çalışma konusundaki gönüllükteki
doğal farklılıkların sonucu olduğunu söylerler. Ama güç, zeka
ve çalışkanlılık açısından farklı bireylerin sınıf yapısı içinde
ayrımsız bir şekilde dağıldığı görülmektedir. Ayrıca toplumun
örgütlenme biçiminde, doğal yeteneklerinden veya eğilimlerinden
bağımsız olarak, toplumsal hiyerarşinin tepesindekiler arasında
düşkünlüğe izin veren ve geri kalanlar arasında itaati teşvik
eden bir şey var gibi görülmektedir.
   Süregiden bu durumu koruyan toplumun
"kitle" yapısıdır. Kitle bağlamında biz sadece yalıtılmış
bireyler olarak varız. Çevremizdeki insanlarla bağlantımız kesilmiştir,
herhangi biriyle sahici ilişkiler kuramayız. Ve bireyler olarak
ne kadar güçlü olursak olalım, bu yalıtılmışlık bizi güçsüz kılar.
Kitle meleyen koyunlar sürüsüne veya hızla akan bir nehre benzer
ve bir kez kendimizi ona kaptırdığımızda, direnmemiz ya da kendi
yönümüzde gitmemiz hemen hemen imkânsızdır.
   Kitle toplumunun kurumları bize
ne yapmamız gerektiğini, ne düşünmemiz gerektiğini, hatta ne hissetmemiz
gerektiğini söyler. Kapitalist dünyada seçim özgürlüğü konusundaki
retoriğe rağmen, boyun eğme konusundaki baskılar dayanılmazdır.
Sadece tüketiciler, edilgin seyirciler haline geliriz ve bize
söyleneni yaparız. Hiçbir anlamlı politik kararın alınmasına katılmamıza
izin verilmediği için, sonunda kendimizi güçsüz ve sorumsuz hissederiz.
Bu durumu bir şekilde değiştirmeye çalışırsak, kaçınılmaz bir
şekilde statükonun karşı konulmaz baskısına ("hegemonya")
toslarız. Böylece, durumun nasıl düzeltileceği konusunda düşünmek
giderek bir vakit kaybı olarak görülmeye başlanır. Bunun sonucu
olan hayal kırıklığı insanların kayıtsız ve sorumsuz hale gelmesidir;
yabancılaşmamız artar, kendimize güvenimiz azalır ve sürecin bütünü
kendini kendini sürdüren bir hal alır. Bu nedenle sıradan insanlar
kendilerini güçsüz görürler ve çok hiyerarşik bir yapının dibine
yakın bir yere yerleşmeye razı olurlar ya da kaderlerini değiştirmenin
tek yolu olarak hiyerarşinin tepelerine tırmanmak olduğunu düşünmeye
başlarlar.
   Kapitalist sistem bu sistemi sürdürmek
için dev bir propaganda makinesinden yararlanmaktadır. Depresyonun
depresyon yaratacak kadar sıradan olduğu bir toplumda, bize egemen
kültürün eğlenceli, doyurucu ve anlamlı olduğu söylenir. Bunun
sonucu kendi duygularımıza güvenmemeyi öğrenmemizdir. En az adapte
olanlar kendi duygularını zihni uyuşturan televizyon programları,
uyuşturucular ya da başka alışkanlıklarla bastırır. "En uyumlu"
yurttaşlar aynı anda iki karşıt düşünceye inanabilme konusunda
uzmanlaşırlar.
   Öte yandan, kitle kültürünün en
kötü semptomlarından bazılarını tüm sorunlarımızın çözümleri olarak
görmeyi öğreniyoruz. Sonuç olarak aslında hastalığımızı ağırlaştırmaya
çalışıyoruz. Çekirdek ailenin emniyetsizliği bildiğimiz tek güvenlik
olarak görülmeye başlanıyor. "Özgürlük" fabrika köleliğine
ve işsizlik tehdidine verdiğimiz ad oluyor. "İlerlemenin
zorunlu bedeli" olarak bize zorla kabul ettirilen israf,
çevresel yıkım, cinsel istismar ve benzeri şimdi tam da uğrunda
savaştığımız şeyin simgeleri gibi görülmeye başlandı. Playboy©
ve Mills and BOon© satışları fırlıyor, ormanlar park yerlerine
dönüştürülüyor ve biz umutsuzca ne kadar mutsuzlaştığımızı fark
etmemeye çalışıyoruz. Bu arada, alternatifler kitle iletişim araçlarından
dikkatle ayıklanıyor.
