gündelik
yaşamdaki Marx
Karl
Marx hep bir düşünce ve söz deryası olarak değerlendirilir. Ancak
her durumda olduğu gibi burada da can sıkıcı bir soru ile karşı
karşıyayız: Ya gerçek hayattan ne haber? Kişinin kendi iradesi
altındaki ömrü boyunca yaptığı tercihler ile kendi düşüncelerini
sunuş tarzı arasında ne tür bir ilişki vardır?
Marx’ın kendi ailesi ve dostları karşısındaki
davranışları, çağdaş politika ve hayatta kalma mücadelesi ile
olan yakın ilişkileri, yaşamının pratik niteliği ve aldığı kararlar;
tüm bunlara şöyle bir bakmaya değer. Marx’ın formüle ettiği temel
düşünceleri reddettiğim halde, o düşünceleri çürütmek üzere bir
karakter suikasti gerçekleştirme niyetinde değilim; ben yalnızca,
dehşet verici bir dünya ile sağladığımız uzlaşmaların ve ona verdiğimiz
ödünlerin, düşüncelerimizi dile getirmenin çok ötesinde, özgürleşme
çabamızın gerçek alanı olduğunu hem kendime hem de başkalarına
hatırlatmak istiyorum. Asıl eşitliğimizi, hep birlikte yaşadığımız
karabasanın adice seyri içinde, bir anlık önemsiz soyutlamalarda
görürüz. Özel ve kamusal yaşamı arasındaki ilişkiyi bir giriş
noktası olarak kabul edip “günlük” Marx hakkında yapacağımız kısa
bir araştırma bu söylediklerimizi destekleyebilir.
1843 yılına gelindiğinde, Marx henüz Büyük Düşünür
olmadan önce, bir koca ve baba olmuştu. Babalığı boyunca, altı
çocuğundan üçünün ağırlıklı olarak yoksulluktan ölmesine tanık
olacaktı. Guido 1850’de, Francesca 1852’de ve Edgar 1885’te, yalnızca
yoksulluktan değil, bir o kadar da Marx’ın burjuva bir görünüm
sergileme arzusundan dolayı ölmüştü. David McLellan’ın genel bir
kabul gören Marx: Yaşamı ve Düşüncesi adlı biyografisinde, bu
durum tekrar tekrar vurgulanmaktadır.
Ardı arkası kesilmeyen bu ailevi sıkıntılara
rağmen, Marx 1845 yılından itibaren öldüğü yıl olan 1881’e kadar
Helene Demuth’u hizmetçi olarak çalıştırmış ve 1857 yılından itibaren
Demuth’a bir hizmetçi daha eklenmişti. Hiçbir kuşkuya yer olmaksızın
bilindiği üzere, Marx’ın gayri meşru oğlu Frederick’i 1851 yılında
doğuran, hizmetçisi Helene Demuth’tan başkası değildi. Marx’ı
bu skandaldan ve Louis Freyberger’a göre ise “çetin bir aile içi
sorundan” kurtarmak üzere, Engels çocuğun babalığını kabul etmişti.
Marx ailesi 1840’lı yılların sonundan itibaren
Londra’da yaşamaya başlamış ve Jenny Marx’ın fiziksel ve duygusal
yapısını kısa süre içinde tahrip eden uzun bir sıkıntı dönemine
göğüs germek zorunda kalmıştı. 1850’lerde ölen üç çocuğun yanı
sıra, Bayan Marx olmaktan kaynaklanan çeşit çeşit baskının ağırlığı
altında kalışı, Jenny’nin hızla bozulan sağlığının başlıca nedeniydi.
Temmuz 1858 yılında Marx durumun vahametini Engels’e şöyle itiraf
ediyordu; “Karımın sinirleri tümüyle harap olmuş durumda...”
Gerçekten de Jenny yedinci kez hamile kalarak
1856 yılında ölü bir bebek doğurduğunda ruhsal açıdan yoğun bir
tahribata uğramıştı. Jenny aynı yılın sonlarına doğru, Politik
Ekonominin Eleştirisi’nin kopyalanmasını tamamladığı sıralarda,
maddi felâketlerden kaynaklanan “sıkıntıdan”, Noel şenlikleri
için hiç paraları olmamasından yakınıyordu. Birkaç mirasa rağmen,
Engels’e yollanan dilenci mektupları hiçbir zaman kesintiye uğramamıştı;
nihayet 1860 yılına gelindiğinde, Jenny’nin bir zamanlar oldukça
güzel olan o dış görünümünden geriye kır saçlar, çürümüş dişler
ve aşırı şişmanlık kalmıştı. Yine aynı yıl içinde, oldukça uzun
ve gereksiz bir çalışma olan Herr Vogt adlı yerginin kopyasını
çıkarmaya başladıktan sonra yakalandığı çiçek hastalığı Jenny’yi
hem sağırlaştırmış hem de çopurlaştırmıştı.
