artık
herkes kendisinin Don Kişot'u
Modernleşme,
insanı o en büyük günahtan ya da günaha girme korkusundan kurtardı.
İster dinsel bir anlam yükleyin bu günah işine ister dünyevi, modernleşmenin
tarif ettiği birey seçme’kten ve bu seçim sırasında alternatifleri
yalnızca kendi kaynaklarından hareketle oluşturmasına dayalı bütünüyle
kişisel bir sorumluluk ve günahtan kurtuldu. Dine, ritüele, geleneğe,
doğaya, kişisel olana ait ne varsa yani kısaca büyülü ve sihirli
olana dair ne varsa yerini yasaya bırakarak ve karşılığında insanlara
teknoloji, modern kentler, iş güvencesi, boş zaman, güvenli seks,
tek kadın, tek adam, vaktinde uyuyup uyanan çocuklar, yıllık izinler,
kişisel ofisler ya da makine karşısında birlikte üretimin bir parçası
olmak, eğitim, sağlık, ne gerekiyorsa onun güvencesi ve mutlaka
siz pek bir şey yapmasanız da nasılsa gelecek olan ortalama bir
gelecek sunularak, büyüsünden sıyrılmış, salt akla dayalı bir dünya
tasavvuru yaratıldı. Yasa, karşısında, içeriği, doğası ve boyutu
ne olursa olsun bir kollektif’e değil tekil bir şeye ihtiyaç duyardı.
İşte o, kendisine, insanın asla onsuz yapamayacağı ama modernizmle
birlikte vazgeçmek durumunda kaldığı yeni büyü’ler yüklenerek icat
edilen kibirli, mahrem, yalnız, haklarla donatılmış, eşit, özgür
"birey" o zamanlar icat oldu. Yani insanın birey halleri
öyle efsunlu nitelikler taşır ki, modernizmle birlikte tarihin çöplüğüne
terkedilen tüm eski, dolayısıyla geri var olma biçimleri, ortalığı
saran müthiş Aydınlanmanın şavkıyla görülemez olur. Birey olmanın
ışığı yakar gözlerinizi. Öyle bir özgürlüktür ki bu, tümüyle kamusal
sözbirliklerine dayalı öyle bir "yasal ağlarla ördük tüm dünyayı
her yandan" durumudur ki, insanlar bu birey olma ve hayatın
karşısında yapayalnız olma durumundan öylesine bunalabilmişlerdir
ki, Fromm’un değişiyle öyle bir "özgürlük korkusu" na
kapılmışlardır ki, kurtar bizi Hitler haykırışlarıyla, modernizmin
en büyük iddiası modern kentlerin, acayip modern kamusal alanlarını,
hiç de birey’lere yakışmayacak ilkel ritüellerdekine benzer en insanlık
halleriyle, isteri çığlıklarıyla doldurmuşlardır.
Bunlar benim laflarım değil, modernliği anlamaya
çalışan ve şimdi de modernlik sonrası hatta belki post’u nun da
sonrası "küreselleşme"yi anlamaya ve anlatmaya çalışanların
sözleri, en azından fikirler onların. ½imdi düşünüyorum da benim
Bakkal Metin ve Mete kardeşler ne kadar modern’leştiler ve şimdi
de ne kadar küreselleşiyorlar.. O modernliğin müthiş mit’i mahremiyet
onlar için ne ifade eder ve şimdi de küreselleşmeyle sanki yeni
bir şey oluyormuş gibi çığlık çığlığa haykırdığımız "gözetleniyoruzzz
fena halde!!! " feryatları bir fısıltı bile yaratır mı onların
hayatlarında. Bir büyük kentin, hem de belki de modernleşmeden önce
de bu vatan toprakları, oldukça "modern" olan bir büyük
kentin, büyük bir mahallesinde bir bakkal dükkanı işleten bu kardeşler
için ne anlama geliyor bütün bunlar... İnsanların numaralanması,
alışveriş merkezleri, kentsel kamusal –karşılaşma- mekanlarının
yok oluşu, psikolojik testler (yani, işe alınırken çocukluğunuz
elinizden alınıveriyor ya kaş göz arasında), küresel ekonomik anlaşmalar,
periferik ülkelerin giderek yoksullaşması ve tabii teknoloji hele
de internet teknolojisi, boşlukta salınan sözcükler –ki biri onları
da gözetleyebilir-, ulus devletler çağının kapanması (yerine açılan
çağ ne? Ben hala ulus devleti fena halde hissediyorum da), yerel’in
güçlenmesi, genetik teknoloji, daha neler neler... yazmaktan sıkılıyorum
doğrusu.
Birileri, bir yerlerde birey olun eyy insanlar
dedi, şimdi de hikaye bütün bunlar, bir bok olamazsınız ben izin
vermezsem, eğlenin işte orada burada, küre benim elimde siz de içindeki
milli piyango topları gibisiniz mi diyor? Sel aldı mahremiyet’lerinizi,
kürenin içini suyla doldurdum, amiplere dönüştünüz...