   Bu durumu muhalif bir kitle hareketi
örgütleyerek değiştirmek imkânsızdır. Böyle bir girişim yüzeysel
yapıda küçük düzelmeler sağlayabilir. Ancak temel yabancılaşma
ve manipülasyon süreçleri ancak yeni örgütlenme biçimleriyle değiştirilebilir.
Çok küçük bir azınlığın gerçek kararları aldığı ve geri kalanın
koyunlar gibi yönlendirildiği ve manipile edildiği durumdan kurtulmamız
gerekiyor. Hayatlarımızı etkileyen kararlar üzerinde gerçek denetim
uygulamaya başlayabileceğimiz yeni yapılar ve süreçler yaratmamız
gerekiyor. O zaman aldığımız kararların sorumluluğunu üstlenmeyi
öğrenebiliriz.
   2. Bunun Hareket için önerdiği
Örgütlenme Modeli (yani Anti Kitle tarzı Kolektifler)
   Bunun yapmanın yolu "kolektiflerin"
ya da "uyum gruplarının" yaratımından geçmektedir. Bunlar
çok net bir şekilde tanımlanmış bir üyeliğe sahip küçük, özerk
gruplardır. Grubun üyeleri birbirine ve grubun süregiden projesine
tamamen bağlı olmalıdır. Bu projenin epeyce spesifik bir yapıda
olmalı ve mevcut kitle toplumu yapısının bira yönüne meydan okumayı
amaçlamalıdır. Aynı zamanda, grubu birbirimizle ilişki kurmanın
daha sahici, geliştirici ve eşitlikçi yollarını geliştirmek için
"özgür alan" olarak kullanırsak, grup içinde hiyerarşiyi
yıkma kararlılığı da sözkonusu olmalıdır. Grup aynı zamanda teorik
tartışma ve gelişmeye ve genel mutabakatla karar alma ve görev
rotasyonu, bilgi paylaşımı vb. gibi diğer güç paylaşımı süreçleri
için yöntemler geliştirme ve uygulamaya kararlı olmalıdır.
   Bu tür gruplar gerçekten özgürleştirici
bir toplumsal değişim hareketinin yapı taşları ve nihayetinde
anarşist bir toplumun yapıt taşları haline gelebilir. Bu nedenle
bu tür grupların oluşumu devrim sürecidir.
   Kolektifin, her üyenin diğer üyelerin
her biriyle gerçek ve anlamlı bir ilişkiye sahip olabileceği kadar
küçük olmalıdır. Bu ilişkinin kurulmasının grup büyüdükçe zorlaştığı
açıktır. Bunun imkânsız hale geldiği büyüklük zaman baskısına,
dışarıdaki bağlılıklara ve grup üyelerinin coşkusuna bağlıdır.
   Hizipleşmeler çoğunlukla bir grubun
çok büyüdüğünün en belirgin işaretidir. İnsanlar genel olarak
toplumda öğrendikleri davranışı yeniden üretirler ve bu tehlikeyi
önlemek için hiçbir önlem alınmazsa, grup büyüklüğü yedi ya da
sekizin üzerine çıktıkça hizipler ortaya çıkma eğiliminde olacaktır.
Üye sayısı 12 ya da 13'e ulaştığında hizipler kaçınılmazdır. Bu
hizipler arası iletişimi ciddi bir şekilde engelleyecek ve genel
mutabakatla karar alma sürecinde bozulmaya neden olacaktır. Hizip
oluşumunu önleyecek ve kolektiflerin potansiyel büyüklüğünü 20
kişiye kadar genişletecek teknikler geliştirmek ve benimsemek
mümkün olabilir. Ama bu üyelerin olağanüstü bir bağlılığını gerektirecektir.
   Kolektif süregiden bir proje olmalıdır.