Bir yandan Marx’a sekreterlik yapan bir yandan
da, dışarıya karşı sergilenecek ailevi görünümün önceliğinden
kaynaklanan borçların ve alacaklıların yoğun gerginliği altında
kalan Jenny’ nin yaşamı büyük güçlüklerle geçiyordu. Marx 1862
yılında Engels’e şöyle yazıyordu: “Karım, hiç olmazsa görüntümüzü
kurtarmak için, esasen yere çivilenmemiş her şeyi rehincilere
götürmek zorunda kaldı.” Marx’ın günlerini Britanya Müzesi’nde
geçirerek alacaklıları atlattığı 1860’lı yılların ortasında ise,
üç kızdan büyüğünün özel dersleri ya da bir “bayanlar okulunda”ki
öğrenimi için harcanan paralar söz konusuydu. Marx 1866 yılında,
müstakbel damadı Paul LaFargue’ye yolladığı bir mektupta “karısının
yaşamının bir enkaz haline geldiğini” itiraf ediyordu.
Sinir krizleri ve kronik göğüs hastalıklarıyla
cebelleşen Jenny, hiçbir zaman bitmeyen aile borcundan dolayı
bir türlü rahata eremiyordu. Jenny’nin bulduğu kısmi çözümlerden
biri, miktarını Marx’tan saklamayı tercih ettiği birikmiş borçlarını
halledebilmek için, haftalık harçlığının küçük bir kısmını elinde
tutmaktı. Temmuz 1869 yılında bu tutumlu çabayı öğrenen Büyük
Adam patlamış ve Engels’e şöyle yazmıştı; “Bunu neden yaptın diye
sorduğumda, bana, tüm borcumuzu açıklamaktan korktuğunu söyledi.
Anlayacağın, kadınların her zaman denetim altında tutulması gerekiyor!”
Hazır söz Engels’ten açılmışken, “aile adamı”
olan Marx’tan, çağdaş politika ile yakın ilişkiler içinde olan
Marx’ın kronolojik ve adil bir değerlendirmesine geçebiliriz.
Şunu da belirtmek gerekir ki, Marx’ın en yakın arkadaşı, meslektaşı
ve velinimeti olan Engels, adı oldukça kötüye çıkmış bir “zampara”
olmakla kalmayıp, aynı zamanda 1838 yılından itibaren Engels and
Erman firmasının temsilciliğini yapmaktaydı; yani Engels 1850’
li ve 1860’lı yıllar boyunca Manchester’da tam mesaili bir kapitalistti.
İşte bu yüzden, 1844 yılında yayımladığı İngiltere’de İşçi Sınıfının
Durumu adlı eseri, pratik bir işadamının, yani tam da kendisinin
açıkça dile getirdiği korkunç sıkıntılardan sorumlu olan sınıfa
mensup bir adamın deneyimlerinin meyvesiydi.
Marx ve Engels, Genç Hegelcilerle kesin bir
kopuşa giden ve tarihin ilerleyişini materyalist bir yaklaşımla
ele alan olgunlaşmış düşünceleri içeren Alman İdeolojisi’nin yazımını
1846 yılında tamamlamışlardı. Bu büyük kitaba, artık tipik özelliklerini
kazanmış olan politika alanındaki pratik etkinlikler eşlik ediyordu.
Marx kendi Komünist Haberleşme Komitesi ve onun propaganda çalışmaları
hakkında (yine 1846’da) şunu belirtiyordu: “Şu anda hiçbir şekilde
komünizme ulaşmaktan söz edilemez; önce burjuvazi dümene geçmelidir.”
Aynı yılın Haziran ayında ise, kendi destekçilerine, “cizvitçe”
hareket etmeleri ve burjuvazinin hegemonyası için çalışmaktan
ötürü “hiçbir şekilde vicdan azabına” kapılmamaları doğrultusunda
talimatlar vermişti.
Kapitalist gelişmenin, “yeterince gelişmemiş”
proletaryanın pek çok kuşağının feda edilmesini gerektiren kaçınılmaz
yasaları, sermayeyi nihai bolluğa ulaştıracaktı –işçileri ise
köleleşmenin zirvesine. Böylece 1847 yılında, kendisinin de davet
edildiği Brüksel’deki profesyonel ekonomistler konferansının ardından,
Marx serbest ticaretin işçi sınıfı üzerindeki feci etkisine açıkça
dikkat çekiyor ve bunu olumlu bir gelişme olarak kabul ediyordu.
Kısa süre sonra bir gazeteye yazdığı makalede, sefalet ve ölüm
saçarak ilerleyen sömürgeciliği aynı şekilde bir bütün olarak
olumlu buluyordu; tıpkı kapitalizmin gelişmesi gibi kaçınılmaz
ve ilerici olan ve nihai devrimin lehine işleyen bir gelişme olarak
gördüğü gibi.
1847 yılında Londra’da Komünist Birlik kurulmuş
ve aynı yılın daha sonraki döneminde yapılan ikinci Kongre’de,
Marx ve Engels’e Birlik’in manifestosunu yazma görevi verilmişti.
Giriş bölümlerinde çınlayan birkaç anti-kapitalist cümleye rağmen,
manifestodaki somut talepler sonuç olarak aşamacı, işbirlikçi
ve yoğun biçimde devletçidir (örneğin miras vergisi, kademelendirilmiş
gelir vergisi, kredi ve iletişimin merkezileştirilmesi). 18. yüzyılın
ortalarından beri sürdürülen ve Luddistler ile doruğa çıkan kesintisiz
mücadeleyi göz ardı eden, bir yıldan daha az bir süre içinde Avrupa’yı
sarsacak olan ayaklanmalara hazırlıksız yakalanan Komünist Manifesto,
“yeterince gelişmemiş” bir proletaryadan başka bir şey görmüyor.
