ana sayfa    
 

 

gündelik yaşamdaki Marx

   Karl Marx hep bir düşünce ve söz deryası olarak değerlendirilir. Ancak her durumda olduğu gibi burada da can sıkıcı bir soru ile karşı karşıyayız: Ya gerçek hayattan ne haber? Kişinin kendi iradesi altındaki ömrü boyunca yaptığı tercihler ile kendi düşüncelerini sunuş tarzı arasında ne tür bir ilişki vardır?
   Marx’ın kendi ailesi ve dostları karşısındaki davranışları, çağdaş politika ve hayatta kalma mücadelesi ile olan yakın ilişkileri, yaşamının pratik niteliği ve aldığı kararlar; tüm bunlara şöyle bir bakmaya değer. Marx’ın formüle ettiği temel düşünceleri reddettiğim halde, o düşünceleri çürütmek üzere bir karakter suikasti gerçekleştirme niyetinde değilim; ben yalnızca, dehşet verici bir dünya ile sağladığımız uzlaşmaların ve ona verdiğimiz ödünlerin, düşüncelerimizi dile getirmenin çok ötesinde, özgürleşme çabamızın gerçek alanı olduğunu hem kendime hem de başkalarına hatırlatmak istiyorum. Asıl eşitliğimizi, hep birlikte yaşadığımız karabasanın adice seyri içinde, bir anlık önemsiz soyutlamalarda görürüz. Özel ve kamusal yaşamı arasındaki ilişkiyi bir giriş noktası olarak kabul edip “günlük” Marx hakkında yapacağımız kısa bir araştırma bu söylediklerimizi destekleyebilir.
   1843 yılına gelindiğinde, Marx henüz Büyük Düşünür olmadan önce, bir koca ve baba olmuştu. Babalığı boyunca, altı çocuğundan üçünün ağırlıklı olarak yoksulluktan ölmesine tanık olacaktı. Guido 1850’de, Francesca 1852’de ve Edgar 1885’te, yalnızca yoksulluktan değil, bir o kadar da Marx’ın burjuva bir görünüm sergileme arzusundan dolayı ölmüştü. David McLellan’ın genel bir kabul gören Marx: Yaşamı ve Düşüncesi adlı biyografisinde, bu durum tekrar tekrar vurgulanmaktadır.
   Ardı arkası kesilmeyen bu ailevi sıkıntılara rağmen, Marx 1845 yılından itibaren öldüğü yıl olan 1881’e kadar Helene Demuth’u hizmetçi olarak çalıştırmış ve 1857 yılından itibaren Demuth’a bir hizmetçi daha eklenmişti. Hiçbir kuşkuya yer olmaksızın bilindiği üzere, Marx’ın gayri meşru oğlu Frederick’i 1851 yılında doğuran, hizmetçisi Helene Demuth’tan başkası değildi. Marx’ı bu skandaldan ve Louis Freyberger’a göre ise “çetin bir aile içi sorundan” kurtarmak üzere, Engels çocuğun babalığını kabul etmişti.
   Marx ailesi 1840’lı yılların sonundan itibaren Londra’da yaşamaya başlamış ve Jenny Marx’ın fiziksel ve duygusal yapısını kısa süre içinde tahrip eden uzun bir sıkıntı dönemine göğüs germek zorunda kalmıştı. 1850’lerde ölen üç çocuğun yanı sıra, Bayan Marx olmaktan kaynaklanan çeşit çeşit baskının ağırlığı altında kalışı, Jenny’nin hızla bozulan sağlığının başlıca nedeniydi. Temmuz 1858 yılında Marx durumun vahametini Engels’e şöyle itiraf ediyordu; “Karımın sinirleri tümüyle harap olmuş durumda...”