Hayatımızı yaşama ve birbirimizle ilişki kurma tarzımız için tam
sorumluluğu kabul ettiğimiz ve uyguladığımız bir yaşam tarzı yaratmak
zorundayız. Bu derinlere kök salmış davranış modellerine ve tutumlara
meydan okumamızı gerektirecektir. Bu tutumlar hayatımız boyunca
denetimsiz bir şekilde gelişmiştir, bu nedenle bunları anlamanın
zaman alacağını, değiştirmenin ise daha fazla zaman gerektireceğini
görmemiz gerekir. Kolektif davranışımıza ilişkin bir anlayış geliştirmemize
yardımcı olabilir ve davranışımızın hangi yönlerini değiştirmek
istediğimizi keşfetmemize yardım eder. Kolektif yerleşik tutum
ve uygulamalarımızı ve arzu ettiğimiz yeni düşünceleri ve davranışları
paylaşabildiğimiz özel bir insanlar grubudur. Kişisel gelişim
ve değişim sürecini aydınlatmak için ihtiyaç duyacağımız tüm önemli
geribeslemeleri alabildiğimiz yerdir. Bunu yaparken birbirimize
ve kendimize güvenmeyi öğreniriz ve bu bilgi bu tür bir uyum grubunda
çalışmanın en büyük ödüllerinden biridir.
   Bu sürecin mümkün olması için,
kolektif net bir şekilde tanımlanmış ve istikrarlı bir üyeliğe
sahip olmalıdır. Kimin üye olup kimin olmadığı konusunda muğlaklık
olmamalıdır. İnsanların gruba katılmaları ve ayrılmaları için
süreçler net bir şekilde belirlenmeli ve bir bütün olarak grubun
denetimine tâbi olmalıdır (hiçbir bireye kendi iradesine rağmen
grup içinde kalma yönünde hiçbir baskı yapılmaması koşuluyla).
Ve üyelerin hakları ve sorumlulukları net bir şekilde belirlenmelidir.
Ayrıca grubun tüm üyelerin tamamen katıldığı ve gerçekten bağlı
olduğu ifade edilmiş bir amacı olmalıdır.
   Kolektifin üyeleri birbirine bağlı
olmalıdır. İlişki kurmanın yeni ve daha iyi yollarını öğrenebilecekleri
bir alan yaratmayı ve sonra bu kişisel değişiklikleri var olan
baskıcı toplumsal yapılara karşı çıkmanın ve bu yapıları değiştirmenin
temeli olarak kullanmayı amaçlamalıdırlar. Bunun bir parçası olarak,
her üye daha uygun davranış ve ilişki kurma biçimlerini öğrenmeye
kararlı olmalıdır. Kapitalist ataerkil toplumdaki gündelik deneyimimizin
bize öğrettiğinden uzaklaşmaları gerekir. Rekabet etmek yerine
işbirliği yapmayı, istiflemek yerine paylaşmayı ve sınırlayıcı,
yabancılaştırıcı ve baskıcı klişelerimizin ötesine gitmeyi öğrenmemiz
gerekiyor. Başka bir deyişle, üyeler grubun amaçlarının peşinde
koşmanın bütünsel bir parçası olarak iyi grup süreçleri geliştirmeye
kararlı olmalıdır.
   Grup içindeki iktidar ve çatışma
meselelerini analiz etme ve bununla yüzleşme ihtiyacı açıkça kabul
edilmelidir. Amaç eşitlikle nitelenen ilişkiler geliştirmek ve
var olabilecek iç hiyerarşileri yıkmak olmalıdır. Bu ise becerileri
üyeler arasında tamamen paylaşma ve tüm ilgili bilgilere erişim
eşitliği konusunda bir kararlılığı gerektirecektir.
   Ayrıca konsensüse dayalı karar
alma süreçlerine açık bir bağlılık olmalıdır. Konsensüsün kullanımının
sadece akademik bir karar almanın ötesine gitmesi gerektiği vurgulanmalıdır.
Mesele grubun bir sorunu ortaya koymanın en doğru yolu ve insanlar
bu eğilimdeyse bu konuda yapılması gereken en doğru şeyin ne olabileceği
konusunda anlaşması değildir. Burada savunulan süreç birlikte
hareket etmek için -grubun ne yapmak istediğini ve bunu nasıl
yapabileceğini bulmak için- bir anlaşmanın şekillendirilmesi ve
sonra bunu uygun eylemin izlemesidir.
   Kolektif içindeki iktidar ve çatışma
meselelerini analiz etme ve bununla yüzleşme ihtiyacının tanınmasının
yanı sıra, bu süreçlerin genel olarak toplumda işleyişine ilişkin
aynı eleştirel bakış açısını oluşturmamız gerekir. Yani, anti-kitle
kolektif "kişisel" değişimde olduğu kadar "politik"
değişimde de yer almalıdır.