Bu ne tür bir belirlenimcilik anlayışıdır, belirleyemiyorum
ben. Ya da onlar beni ve Metin’i ve Mete’yi belirleyemediler, nasıl
oldu da kürenin dışında kaldık biz? Metin, bana babasının saçlarını
uzattığı için ona kızdığını, ibneler gibi dolanmaması gerektiğini,
elaleme onu rezil ettiğini söylüyor, konuş hocam onla, seni dinler
diyor ve Mete’yle –o evli, barklı bir aile babası- bir türlü konuşamadığından,
aslında bu dünyada pek de kimseyle konuşamadığından yakınıyor ve
küreden ve sel’den nasibini almamış – ya da öyle sanan- mahallemizin
köşesindeki internet kafe’de çettirirken ne zaman mesleğini söylese
kızların kaçtığından yakınıyor. Ben ona, çettirmenin sağlıksız bir
şey olmadığını söylüyorum –o, hep sağlıkla ilgili şeyleri benim
en iyi bileceğimi sanıyor da. Senin kurduğun dünya gerçektir diyorum,
gerisi yalan... yalan dünya diyorum, her şey bomboş, yolcu sarhoş,
hancı sarhoş. Gözetlenebilme ihtimali umrunda mı Metin’in. Orada
bilmediği, görmediği, mekansız, uzaysız ama sözcüklü bir kadın ona
"seni seviyorum ben.." diyor, Metin’in o anda bedenini
sarıveren o sıcaklığın Ortaçağ şatolarında yaşanan aşkların diyelim
ki kahramanları, Simone’yle Bernard’ınkinden ne farkı var? ½imdi
Massaçuset’te yaşayan –Massaçuset olması şart, var mı böyle güzel
şehir ismi?- David’e bakalım. Modernleşmenin, hatta küreselleşmenin
mucidi anavatanında yalnızlıktan geberiyor. Tüm dünyanın yoksul
halklarının, münbit coğrafyalarının ona sunduğu refah dolu, yasalı,
mahremiyetli, insan haklı, en yurttaş hayatını yaşıyor. Köpek gibi
çalışıp, hafta sonu deli gibi alışveriş edip, deliler gibi içip,
kuralları ihlal etmediği sürece, yasalarla başını derde sokmadığı
sürece, birey o. Evliyse haftasonları seks yapıyor, bahçeli, köpekli
evinin, uysal çocuklarının tadını çıkarıyor. Gözetleniyor, kaydediliyor,
biliniyor, birey o. Batı’da işlenen suçlara bakın, bebek bakıcıları
salçalayıp çocukları fırına veriyor; tecavüz edilmiş cesetlerle
örülmüş duvarlar yıllar sonra bulunuyor; dakikada bilmem kaç kadına
metro istasyonlarında, nehir kenarlarında, işlek caddelerde tecavüz
ediliyor ya da birisi bir virüs icadediyor ve çökertiyor kürenin
sistemlerini (makinasının başında nasıl bir hazla kurulduğunu hayal
edebiliyorum); bu topraklarda bir yandan kadınlar hala, köy meydanında
bir yabancıyla konuştuğu için, aile meclislerinde yargılanıp idam
ediliyor, delikanlılar aşktan sadece bıçak kullanıyorlar hala sevdiklerine,
kendileri içinse jilet...
Bir yandan da başka coğrafyalarda maymunlar dükkanları
işgal ediyor, inekler modernleşmenin kentlerinin meydanlarında kuruluyor,
Iraklı, şuralı buralı göçmenlerin yüzyıl önce Norveç’ten Amerika’ya
gemilerle geçmeye çalışan insanlardan ne farkları var, özellikle
yakalandıkları anda o gemilerden inerlerken, çoluk çocuk, perişan..
Evet onlar sarışındı, bunlar kara ve Metin için "İlbeyyy, Zorbeyyy,
canımm arkadaşlarım benimm.. Nayırrr .." diyerek yerde yatan
arkadaşlarının cesetleri başında sızlayan Cüneyt Arkın, hala hayatı
en iyi tarif ediyor.
Bütün bunların anlamı ne? Yok öyle küreselleşme
falan demiyorum, bakalım işimize biz de demiyorum. Dediğim şu: İnsan,
sadece birileri oralarda ileri teknolojik oldu ya da dünyada bazı
ülkelerin sahip olduğu bazı şeylerde bazı değişiklikler var ve bu
durum da bütün dünya düzenini ve bu düzene ilişkin gelecek projelerini
değiştirdi diye ne birdenbire "birey" olmuştu, ne de şimdi
kürenin döne döne yarattığı sele kapılıp gidecektir. Bence insanı
belirleyen, başta diğer türlerle paylaştığı ya da paylaşmadığı özellikleriyle
doğası, birey olsa da olmasa da onu hep derinden ilgilendiren diğer’i,
bu dünyanın neresinde hangi coğrafyalarda bulunuyor olduğu gibi
pek çok şey var. Mahremiyet ihtiyacı, protestan ahlağın asla uğramadığı
topluluklarda da vardı, çocuklar belli bir yaşa gelmeden cinsel
ritüelleri izleyemezlerdi; şimdi web’te çocukları pornografiden
koruyan -sözde- teknolojinin işlevini o zaman sazlar ve kargılardan
yapılmış doğal engeller görüyordu.
İnsan, daha doğrusu bu çok yönlü ve genellikle
adı başkalarında saklı olan ve birdenbire söyleniveren her çağda,
belirlenmişliğine müdahale edebilen insan, kendi büyüsünü, kendi
alanını, kendi düş dünyasını kurdu; bu gününü doğru anladı kendince
ve gelecek düşlerini yitirmedi.
Gelecek yok! Eğer bu günü nasıl anlayacağımı bile
bir başkası belirliyorsa ve bu günümün her anını nasıl yaşayacağımı...
Kürenin ya da üçgenin içinde olmak neyi değiştirir ki, selin sizi
alıp götürmesine engel olamıyorsanız...