   Gerçekten de Jenny yedinci kez hamile kalarak 1856 yılında ölü bir bebek doğurduğunda ruhsal açıdan yoğun bir tahribata uğramıştı. Jenny aynı yılın sonlarına doğru, Politik Ekonominin Eleştirisi’nin kopyalanmasını tamamladığı sıralarda, maddi felâketlerden kaynaklanan “sıkıntıdan”, Noel şenlikleri için hiç paraları olmamasından yakınıyordu. Birkaç mirasa rağmen, Engels’e yollanan dilenci mektupları hiçbir zaman kesintiye uğramamıştı; nihayet 1860 yılına gelindiğinde, Jenny’nin bir zamanlar oldukça güzel olan o dış görünümünden geriye kır saçlar, çürümüş dişler ve aşırı şişmanlık kalmıştı. Yine aynı yıl içinde, oldukça uzun ve gereksiz bir çalışma olan Herr Vogt adlı yerginin kopyasını çıkarmaya başladıktan sonra yakalandığı çiçek hastalığı Jenny’yi hem sağırlaştırmış hem de çopurlaştırmıştı.
   Bir yandan Marx’a sekreterlik yapan bir yandan da, dışarıya karşı sergilenecek ailevi görünümün önceliğinden kaynaklanan borçların ve alacaklıların yoğun gerginliği altında kalan Jenny’ nin yaşamı büyük güçlüklerle geçiyordu. Marx 1862 yılında Engels’e şöyle yazıyordu: “Karım, hiç olmazsa görüntümüzü kurtarmak için, esasen yere çivilenmemiş her şeyi rehincilere götürmek zorunda kaldı.” Marx’ın günlerini Britanya Müzesi’nde geçirerek alacaklıları atlattığı 1860’lı yılların ortasında ise, üç kızdan büyüğünün özel dersleri ya da bir “bayanlar okulunda”ki öğrenimi için harcanan paralar söz konusuydu. Marx 1866 yılında, müstakbel damadı Paul LaFargue’ye yolladığı bir mektupta “karısının yaşamının bir enkaz haline geldiğini” itiraf ediyordu.
   Sinir krizleri ve kronik göğüs hastalıklarıyla cebelleşen Jenny, hiçbir zaman bitmeyen aile borcundan dolayı bir türlü rahata eremiyordu. Jenny’nin bulduğu kısmi çözümlerden biri, miktarını Marx’tan saklamayı tercih ettiği birikmiş borçlarını halledebilmek için, haftalık harçlığının küçük bir kısmını elinde tutmaktı. Temmuz 1869 yılında bu tutumlu çabayı öğrenen Büyük Adam patlamış ve Engels’e şöyle yazmıştı; “Bunu neden yaptın diye sorduğumda, bana, tüm borcumuzu açıklamaktan korktuğunu söyledi. Anlayacağın, kadınların her zaman denetim altında tutulması gerekiyor!”
   Hazır söz Engels’ten açılmışken, “aile adamı” olan Marx’tan, çağdaş politika ile yakın ilişkiler içinde olan Marx’ın kronolojik ve adil bir değerlendirmesine geçebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, Marx’ın en yakın arkadaşı, meslektaşı ve velinimeti olan Engels, adı oldukça kötüye çıkmış bir “zampara” olmakla kalmayıp, aynı zamanda 1838 yılından itibaren Engels and Erman firmasının temsilciliğini yapmaktaydı; yani Engels 1850’ li ve 1860’lı yıllar boyunca Manchester’da tam mesaili bir kapitalistti. İşte bu yüzden, 1844 yılında yayımladığı İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı eseri, pratik bir işadamının, yani tam da kendisinin açıkça dile getirdiği korkunç sıkıntılardan sorumlu olan sınıfa mensup bir adamın deneyimlerinin meyvesiydi.
   Marx ve Engels, Genç Hegelcilerle kesin bir kopuşa giden ve tarihin ilerleyişini materyalist bir yaklaşımla ele alan olgunlaşmış düşünceleri içeren Alman İdeolojisi’nin yazımını 1846 yılında tamamlamışlardı. Bu büyük kitaba, artık tipik özelliklerini kazanmış olan politika alanındaki pratik etkinlikler eşlik ediyordu. Marx kendi Komünist Haberleşme Komitesi ve onun propaganda çalışmaları hakkında (yine 1846’da) şunu belirtiyordu: “Şu anda hiçbir şekilde komünizme ulaşmaktan söz edilemez; önce burjuvazi dümene geçmelidir.” Aynı yılın Haziran ayında ise, kendi destekçilerine, “cizvitçe” hareket etmeleri ve burjuvazinin hegemonyası için çalışmaktan ötürü “hiçbir şekilde vicdan azabına” kapılmamaları doğrultusunda talimatlar vermişti.