   Anarşist politik eylem en acil
olduğunu hissettiğimiz sorunları çözmek için sorumluluğu almamızı
gerektirir. Tek tek hepimizin her şeyi kendimizin yapamayacağı
açıktır. Duygularımızı dikkatle değerlendirmemiz ve sonra en büyük
etkiyi yapabileceğimizi düşündüğümüz belirli bir projeye odaklanmamız
gerekir. Bu seçimi yaparken, hangi problemleri en önemli olarak
gördüğümüzü ve hangileri için bizimle birlikte çalışacak başka
insanlar bulma şansına sahip olduğumuzu değerlendirmemiz gerekir.
Üzerinde çalışacak bir sorunu ve bu konuda birlikte çalışabileceğimiz
bir grup insanı seçtikten sonra gerçek bir etki yaratacağımız
bir kolektif oluşturmaya koyulabiliriz.
   Bunun sonucu olarak ortaya çıkan
kolektif daha sonra belirli bir mesele veya bir meseleler kombinasyonu
üzerine kampanyalar yapabilir, bir olay (Confest, Anarşist Örgütlenme
ve Strateji Toplantısı ya da Kadınlar Alternatif Müzik Festivali
gibi) düzenleyebilir, bir hizmet (bir kreş, sığınak, kitapçı ya
da dergi gibi) sunabilir veya bir şeyleri yapmanın (organik bahçecilik,
çoklu ilişkiler ya da kooperatif uygulamaları gibi) alternatif
yollarını deneyebilir. Bilinç yükseltme grupları da, üyelerini
grup dışındaki ilişkilerini değiştirme mücadelelerine girişme
ve bu mücadeleleri sürdürme konusunda güçlendirdikleri sürece
bu "politik olarak aktif" tanımına girebilir.
   3. Bunun Politik
Partilerden ve var olan "Anarşist" örgütlenme biçimlerinden
farkı
   Hepimiz etkili bir devrimin birçok
farklı görevin yerine getirilmesini gerektireceğinin farkındayız.
Parti tarzı örgütlenmede, bir yapı her şeyden sorumludur ve üyelerine
zorunlu ya da yararlı görülen görevleri yerine getirmeleri için
emir verir ya da işi yapmaları için insanlar tutar ya da insanları
eyleme ikna etmek için alt komiteler veya komisyonlar kurar.
   Anti-kitle yaklaşımı bu her şeyi
kendimiz yapma isteği ve her şeyi denetleme ihtiyacını duyma,
hatta her şeyin yapılmasını sağlama tutumundan uzaklaşmamızı gerektirir.
Önceliklerimizi belirleme ve bu konuda hareket etme olgunluğunu
ve aynı şeyi yaptıklarında gelişen bir anarşist hareketin/toplumun
genel ihtiyaçlar yelpazesinin gerçekten karşılanmasını bekleme
konusunda başka insanlara güven geliştirmeliyiz.
   İnsanlar tek bir yalıtılmış kolektife
bakıp İşçi Partisi, Avustralya Demokrat Partisi ya da Sosyalist
İşçi Partisi gibi büyük bir parti örgütlenmesiyle karşılaştırıldığında
çok şey yapmadığını söyleme eğilimindedirler. Ama herhangi bir
partinin eşit sayıda üyesiyle karşılaştırıldığında, kolektif çok
daha üretken görülebilir. Sol kanatta veya ilerici politik partilerde
güncel olarak aktif olan insanların hepsi anti-kitle kolektiflerde
yer alsaydı, daha iyi bir toplum için boş yere lobi faaliyetleri
yürütmek ve politik "başarı" elde ettiklerinde politikacıların
sürekli olarak ihanetleriyle karşılaşmak zorunda olmayacaklardı.
Bunun yerine kendileri alternatifler oluşturacak ve yürüteceklerdi.
Her kasabada ya da banliyöde kolektif olarak çalıştırılan dükkânlar
ya da toplantı yerleri - kapsamlı çocuk bakımı olanakları - önleyici
tıp - sığınaklar - daha iyi kamu ulaşımı - doğal yiyeceklere ve
yenilenebilir enerji teknolojilerine daha kolay erişim - vb. olacaktı.
Bu liste katılımcıların hayal güçleri kadar sonsuzdur.
   Anti-kitle kolektiflerin üyeleri
artık politikacıların hâkimiyet ve itaat, yalan, düzenbazlık ve
ihanet becerilerini öğrenmek zorunda olmayacaktır. Bunun yerine
bir şeyi başarmanın - kendi kabul ettikleri bir ihtiyacın karşılanmasının
- nasıl bir his verdiğini öğrenecekler. Bu yolla kendilerine ve
kolektiflerindeki diğer üyelere değer vermeyi, saygı duymayı ve
kendileri ve diğer üyeler için sorumluluk almayı öğrenebilirler.