Bu politik belge Marx’ın efsanevi taktiklerinden
birine, yani hem kapitalizmin hem de proletaryanın eş zamanlı
olarak yükselişi düşüncesine kaynaklık eder. Sermayenin gelişimi
açıkça insanın sefaletinin, çöküşünün ve acımasızlığının birikimi
olarak tasvir edilmektedir; ne var ki bizzat bu süreç boyunca,
çok daha “merkezileşmiş, birleşmiş, disipline olmuş ve örgütlenmiş”
bir proletarya da ortaya çıkacaktır.
Sakın, fiziksel ve kültürel bir baskının koyu
karanlığından, çok daha robotlaşmış, güçsüzleşmiş ve kişiliksizleşmiş
bir proletarya ortaya çıkıyor olmasın? Gerçekten de ayaklanmalar
tarihi ile on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların militanlığı, eylemci
çoğunluğun, en çok sürüleşmiş ve yoksullaşmış kesimlerden değil,
en az disipline olmuş ve kaybedecek bir şeyi olan kesimlerden
geldiğini göstermektedir.
Marx, Manifesto ve tamamen reformist olan “Almanya’daki
Komünist Partinin Talepleri” ile birlikte 1848 yılında Almanya’ya
gitmişti. Yine Marx ve Engels tarafından yazılan “Talepler”, sosyalist
değil, burjuva bir devrimin bileşenleriydi ve Mart’ta patlak veren
devrime karşı açıkça savaşmış olan pek çok unsura çağrıda bulunuyordu.
Marx’ın bir yıl önce Brüksel’ deki radikal olmayan Demokratik
Birliğin başkan yardımcısı konumunda oluşu ve bir ön koşul olarak
burjuvazinin yükselişine verdiği destek dikkate alındığında, 1848
yılındaki devrimci olaylar ve Komünist Birlik’in önemli bir kesimi
ile çabucak bir çatışma içine girmesini anlamak zor değil. Marx
Köln’de, Frankfurt Parlamentosu için aday çıkaran bir Demokratik
Birliğin kurulmasına yardım etmiş ve Komünist Birlik’in devrimcileri
desteklemek üzere yapılacak herhangi bir silahlı müdahaleye destek
vermesini şiddetle reddetmişti. İşçileri “yalıtılmış” bir halde
görmek istemediği gibi oportünist bir gerekçeye başvuran Marx,
Birlik’in bir yetkilisi olarak kendi “sağduyulu gücünü” kullanıp,
fazlasıyla radikal olduğu ve burjuva unsurlara verdiği desteğin
önünde bir engel olarak gördüğü için, Mayıs ayında Birlik’i feshedecek
kadar ileri gitmişti.
Birlik’i bir kenara attıktan sonra, Marx 1848
yılında Almanya’daki etkinliklerini Demokratik Birliği desteklemek
ve Neue Rheinische Zeitung’ daki diktatoryal editörlüğü üzerinde
yoğunlaştırmıştı. Marx bu her iki konumunda da, çalışan insanları
feodalizmin kalıntıları karşısında tüm diğer “demokratik güçler”
ile aynı yere koyan bir “birleşik cephe” politikası benimsemişti.
Elbette bu düzenleme işçilere ne özerklik ne de hareket serbestisi
sağlayacaktı; ve işçilerde herhangi bir devrimci potansiyel görmemek
anlamına geliyordu. Marx NRZ’ nin editörü olarak, proletarya başkaldırısının
yenilgiye uğramasının ardından başa gelen geçici hükümetin başkanı
ve işadamı olan Camphausen’a tavsiyelerde bulunmuştu. İnsanı daha
da hayretler içinde bırakan da şu ki, Marx, Paris proletaryasının
Haziran 1848 yılındaki başkaldırısını kınayan Demokratik Birliğin
gazetesine her şeye rağmen destek vermişti. Marx bir politikacı
ve editör olarak, işçi sınıfının özgün durumu ve çıkarları hakkında
radikal bir tutum sergilemeyi ısrarla reddettiği gerekçesiyle,
giderek daha çok eleştiriye maruz kalıyordu.
1848 yılının sonbaharına gelindiğinde, Almanya’daki
işçi ayaklanmalarının yeniden başlamasıyla birlikte, Marx’ın kamusal
etkinlikleri de daha eylemci ve daha-işçi yanlısı bir renk kazanmaya
başlamıştı. Ne var ki, Aralık ayında bu karışıklıklar azalmaya
başlamış ve bu değişken yılın Almanya’da çarpıcı devrimci sonuçlar
yaratmadan sona ermekte olduğu anlaşılmıştı. İşte şimdi, ancak
ve ancak şimdi, Marx gazetesinden, işçi sınıfının devrim için
burjuvaziye değil, kendi özgücüne dayanması gerektiğini ilan ediyordu.