   Kapitalist gelişmenin, “yeterince gelişmemiş” proletaryanın pek çok kuşağının feda edilmesini gerektiren kaçınılmaz yasaları, sermayeyi nihai bolluğa ulaştıracaktı –işçileri ise köleleşmenin zirvesine. Böylece 1847 yılında, kendisinin de davet edildiği Brüksel’deki profesyonel ekonomistler konferansının ardından, Marx serbest ticaretin işçi sınıfı üzerindeki feci etkisine açıkça dikkat çekiyor ve bunu olumlu bir gelişme olarak kabul ediyordu. Kısa süre sonra bir gazeteye yazdığı makalede, sefalet ve ölüm saçarak ilerleyen sömürgeciliği aynı şekilde bir bütün olarak olumlu buluyordu; tıpkı kapitalizmin gelişmesi gibi kaçınılmaz ve ilerici olan ve nihai devrimin lehine işleyen bir gelişme olarak gördüğü gibi.
   1847 yılında Londra’da Komünist Birlik kurulmuş ve aynı yılın daha sonraki döneminde yapılan ikinci Kongre’de, Marx ve Engels’e Birlik’in manifestosunu yazma görevi verilmişti. Giriş bölümlerinde çınlayan birkaç anti-kapitalist cümleye rağmen, manifestodaki somut talepler sonuç olarak aşamacı, işbirlikçi ve yoğun biçimde devletçidir (örneğin miras vergisi, kademelendirilmiş gelir vergisi, kredi ve iletişimin merkezileştirilmesi). 18. yüzyılın ortalarından beri sürdürülen ve Luddistler ile doruğa çıkan kesintisiz mücadeleyi göz ardı eden, bir yıldan daha az bir süre içinde Avrupa’yı sarsacak olan ayaklanmalara hazırlıksız yakalanan Komünist Manifesto, “yeterince gelişmemiş” bir proletaryadan başka bir şey görmüyor.
   Bu politik belge Marx’ın efsanevi taktiklerinden birine, yani hem kapitalizmin hem de proletaryanın eş zamanlı olarak yükselişi düşüncesine kaynaklık eder. Sermayenin gelişimi açıkça insanın sefaletinin, çöküşünün ve acımasızlığının birikimi olarak tasvir edilmektedir; ne var ki bizzat bu süreç boyunca, çok daha “merkezileşmiş, birleşmiş, disipline olmuş ve örgütlenmiş” bir proletarya da ortaya çıkacaktır.
   Sakın, fiziksel ve kültürel bir baskının koyu karanlığından, çok daha robotlaşmış, güçsüzleşmiş ve kişiliksizleşmiş bir proletarya ortaya çıkıyor olmasın? Gerçekten de ayaklanmalar tarihi ile on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların militanlığı, eylemci çoğunluğun, en çok sürüleşmiş ve yoksullaşmış kesimlerden değil, en az disipline olmuş ve kaybedecek bir şeyi olan kesimlerden geldiğini göstermektedir.
   Marx, Manifesto ve tamamen reformist olan “Almanya’daki Komünist Partinin Talepleri” ile birlikte 1848 yılında Almanya’ya gitmişti. Yine Marx ve Engels tarafından yazılan “Talepler”, sosyalist değil, burjuva bir devrimin bileşenleriydi ve Mart’ta patlak veren devrime karşı açıkça savaşmış olan pek çok unsura çağrıda bulunuyordu. Marx’ın bir yıl önce Brüksel’ deki radikal olmayan Demokratik Birliğin başkan yardımcısı konumunda oluşu ve bir ön koşul olarak burjuvazinin yükselişine verdiği destek dikkate alındığında, 1848 yılındaki devrimci olaylar ve Komünist Birlik’in önemli bir kesimi ile çabucak bir çatışma içine girmesini anlamak zor değil. Marx Köln’de, Frankfurt Parlamentosu için aday çıkaran bir Demokratik Birliğin kurulmasına yardım etmiş ve Komünist Birlik’in devrimcileri desteklemek üzere yapılacak herhangi bir silahlı müdahaleye destek vermesini şiddetle reddetmişti. İşçileri “yalıtılmış” bir halde görmek istemediği gibi oportünist bir gerekçeye başvuran Marx, Birlik’in bir yetkilisi olarak kendi “sağduyulu gücünü” kullanıp, fazlasıyla radikal olduğu ve burjuva unsurlara verdiği desteğin önünde bir engel olarak gördüğü için, Mayıs ayında Birlik’i feshedecek kadar ileri gitmişti.