   1970'ler ve 80'lerde Avustralya
anarşist hareketine ilişkin gözlemlerime göre, genellikle bir
örgütlenme biçimi olarak siyasi partileri şiddetle eleştirirken
birçok önemli açıdan onları taklit etmeye devam etme eğilimi yaygındı.
   "Avustralyalı Anarşistler
Federasyonu" (1975/76) esas olarak bir kitle örgütlenmesiydi.
Federasyon olarak adlandırılmakla birlikte grupların yanısıra
bireyleri de üye olarak kabul ediyordu. Üye grupların ya da bireylerin
güvenilirliğini araştırma çabasına girmiyordu. Federasyona katılmak,
çok muğlak bir şekilde tanımlanmış bir en düşük ortak payda amaçlar
ve ilkeler kümesine "Yaşasın! Yaşasın!" demek anlamına
geliyordu. Doğrudan eylemin onaylanan bu perspektifin bir parçası
olduğu ileri sürülüyordu, ama "bir sorunu kendimiz çözmek
için adımlar atacağız" şeklinde anlaşılmak yerine, dilekçe
yazmak ve lobi faaliyetleri yürütmenin tersine mitingler, yasadışı
gösteriler ve benzeri yoluyla varolan şeylere ilişkin onayımızı
ya da muhalefetimizi ilan etmek olarak görülüyordu. Dolayısıyla
benimsenen yaklaşım "Biz ... yapacağız" - "Güneş
panelleri hazırlayacak ve kuracağız", "Bir topluluk
sağlık merkezi kuracağız" vb. - yaklaşımı olmak yerine, yine
"... yapmalılar" ya da "Yapmamalılar" beyanlarına
odaklanıyordu:-"Medibank'ı korumalılar", "Uranyum
çıkarmamalılar", "Oy vermemeliler" vb.
   Bütün bunlarda F.A.A. kitle yönelimli
siyasi partilerin geleneksel perspektifini korudu, çünkü üyeler
sorunları kendileri için çözme potansiyelleri ve birlikte verimli
bir şekilde çalışmanın yollarını bulacakları konusunda inançlıydılar.
Spartakistlerden A.L.P.nin soluna kadar önceden varolan tüm siyasi
partilere duydukları nefret her tür örgüt içi disiplin anlayışını,
hatta her tür ulusal politika anlaşmalarını reddetmelerine yansımıştı.
Ama bunların yerine hiçbir şey konmadı, dolayısıyla federasyon
sonunda partinin bir alternatifi değil, parti biçiminin zayıf,
kaotik ve etkisiz bir çeşitlemesi haline geldi.
   Çoğunlukla, federasyondaki aktivistler
yerel gruplara katıldığında, bu gruplar federasyonun bütününden
daha da kaotik ve etkisizdi. Federasyonun kendisi ümitsizce başarısız
olan bu temel tutarlılık eksikliğini gizleme girişimiydi. Daha
tutarlı yerel süreçlere katılanlar -Brisbane'deki Özyönetim Grubu
(S.M.G.) ya da Latrobe Anarşistler gibi - sonunda F.A.A.ya karşı
en ihtiyatlı ve düş kırıklığına uğramış tavırları benimseme eğiliminde
oldular.
Liberter sosyalist Federasyon (kuruluş 1976) üzerinde ulusal olarak
anlaşmaya varılan politik beyanlar, ulusal olarak koordine edilen
kampanyalar, ulusal bir gazete vb. gibi parti yapısının öğelerini
geri getirerek F.A.A. içinde çalışmanın getirdiği düş kırıklıklarının
üstesinden gelme yönünde bir girişimdi. Bunların "titizlikle
yetkilendirilmiş delegeler"in konferanslarıyla denetlenen
atanmış sekreterler vasıtasıyla bir bütün olarak Federasyon tarafından
örgütlenmesi tasarlanıyordu. Ama yetkilendirme ve delegasyon ilkeleri
hiç anlaşılmadı ve fiili uygulama konferansın yapıldığı şehirde
var olan grubun üyelerinin çoğuyla toplantı yapıldığında kararları
alan, yetersiz bir şekilde bilgilendirilmiş temsilciler göndermemkten
ibaretti.