Ne var ki, bu iş için vakit oldukça geç olduğundan, diye kehanette
bulunuyordu Marx, devrimin kaynağını yabancı ve dışsal bir şoktan;
yani canlanmış Fransız proletaryasının ayaklanmasının ardından
Fransa ile İngiltere arasında patlak verecek bir savaştan alması
gerekiyordu. Böylece Marx, nasıl ki 1848 yılı başlarında devrimi
Prusya ile Rusya arasındaki bir savaşa endekslemişse, 1849 yılında
da aynı şekilde bir Fransız-İngiliz savaşından toplumsal devrim
bekliyordu. Üstelik bu ne ilk ne de sondu, zira Marx bundan sonra
da pek çok kez, ulusal savaşların mezbahalarında devrim kıvılcımları
aramaya devam edecekti; kuşaklar boyu kendisini bir fabrika kölesi
ve top barutu olarak feda etmek zorunda kalmaksızın kendi iradesiyle
hareket edebilen –ve de edebilmiş olan– bir işçi öznesi, Marx’a
bir türlü inandırıcı gelmez. 1848’de devrimin başlangıcına tanık
olan bazı radikaller, Marx’ın determinist muhafazakârlığı karşısında
dehşete düşmüşlerdi. Örneğin Louis Gottschalk, işçi sınıfını burjuvazi
ile feodal yönetim arasında bir seçim yapmaya zorladığı için Marx’a
saldırıyordu; “Neden devrim değil?” diye soruyordu Gottschalk.
Marx Şubat (1849) seçimlerinde burjuva adayları desteklemesine
rağmen, Nisan ayına gelindiğinde (feshettiği) Komünist Birlik,
Marx olmaksızın daha da güçlenmiş ve Marx’ı ılımlı Demokratik
Birliği terk etmeye zorlamıştı. Dresden’de bir hafta süren sokak
savaşına, Ruhr’da başkaldırılara ve Baden’de yaygın ayaklanmalara
tanık olan Mayıs ayı ile birlikte, hem olaylar hem de Alman radikal
topluluklarının bu olaylar karşısındaki tepkileri Marx’ı bir hayli
geride bırakmıştı. Bu yüzden Marx böylesi bir Mayıs ayında, gazetenin
1848-1849 dönemi boyunca devrimci bir tutum sergilediğini belirten
küstah –ve tümüyle absürd– bir başyazıyla NRZ’nin yayınına son
vermişti.
Avrupa kıtasında iki yıl boyunca süren başkaldırı
olaylarının sona ermesi üzerine, Marx 1850 yılında Londra’ daki
diğer Alman mültecilere katılmıştı. Yukarıda da belirtildiği üzere,
solun baskısı altında kalan Marx, şimdi de bağımsız olarak örgütlenmiş
(ve fazlasıyla merkezileşmiş) bir Alman proletaryası ile bu proletaryanın
ele geçirerek sahipleneceği oldukça merkezileşmiş bir devletin
savunucusu olarak ortaya çıkıyordu. Radikal olmaktan başka her
şeye benzeyen Almanya’daki etkinliklerine rağmen, Marx’ın Komünist
Birlik’e yeniden katılmasına izin verilmiş ve Marx, Birlik’in
hakimiyetini yeniden ele geçirmişti. Çoğu zaman “ajitatörler”
ve “suikastçiler” olarak damgaladığı pek çok Alman radikali cilalayan
Marx, Londra’da Çartistler ve seçim reformu ile sendikacılığa
bel bağlamış olan diğer unsurlar arasında destek bulmuştu. Marx’ın
bu tutumu ona Londra’da bulunanların çoğunluğunu kazandırmış ve
hem Komünist Manifesto’daki minimalizminden hem de Almanya’daki
devrimci pratiğe uzak kalışından ötürü Birlik içinde kendisini
“gerici” olarak değerlendirenler karşısında zafer kazanmasını
sağlamıştı.
Ancak Marx 1850’li yılların başından itibaren
zamanının çoğunu Britanya Müzesi’ndeki çalışmalarına harcıyordu;
böylece kendi güvenilmez ailesinin patırtılı ortamından uzakta,
dünya devriminin seyri üzerine düşünebilecekti. Bu dönemden itibaren,
çiçeği burnunda militanlığının göreceli radikalliğini çabucak
başından savmış ve herhangi bir devrim umudunun değil, genel bir
refahın yaklaşmakta olduğunu öngörmüştü. Ekonomik krizin proletarya
ayaklanması ile çakışması, dünyamızın gerçek tarihi için olsa
olsa bir alay konusu olabilir. Luddistler’den tutun da Komün’e,
1968 Fransası’ndan tutun da yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan
pek çok mücadeleye dek, başkaldırı kendi kendisinin efendisi olmuştur;
işsizlik ve enflasyon biçimindeki büyük dalgalanmalar, beklenenin
aksine, toplumsal devrimi ateşlemekten ziyade, çoğu zaman sınıf
mücadelelerinin daha düşük ve hayatta kalmaktan ibaret bir düzeye
indirgenmesine hizmet etmiştir. Örneğin 1930’lu yıllardaki Büyük
Bunalım, kapitalizmin yıkımı şöyle dursun, ancak Alman Nasyonal
Sosyalizmi ve onun kuzeni olan Amerikan Yeni Düzen’inde cisimleşen
zayıf bir vizyon sağlayabilmiştir. (1930’lu yılların parlak ışığı
olan İspanya Devrimi’nin, Sanayileşmiş ulusları etkileyen Bunalımla
hiçbir ilgisi yoktu.) Marx’ın –ekonomik krizler başta olmak üzere–
dışsal etkilere gösterdiği yoğun ilgi, onun hem pratik hem de
teorik yaklaşımını temsil ediyordu; Marx’ın bu tutumu, onun insanların
önemli bir çoğunluğunun potansiyel özerkliğine, hayal gücüne ve
kudretine en ufak bir ilgi duymadığını göstermektedir.