   Birlik’i bir kenara attıktan sonra, Marx 1848 yılında Almanya’daki etkinliklerini Demokratik Birliği desteklemek ve Neue Rheinische Zeitung’ daki diktatoryal editörlüğü üzerinde yoğunlaştırmıştı. Marx bu her iki konumunda da, çalışan insanları feodalizmin kalıntıları karşısında tüm diğer “demokratik güçler” ile aynı yere koyan bir “birleşik cephe” politikası benimsemişti. Elbette bu düzenleme işçilere ne özerklik ne de hareket serbestisi sağlayacaktı; ve işçilerde herhangi bir devrimci potansiyel görmemek anlamına geliyordu. Marx NRZ’ nin editörü olarak, proletarya başkaldırısının yenilgiye uğramasının ardından başa gelen geçici hükümetin başkanı ve işadamı olan Camphausen’a tavsiyelerde bulunmuştu. İnsanı daha da hayretler içinde bırakan da şu ki, Marx, Paris proletaryasının Haziran 1848 yılındaki başkaldırısını kınayan Demokratik Birliğin gazetesine her şeye rağmen destek vermişti. Marx bir politikacı ve editör olarak, işçi sınıfının özgün durumu ve çıkarları hakkında radikal bir tutum sergilemeyi ısrarla reddettiği gerekçesiyle, giderek daha çok eleştiriye maruz kalıyordu.
   1848 yılının sonbaharına gelindiğinde, Almanya’daki işçi ayaklanmalarının yeniden başlamasıyla birlikte, Marx’ın kamusal etkinlikleri de daha eylemci ve daha-işçi yanlısı bir renk kazanmaya başlamıştı. Ne var ki, Aralık ayında bu karışıklıklar azalmaya başlamış ve bu değişken yılın Almanya’da çarpıcı devrimci sonuçlar yaratmadan sona ermekte olduğu anlaşılmıştı. İşte şimdi, ancak ve ancak şimdi, Marx gazetesinden, işçi sınıfının devrim için burjuvaziye değil, kendi özgücüne dayanması gerektiğini ilan ediyordu. Ne var ki, bu iş için vakit oldukça geç olduğundan, diye kehanette bulunuyordu Marx, devrimin kaynağını yabancı ve dışsal bir şoktan; yani canlanmış Fransız proletaryasının ayaklanmasının ardından Fransa ile İngiltere arasında patlak verecek bir savaştan alması gerekiyordu. Böylece Marx, nasıl ki 1848 yılı başlarında devrimi Prusya ile Rusya arasındaki bir savaşa endekslemişse, 1849 yılında da aynı şekilde bir Fransız-İngiliz savaşından toplumsal devrim bekliyordu. Üstelik bu ne ilk ne de sondu, zira Marx bundan sonra da pek çok kez, ulusal savaşların mezbahalarında devrim kıvılcımları aramaya devam edecekti; kuşaklar boyu kendisini bir fabrika kölesi ve top barutu olarak feda etmek zorunda kalmaksızın kendi iradesiyle hareket edebilen –ve de edebilmiş olan– bir işçi öznesi, Marx’a bir türlü inandırıcı gelmez. 1848’de devrimin başlangıcına tanık olan bazı radikaller, Marx’ın determinist muhafazakârlığı karşısında dehşete düşmüşlerdi. Örneğin Louis Gottschalk, işçi sınıfını burjuvazi ile feodal yönetim arasında bir seçim yapmaya zorladığı için Marx’a saldırıyordu; “Neden devrim değil?” diye soruyordu Gottschalk. Marx Şubat (1849) seçimlerinde burjuva adayları desteklemesine rağmen, Nisan ayına gelindiğinde (feshettiği) Komünist Birlik, Marx olmaksızın daha da güçlenmiş ve Marx’ı ılımlı Demokratik Birliği terk etmeye zorlamıştı. Dresden’de bir hafta süren sokak savaşına, Ruhr’da başkaldırılara ve Baden’de yaygın ayaklanmalara tanık olan Mayıs ayı ile birlikte, hem olaylar hem de Alman radikal topluluklarının bu olaylar karşısındaki tepkileri Marx’ı bir hayli geride bırakmıştı. Bu yüzden Marx böylesi bir Mayıs ayında, gazetenin 1848-1849 dönemi boyunca devrimci bir tutum sergilediğini belirten küstah –ve tümüyle absürd– bir başyazıyla NRZ’nin yayınına son vermişti.