   Açıkça parti tarzı yapılara geri
dönüş yönündeki itici güç büyük ölçüde anarşist harekete Troçkist
Sosyalist İşçi Partisinden ve gençlik kanadından gelen iki Liberter
Marksissten geldi. Denebilir ki, bu insanlar eski pratiklerini,
onları tanımlamak için kullandıkları isimleri ve bu pratikleri
birlikte yaptıkları kişilerin yüzlerini değiştirerek uzaklaştıklarını
düşünürken beraberlerinde getirdiler. Sonuç olarak eski F.A.A.dan
daha da "... yapmalılar" yönelimli bir örgütlenme ortaya
çıktı. Aslında F.A.A. militanlarının doğrudan eyleme benzer bir
şey uyguladıkları az sayıdaki alan - ev işgalleri ve cinsellik
- yeni Federasyonun gündeminden tamamen çıktı.
   İlk bakışta, Brisbane Özyönetim
Grubu (S.M.G.), sıkı sıkı kaynaşmış hücre yapısı nedeniyle anti-kitle
önerisine çok daha uygun görülebilir. Ancak kurucuları yeni-sol
"Direniş" grubunun dağılmasından ortaya çıktı ve ve
bu temelin Marksist yöneliminin S.M.G.nin hücreleri ve üyelerini
denetleme konusundaki katı özeninde yansıdığı görülebilir. Gerçekleşen
merkezsizleşme herşeyden çok bir güvenliği koruma meselesi olup
çıktı.
   Politika girişimleri çoğunlukla
merkezden kaynaklanıyor ve hücrelere yayılıyordu ve hücrelerden
geldiğinde merkez konseyi tarafından titizlikle inceleniyordu.
L.S.F. gibi S.M.G. de esas olarak "... yapmalılar" yönelimli
beyanlarla ilgileniyordu ve bugün S.M.G.nin kıdemlileriyle konuştuğunuzda
en büyük heyecanla başarılı bir partinin kalite işareti olarak
kabul edilen kriterleri anımsarlar - büyük üye sayısı, çok sayıda
insanı süretle harekete geçirme kabiliyeti ve polisin ve diğer
düşman ajanların sızmasına karşı direnç. Kaydedeğer güçlerine
ve örgütsel tutarlılıklarına rağmen hiçbir zaman kendileri için
bir şeyler yapmayı düşünmediler - hücreleri proje temelli olmaktan
çok mücadele yönelimliydi ve S.M.G. içindeki iktidar seçkinleri
Bilgi Alışverişinin kurulmasına ve işlemesine şiddetle karşı koydular.
Peki bugün anarşist harekette kitlesel üyeliği amaçlayan iki büyük
gruba ne demeli: Bir Özyönetim Toplumu için Liberter İşçiler ve
Anarkos Sendikalist Federasyon?
   Liberter İşçiler sadece platformları
çerçevesinde örgütlendiklerini söylüyorlar. Üyelik için tek kriter
statükoya yönelik eleştirilerinin kabulü. Yani "... yapmalılar"
politik yaklaşımına tam bağlılık. Burada en kayda değer nokta
Liberter İşçilerin seçimlere yönelik eylemleri. Parlamentonun
ve seçimlerin hakiki bir katılımcı demokrasinin pratiğiyle ilgisiz
olduğu şeklindeki anarşist kritiği kabul ettiler. Ama platformlarını
sergilemek için bir fırsat olarak ve çekimser oyları, oy pusulalarının
yanlış doldurulmasını ya da oy verme reddini kuramsal olarak anarşizme
verilmiş oylar kabul etmek gibi tuhaf bir anlayışla kendi popülerliklerini
ya da "etkililiklerini" ölçmenin bir aracı olarak seçimlerin
cazibesinden kendilerini kurtaramıyorlar. Bu nedenle seçim zamanında
kampanyalara girişerek tam bir siyasi parti gibi hareket ediyorlar.
Aslında oy kullanamamak kendi başına bir kayıtsızlıktır. Anarşizme
bağlılığımızı gösteren seçim zamanında oy vermek ve kampanya yapmak
yerine inşa ettiğimiz pozitif projelerdir. Ama politikanın ana
akımının bakış açısından bu görünmez, sayılmaz ve başarısızlık
gibi hissedilir. İronik bir şekilde, seçime karşı kampanya anti-kitle
perspektifinden oldukça verimsiz iken, parti zihniyetinin bakış
açısından anarşist politikanın somut hale geldiği ve geçerli kılınabildiği
tek zamandır. Bu nedenle, alternatif sağlık imkânları yaratmak
ya da heyecanlı oyun alanları oluşturmak yerine, Liberter İşçiler
konudışı kabul ettiklerini ileri sürdükleri seçim saçmalığına
çok fazla enerji harcarlar.