Marx’ın yaşadığı dönemin fiili toplumsal mücadelelerine
mesafeli kalmış olmasının, sürdürdüğü gerçek burjuva yaşamla yakından
bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Marx’ın geçimini sağlama tarzı
söz konusu olduğunda, onun somut etkinlikleri ile devrimci bir
teorisyen olarak kazandığı saygınlık arasındaki uçurum insanı
şaşkınlık içinde bırakmaktadır. New York Daily Tribune gazetesinin
editörüne göre, Marx 1852 yılından 1860’lara kadar söz konusu
gazetenin “en çok değer verilen” ve de “en yüksek ücret ödenen”
köşe yazarlarından biriydi. Gerçekten de Marx’ın tamı tamına yüz
altmış beş adet makalesi, devrimcilikle alâkası olmayan bu günlük
metropolitan gazetesinde başyazı olarak kullanılmıştı; Marx’ın
1855’te gazete yönetiminden, bundan sonraki makalelerinin isimsiz
olarak yayımlanmasını talep etmiş olmasının nedenini anlamak zor
olmasa gerek. Ancak Marx bir yandan burjuva bir gazetenin başyazarı
olarak görünmek istemezken, diğer yandan da bundan çok daha fazlasını,
yani -aile yaşamında da gördüğümüz gibi- bir beyefendi olarak
görünmeyi istiyordu. Londra’ daki reformist Das Volk gazetesinin
matbaa borcunu, “bir skandalı önlemek” için 1859’da ödemek zorunda
kalmıştı. 1862 yılında ise Engels’e ticarete atılma arzusunda
olduğunu söylüyordu: “Bütün teoriler gridir sevgili dostum ve
yalnızca ticaret yeşildir. Ne yazık ki bunu çok geç anladım.”
Teklifleri reddetmesine rağmen, Marx 1865 ve 1867 yıllarında,
kendisine götürülmüş olmaları bile oldukça düşündürücü olan iki
davet almıştı; bir aracıyla Bismarck’tan gelen birinci teklifte,
“büyük dehasını Alman halkının hizmetine sunmaya” davet ediliyordu,
ikincisinde ise, Prusya Hükümeti’nin resmi gazetesi için ekonomi
makaleleri yazması öneriliyordu. Marx 1866 yılında Amerikan fonlarında
yaptığı spekülasyonlardan dört yüz sterlin kazandığını iddia ediyordu;
keza, Borsa’da hisse senetleriyle nasıl oynanacağı hakkında Engels’e
yaptığı tavsiye de hâlâ akıllardadır. 1874 yılında ise Marx’ı,
yeni bir aletin patent hakkını ele geçirip büyük paralar kazanmak
üzere, diğer iki ortakla mahkemede dalaşırken görüyoruz.
Marx’ın sahip olduğu egemen sınıf kişiliğini
yansıtan bu çarpıcı olaylara, kendi Viktoryen otoritesi altında
yetişmiş üç kızı karşısında takındığı tavırları da eklemek gerekir.
1866 yılında Paul LaFargue’nün geleceğinin ekonomik açıdan güvence
altına alınması hususu üzerinde ısrar eden Marx, LaFargue’yü “çalışkan”
olmamakla suçluyor ve yaklaşık olarak yirmi bir yaşında olan Laura’ya
ilgi duyan LaFargue’ye son derece bilgiç terimlerle nutuk çekiyordu.
LaFargue’ye henüz Laura ile nişanlı olmadığını ve eğer nişanlanacaklarsa,
bunun “uzun vadeli bir ilişki” anlamına geleceğini hatırlatan
Marx, oldukça puriten ayıplamalarla sözlerine devam ediyordu:
“Bana göre, gerçek aşk, vakitsiz bir samimiyetin dizginsiz tutku
ve gösterişlerinde değil, sevgilinin kendisine hakim oluşunda,
ölçülü ilgisinde, hatta hayranlık duyulan kişiye yönelik çekingenlikte
ifadesini bulur.” 1868 yılında, o sıralar yirmi iki yaşında olan
kızı Jenny’nin işe girmesine karşı çıkan Marx, daha sonra da,
kızı Elanor’ un, Paris’teki son barikatı tek eliyle savunmuş olan
Komünar Lissagaray ile görüşmesini yasaklamıştı.
Politikaya yeniden dönecek olursak, Marx’ın
1850’li yıllarda heyecanla beklediği ekonomik kriz 1857 yılında
gerçekleşmiş ve herhangi bir devrimci etkinliğe yol açmadan geçip
gitmişti. Ancak Polonya Ayaklanması’nın başladığı 1863 yılına
gelindiğinde Uluslararası İşçi Birliği’nin oluşumuna zemin sağlayan
yaygın bir huzursuzluk söz konusuydu. Kapital üzerine yaptığı
çalışmaları bir yana bırakan Marx, Eylül 1864 yılında Londra’da
kurulduğu günden itibaren Enternasyonal içinde en etkin kişilerden
biri haline geldi. Tüm Londra Sendikaları Konseyi’nin başkanı
olan Odger, Mason’s Sendikasının Sekreteri olan Cremer kuruluş
toplantısı için çağrıda bulunmuşlar ve diğer iki İngiliz sendika
yöneticisi olan Wheeler ile Dell resmi olarak uluslararası bir
örgütlenme önermişlerdi. Marx (kısa bir süre sonra Genel Konsey
olarak adlandırılacak olan) yürütme komitesine seçilmiş ve komitenin
ilk toplantısı Odger’ın Enternasyonalin başkanlığına, Cremer’in
ise sekreterliğine seçilmesiyle sonuçlanmıştı. Böylece, daha başından
beri Marx’ın Enternasyonal içindeki müttefikleri sendika bürokratları
iken, onun siyasal yaklaşımı da radikal amaçlara izin vermeyen
ve “sadece konuşmadan ibaret” olan tümüyle reformist bir yaklaşımdı.
Genel Konsey’in ilk kararlarından biri, “işçi sınıfının o samimi
evlâdı olan” ABD başkanı Abraham Lincoln’a Marx’ın en sıcak ve
kardeşçe selamlarını iletmek olmuştur.
Marx’ın ilk dönemlerdeki diğer etkinliklerinden
biri de, Enternasyonal’in bir parçası olarak, insanın sefaletine
adanmış bir Reform Birliği’nin kuruluşuydu. Engels’e bu başarıda
“ikimizin imzası var” diyerek böbürlenen Marx, geriye kalan tek
Çartist örgütlenme olan Ulusal Reform Birliği üyelik için başvuruda
bulunduğunda da yine aynı ölçüde heyecanlanmıştı. Ne var ki, Ulusal
Reform Birliği’nin üyelik başvurusunda bulunması, bir süre sonra
Enternasyonal’in Manchester muhabiri olarak çalışmayı bile reddeden
ve hâlâ tam mesaili bir kapitalist olan sadık Engels için bile
biraz fazla olmuştu. Marx Londra’daki sendikaların üyeliğini teşvik
ederek İngiliz aşamacılığının tüm kalıntılarını bağrına bastığı
bu dönemde Alman sosyalisti Ferdinand Lasalle’a yolladığı bir
mektupta ünlü sözlerinden birini yazmıştı; “proletarya ya devrimcidir
ya da hiçbir şeydir.”
Lasalle ve onun Alman İşçilerinin Genel Birliği
(ADAV) devlet hakkında ciddi yanılgılar taşıyordu; Lasalle’a göre,
Bismarck Prusya Şansölyesi olarak gerçek sosyalist politikalar
uygulama kapasitesine sahipti. Buna rağmen Marx, örgütü Enternasyonal’e
bağlama umuduyla 1866 yılında ADAV’ın başkanlığı için aday olmayı
kabul etmişti. Tam da aynı dönemde (Engels’in kuzenine) şöyle
yazıyordu: “ADAV ile olan ilişkimiz yalnızca başlangıçta, buradaki
muhaliflerimiz karşısında faydalı olacaktır. Yanlış bir zemin
üzerinde duran bu Birliğin tüm kurumları daha sonra ortadan kaldırılmalıdır.”
Marx’ın kendi otoritesini sağlamlaştırmak ve
güvence altına almak için Enternasyonal içinde giriştiği manipülasyonlar
üzerine ve toplantıların tarihleri, yerleri ve uzunlukları hakkında
çevirdiği entrikalar üzerine ciltlerce kitap yazılabilir ve zaten
yazılmıştır da. ADAV örneğine aynı türden pek çok örnek daha eklenebilir;
mesela kendisinin hiçbir şekilde radikal olmayan fraksiyonunu
Enternasyonal içinde tutabilmek için, Lefort adlı zengin bir burjuvayı
kazanması gibi. 1867 yılına gelindiğinde, Marx’ın sabırlı manevralarının
ürün verecek hale geldiği anlaşılıyordu; Engels’e şöyle yazmıştı;
“bu güçlü makine artık bizim (yani senin ve benim) elimizde.”
Yine 1867 yılında Marx en gözde nosyonlarından
biriyle boy göstermişti; bu nosyona göre, Prusya ile Rusya arasındaki
bir savaş hem kaçınılmaz hem de ilerici olacaktı. Böyle bir savaş
Alman proletaryasının despotik Doğu barbarlığına karşı harekete
geçmesi anlamına gelecek ve böylece Avrupa devrimi için geliştirici
bir etki yaratacaktı. Ardı arkası gelmeyen bu “savaş oyunlarını”
bir marifet sayan böyle bir kişilik, öncelikle devletin menkul
varlıkları olarak cepheye sürülen kurbanları, kendi iradeleri
doğrultusunda hereket eden proleter özneler ile aynı kefeye koymaktadır;
bu tam da, Marx’ın bir Enternasyonal bürokratı olarak, işçilerin
yerine sendika yetkililerini geçirmek üzere uyguladığı stratejinin
bir uzantısıydı. Marx, devrimcilerin gerçek görevinin, birbirleriyle
rekabet halinde olan milliyetçiler arasındaki anlamsız oyunlarla
hiçbir alâkası olmadığını savunan herkesle, bu arada kendi müstakbel
damadı LaFargue ile de, doğal olarak alay ediyordu. Ve Enternasyonal’in
Brüksel Kongresi’ndeki Belçika delegasyonu 1868 yılında savaş
karşısında genel grev önerisi ortaya attığında, Marx bu düşünceyi,
işçi sınıfının “yeterince gelişmemiş” statüsünden kaynaklanan
bir “aptallık” olarak göz ardı etmişti.