   A.S.F.ye gelince, anarşist ve
sendikalist olduğunu ileri sürmekle birlikte, pratikte birçok
açıdan parti tarzının bir aynasıdır. En önemlisi, bir genel üyelik
örgütlenmesi olarak üyelerine (üyelik kartlarıyla birlikte) federasyonun
tüm etkinlikleri için sorumluluk ve itibar talep edebilme dolaylı
hissini satmaktadır. Üyeler yıllık ücretlerini öderler ve "ben
Rebel Worker'ı çıkaran, tramvay depoları ve hafif metro kampanyasında
aktif olan, A-House projesinin yürütülmesinde önemli bir rol oynayan
vb. vb. bir örgütlenmenin bir parçasıyım" diyebilirler.
Ama bu üyelerin birçoğu bu konulara ilişkin fiilen hiçbir şey
yapmaz. Aynı bir siyasi partide olduğu gibi, eylemci bir azınlık
her şubenin hangi projeleri ve kampanyaları yapacağına karar verir
ve sonra üyeleri ve dışarıdan sempatizanları bu projeleri yürütme
konusunda motive etmeye çalışır. Birçok üye şube toplantılarına
nadiren katılır, kendileri için eylem konusundaki kendi önceliklerini
ortaya koymaktan kaçınır ve son tahlilde aidatlarını ödemeye devam
ederek ya da üyeliklerinin sona ermesine izin vererek aktivistlerin
politika reçetelerine ilişkin olarak oy kullanırlar.
   Anti-kitle bakış açısından pasif
kart taşıyıcı üyelik, uzaklaşmak istediğimiz statükonun bir yüzüdür.
Ama A.S.F.yi kuranlar bize sık sık büyük üye sayısının kendi başına
arzu edilen bir amaç olduğunu söylediler.
Anti-kitle yaklaşımının önerdiği gibi tek tek projelerin özerk
kolektiflere ayrılması aktivistlerin ana akım kültürden öğrendiğimiz
her şeyi denetleme "ihtiyacına" kendilerini kaptırmalarını
önleyecektir. Her şey bir tarafa, ben bir kitapçı kolektifinde
bulunuyorsam, bir dergi kolektifini ya da sığınak kolektifini
denetlemeye ihtiyacım yoktur, onların da kitapçıyı denetlemeleri
gerekmez. Ancak bu projelerin hepsi bir partinin veya federasyonun
himayesi altında yürütülürse, tüm üyeler birden bire "kendi"
dergilerinin, "kendi" kitapçılarının ve "kendi"
sığınaklarının işleyişinde bir söze sahip olma ihtiyacını edinirler.
   4. Anti-Kitle yaklaşımını
yayma konusundaki problemler
Anti-kitle düşüncesi 1970'lerin ilk yarısından beri ortalıktadır,
ama bununla birlikte bilinçli bir şekilde bu modeli benimseyen
grupların sayısı son derece azdır. Bunun nedenini düşünürken,
söz konusu güçlükleri küçümsememeliyiz. Bu güçlüklerin en belirgin
olan bazılarını sunarak bu makaleyi bitireceğim.
İlk olarak, bu yaklaşım statükonunkilerden farklı olmakla kalmayıp,
zaman zaman fiilen onlarla çelişen yeni başarı ölçütlerinin benimsenmesini
gerektirmektedir. Örneğin bir kolektif üye sayısının fazlalığına
göre az ya da çok başarılı değildir. Aslında küçük kalmayı ve
istikrarlı bir insanlar derlemesi olarak birarada durmayı amaçlar.
Öte yandan başarının gerçek ölçüsü üyelerinin kendine güven, özsaygı
ve birbirleriyle kooperatif ve hiyerarşik olmayan bir şekilde
birlikte çalışma becerileri kazanabilecekleri bir alan ve süreçler
temin edip etmediğidir; bunlar "normal" düzgün toplumun
göz ardı ettiği ya da etkin bir şekilde engellediği yönlerdir.
   Ayrıca anti-kitle kolektif çeşitliliği
giderek artan görevleri üstlenmeyi amaçlamaz (yani kapitalist
ekonomik anlamda "büyüme yönelimli" değildir), daha
çok seçilen görevi daha iyi ve anarşist ilkelerle giderek daha
uyumlu bir biçimde yapmayı amaçlar.