Proudhon ile Bakunin taraftarlarının zayıflıkları
ve çelişkileri burada konu dışıdır; ancak, Proudhoncuların yaklaşmakta
olan çöküşünden ve Bakunin’in etkisinin henüz emekleme aşamasında
olmasından dolayı 1869 yılını Marx’ın etkisinin doruk noktası
olarak kabul edebiliriz. 1870 yılı ve Napolyon’un kötü planladığı
Fransa-Prusya Savaşı ile birlikte, Marx’ın gündeminde bir kez
daha hükümetlerin “ilerici” ve “ilerici olmayan” askeri zulmü
ile karşılaşıyoruz. Marx’ tan Engels’e: “Fransızların bir köteğe
ihtiyacı var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırsa, o zaman işçi sınıfının
merkezileşmesi... Almanların dünya arenasında Fransızlar karşısında
üstünlük sağlaması, aynı zamanda bizim teorimizin Proudhon ve
onun gibilerin teorileri karşısında üstünlük kazanması anlamına
gelecektir.”
Marx 1870 yılında, Enternasyonal’in Genel Konseyi
tarafından da onaylanan bir konuşmasında, yukarıdaki yaklaşımına
bir uyarı eklemişti: “Eğer Alman işçi sınıfı mevcut savaşın tamamen
‘savunmaya dayalı’ karakterini kaybedip yozlaşarak Fransız halkına
yönelik bir savaşa dönüşmesine izin verirse, zafer de yenilgi
de aynı ölçüde korkunç olacaktır.” Yani anlayacağınız, Fransız
halkının kasaplığını yapmakta hiçbir sakınca yok –ama belli bir
yere kadar. İnsanı dehşete düşüren böylesi iğrenç hesapların zirvesinde,
Belçikalılar ve başkaları, proleterlerin her halükârda kendi başlarına
birer faktör olabileceklerini düşündükleri gerekçesiyle, şiddetle
kınanmışlardı. Peki Prusya ordusundan başka bir şey olmayan “Alman
işçi sınıfı”, Prusya yönetici sınıfının emirlerini ne ölçüde yerine
getireceğine nasıl karar verecekti? Üstelik eğer bunu yapabiliyorsa,
Alman işçi sınıfına, bu yönetici sınıf emirlerini tümüyle reddetme
“talimatı vermek” daha doğru olmaz mıydı?
Marx’ın devrimci içerikten tamamen yoksun olan
bu tür açıklamaları, burjuva basın tarafından doğal olarak memnuniyet
ve ilgiyle karşılanıyordu. Öyle ki, bilge ve ılımlı açıklamalarından
ötürü Enternasyonal’e iletilen bir kutlama mesajının sahibi, İngiliz
özel mülkiyet düşüncesinin aziz patronu John Stuart Mill’den başkası
değildi.
III. Napolyon’un başlattığı savaş 1870 yazının sonunda Prusya’nın
zaferi ile sona erdiğinde, tahmin edebileceğimiz gibi, Marx Almanya’nın
onaylanmış “savunmacı” duruşunu terk ederek, Alsace-Lorraine bölgelerinin
ilhakını talep eden bir saldırgan haline geldiğini iddia ediyordu.
Fransa’nın yenilgisi Louis Napolyon ve onun İkinci İmparatorluğu’nun
yıkılmasına yol açmış ve ardından geçici bir Cumhuriyetçi hükümet
kurulmuştu. Marx Enternasyonal’in önünde o sırada iki görev bulunduğuna
karar vermişti; yeni Cumhuriyetçi rejimin İngiltere tarafından
tanınmasını güvence altına almak ve Fransız işçilerinin her türlü
devrimci başkaldırı girişimlerini önlemek.
Marx’ın siyasal yaklaşımına göre, “Prusya ordularının
neredeyse Paris kapılarına dayandığı mevcut kriz içinde, yeni
hükümete zarar verebilecek herhangi bir girişim oldukça tehlikeli
bir aptallık olacaktır.” Bu köhne ve anti-devrimci strateji kamuoyunda
bir hayli yaygınlaştırılmıştı –ta ki kısa süre içinde Komün tarafından
şiddetli ve “bilimsel olmayan” biçimde bir alay konusu haline
getirilinceye kadar.
Marx’ın Parislilerin başkaldırısına olumlu bakmadığı
iyi bilinmektedir; Marx’ın Komün’ün geleceği hakkında kötümser
olmaktan başka Komün için hiçbir şey yapmadığını söylemek aşırı
cömertlik olur. Bu başarılı ayaklanmanın başlangıcının üzerinden
günler geçmesine rağmen, Marx başkaldırının gözüpekliğini bir
türlü içine sindirememiş ve “başarı şansı yoktu” türünden zırvalıklarla
kendisini tatmin etmeye çalışmıştı. Komün olgusunu eninde sonunda
kabul etmesine (ve böylece, proletaryanın mevcut devlet mekanizmasını
kullanması hakkındaki reformist düşüncelerini yeniden gözden geçirmek
zorunda kalmasına) rağmen, Marx’ın Komün’e herhangi bir sempati
duymadığını şuradan rahatlıkla anlıyoruz; Komün’ ün iki aylık
ömrü boyunca, Enternasyonal Genel Konseyi Komün hakkında tek bir
laf bile etmemişti.
Bir mücadele bittikten sonra, o mücadele hakkındaki
analizlerin ya da dile getirilen övgülerin, artık hiçbir tehlikenin
söz konusu olmadığı güvenli bir ortamda yapıldığı çoğu zaman gözden
kaçar. Marx’ın Fransa’da İç Savaş adlı eserinde Komün’ün zaferi
hakkında yaptığı ustaca polemikler aslında bir ölüm ilanıdır;
tıpkı 1848’deki devrimci Paris esnasında desteklemediği olaylar
ile arasına güvenli bir mesafe girdikten sonra Fransa’da Sınıf
Savaşları’nda yaptığı gibi.
Proletaryanın başarısı hakkındaki çok kısa bir
iyimserlik döneminden sonra –yine Avrupa’daki 1848-49 ayaklanmaları
karşısındaki tutumu gibi– Marx her zamanki renklerine geri dönüyordu.
Örneğin Enternasyonal’in 1871 yılında İtalya, Rusya ve İspanya’daki
dağınık ayaklanmalara destek vermesini engellemişti; bunların
ağırlıklı olarak anarşizmin etkisi altındaki ülkeler olduklarını
da unutmayalım. Bir yıl sonra Bakuninciler gibi daha radikal unsurların
denetimine geçmesini kabul etmektense, Marx fraksiyonu tarafından
tasfiye edilen Enternasyonal’in son toplantısı Eylül ayında gerçekleşti.
1871 sonbaharındaki Londra Konferansı esnasında, Marx’ın burjuva
aşamacılığı şu sözlerle iyice su yüzüne çıkmıştı; “İşçileri parlamentoya
sokmak hükümet karşısında zafer kazanmakla eşdeğerdir, ama doğru
adamı seçmeliyiz.”
Marx, Enternasyonal’in yok oluşu ile kendisinin
öldüğü yıl olan 1881 arasındaki dönemde, daha önceki yıllardan
fazlaca farkı olmayan bir tarzda yaşadı. Tıpkı 1848-49 ayaklanmalarından
sonra sürgüne giden Alman radikalleri 1850’de göklere çıkardığı
gibi, Marx bir yandan Komün mültecilerini ölçüsüzce cilalarken,
diğer yandan da sosyalist-olmayan zengin Rus aristokrat Maksim
Kovalevski, hali vakti yerinde Dr. Kugelmann, işadamı Max Oppenheim,
zengin bir sosyal demokrat olan H.M. Hyndman ve elbette artık
emekli bir kapitalist olan Engels gibi adamlarla arkadaşlık ediyordu.
Bu tür bir arkadaş çevresini tercih eden Marx’ın,
ömrü boyunca göremediği gibi, işçilerde radikal bir kapasite görememesi
hiç de şaşırtıcı değildir. 1874 yılında şöyle yazıyordu; “Avrupa’nın
genel durumu, genel bir Avrupa savaşına doğru ilerleme yönündedir.
Avrupa işçi sınıfının kayda değer bir dışsal etkililiğinden söz
edebilmemiz için, önce bu savaşı yaşamamız gerekiyor.” Her zamanki
gibi dışsal faktörlere –ve elbette “tarihin değişmez yasalarına”–
bel bağlayan Marx, 1914 yılındaki savaşı destekleyen Marksist
partilerin de katkısıyla Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca
yaşamın yitip gitmesinde bizzat pay sahibidir.
Gerçek sınıf mücadelesinin olanaklarını görmeyi,
kapitalizme yöneltilen fiili karşı çıkışı anlamayı ömrü boyunca
reddeden Marx, etkin ve somut biçimde, kuşakların feda edilmesini
gerektiren kapitalist gelişmenin bütünlüğü ve ilerlemesi için
çalışmıştır. Marx’ın gerçek yaşamı üzerine yapılan bu değerlendirmelerin
böyle bir yaşam ile Marx’ın genel düşünceleri arasındaki tutarlılığa
işaret ettiğini düşünüyorum. Bu keşfi Marx’ın “ayırt edici teorik”
yanına taşımak bu makalenin konusu değildir; yine de, yukarıdaki
değerlendirmeler “gövdesinden-ayrılmış” Marx’a dolaylı da olsa
ışık tutacaktır.
* John Zerzan,
Elements of Refusal,
C.A.L. Press, Columbia 1999.
John
Zerzan çev. Cemal Atila