   İkinci olarak, anti-kitle yapıların
geliştirilmesi kolektifin iç işleyişine çok enerji ve dikkat harcanmasını
gerektirir ve bu durumda dışarı çıkıp hareket içinde ya da genel
olarak toplumda yaklaşımın propagandasını yapmak için ekstra enerji
bulmak çoğunlukla güçtür.
   Ayrıca, anti-kitle kolektifin
pratikleri toplumdaki ana görüşün pratiklerinden o kadar farklı
olabilir ki, bunları etkili bir şekilde iletmek güç olur. Dikkatli
ve onayını göstermeye istekli olan birine bir anti-kitle kolektifin
işleyişini açıklamak için uzun bir süre harcadığım birkaç deneyim
yaşadım ve sonra bu kişiler öyle bir soru sordular ya da öyle
bir yorumda bulundular ki söylediklerimin bir kelimesini bile
anlamadıkları ortaya çıktı.
   Öte yandan, dışarıdakilerle sohbet
bir anti-kitle pratiği oluşturmaya çalışanlar için dikkat dağıtıcıdır.
Anti-kitle broşüründe belirtildiği gibi, mevcut olduklarında diğer
anti-kitle kolektiflerle konuşmak ya da başkaları olmadığında
kendi kolektifini korumak daha doyurucudur. Kanımca, umut, insanlar
diğer yaklaşımların başarısız olduğu koşullar altında bir anti-kitle
projesinin hayatta kaldığını gördüklerinde bu pratiğin örnek yoluyla
yaygınlaşmasına dayanmaktadır. Ve çok uzun bir süre almasına rağmen
bunun hazırlıksız bir gösteri (happening) olarak algılandığı görülüyor.
   Üçüncü olarak anti-kitle kolektifin
mevcut kültürel akıntıya karşı yüzme derecesi inanılmaz ölçüde
yorucu olabilir. İlk olarak, üyenin koyduğundan daha fazlasını
vaat etmez - sürekli olarak bize kelepir mallar satmaya çalışan
ve az çaba veya harcama karşılığında büyük kazançlar vaat eden
tüketici gösterisinin tersine. Melanie'nin şarkısının sözleriyle,
beş sent koyduğumuzda bir dolarlık bir şarkı bekliyoruz. Kapitalizmin,
patriyarkanın, kilisenin ve devletin toplumda ve hatta bizim kendi
bilincimizde derinlere kök salmış muazzam yapılar olduğunu kolayca
unutuyoruz. Bununla mücadele etmek büyük çaba gerektirir ve bu
çabanın uzun bir süre sürdürülmesi gerekecektir. Ancak hakim kültür
bize bir şey ağır çalışma gerektiriyor ya da uzun süre alıyorsa
umutlanmamamız gerektiğini ve kendimizi oyalamak için daha kolay
ve daha çabuk memnuniyet verici bir şey bulmamızın daha iyi olduğunu
söyler.
   Son olarak, statükonun hakimiyetinin
sadece mevcut kurumların değişmezliğinden değil, aynı zamanda
düşünme süreçlerimizi biçimlendirme ve hayal gücümüzü sınırlandırma
biçiminden kaynaklandığını unutmamalıyız. Bir anti-kitle kültür
geliştirmek, sıfırdan başlayarak ilerledikçe hemen hemen herşeyi
icat etmek anlamına gelir. Konsensüse dayalı karar alma, güç paylaşımı,
çatışma çözümü, güven oluşturma,..., her şey. Ve bu mevcut kültüre
çok yabancı olan bir şekilde eleştirilerde ve olumlamalarda bulunma
ve eleştiri ve olumlamaları kabul etme kapasitesini ve kapitalist
sosyalizasyon ve eğitim süreçlerinin çok erken bir yaştan itibaren
insanların çoğunda bastırdığı bir kavramsal analiz ve teori geliştirme
kapasitesini gerektirir. Dolayısıyla, kültürü yeniden icat etmemiz
yetmez, aynı zamanda kendimizi de yeniden icat etmek zorundayız.
Sonuçta muhakkak ki bu devrimin can alıcı öğesidir, ama ne kadar
güç ve ürkütücü olduğunu küçümsemememiz gerekir.
   Kaynak: Bu makale Mart 1990'da
Melbourne'de yapılan Anarşist Örgütlenme üzerine bir konferansta
sunulmuştur.
Richard
C. Fields Çeviri
: Atrakya