   Avrupa kıtasında iki yıl boyunca süren başkaldırı olaylarının sona ermesi üzerine, Marx 1850 yılında Londra’ daki diğer Alman mültecilere katılmıştı. Yukarıda da belirtildiği üzere, solun baskısı altında kalan Marx, şimdi de bağımsız olarak örgütlenmiş (ve fazlasıyla merkezileşmiş) bir Alman proletaryası ile bu proletaryanın ele geçirerek sahipleneceği oldukça merkezileşmiş bir devletin savunucusu olarak ortaya çıkıyordu. Radikal olmaktan başka her şeye benzeyen Almanya’daki etkinliklerine rağmen, Marx’ın Komünist Birlik’e yeniden katılmasına izin verilmiş ve Marx, Birlik’in hakimiyetini yeniden ele geçirmişti. Çoğu zaman “ajitatörler” ve “suikastçiler” olarak damgaladığı pek çok Alman radikali cilalayan Marx, Londra’da Çartistler ve seçim reformu ile sendikacılığa bel bağlamış olan diğer unsurlar arasında destek bulmuştu. Marx’ın bu tutumu ona Londra’da bulunanların çoğunluğunu kazandırmış ve hem Komünist Manifesto’daki minimalizminden hem de Almanya’daki devrimci pratiğe uzak kalışından ötürü Birlik içinde kendisini “gerici” olarak değerlendirenler karşısında zafer kazanmasını sağlamıştı.
   Ancak Marx 1850’li yılların başından itibaren zamanının çoğunu Britanya Müzesi’ndeki çalışmalarına harcıyordu; böylece kendi güvenilmez ailesinin patırtılı ortamından uzakta, dünya devriminin seyri üzerine düşünebilecekti. Bu dönemden itibaren, çiçeği burnunda militanlığının göreceli radikalliğini çabucak başından savmış ve herhangi bir devrim umudunun değil, genel bir refahın yaklaşmakta olduğunu öngörmüştü. Ekonomik krizin proletarya ayaklanması ile çakışması, dünyamızın gerçek tarihi için olsa olsa bir alay konusu olabilir. Luddistler’den tutun da Komün’e, 1968 Fransası’ndan tutun da yirminci yüzyılın son çeyreğinde başlayan pek çok mücadeleye dek, başkaldırı kendi kendisinin efendisi olmuştur; işsizlik ve enflasyon biçimindeki büyük dalgalanmalar, beklenenin aksine, toplumsal devrimi ateşlemekten ziyade, çoğu zaman sınıf mücadelelerinin daha düşük ve hayatta kalmaktan ibaret bir düzeye indirgenmesine hizmet etmiştir. Örneğin 1930’lu yıllardaki Büyük Bunalım, kapitalizmin yıkımı şöyle dursun, ancak Alman Nasyonal Sosyalizmi ve onun kuzeni olan Amerikan Yeni Düzen’inde cisimleşen zayıf bir vizyon sağlayabilmiştir. (1930’lu yılların parlak ışığı olan İspanya Devrimi’nin, Sanayileşmiş ulusları etkileyen Bunalımla hiçbir ilgisi yoktu.) Marx’ın –ekonomik krizler başta olmak üzere– dışsal etkilere gösterdiği yoğun ilgi, onun hem pratik hem de teorik yaklaşımını temsil ediyordu; Marx’ın bu tutumu, onun insanların önemli bir çoğunluğunun potansiyel özerkliğine, hayal gücüne ve kudretine en ufak bir ilgi duymadığını göstermektedir.
   Marx’ın yaşadığı dönemin fiili toplumsal mücadelelerine mesafeli kalmış olmasının, sürdürdüğü gerçek burjuva yaşamla yakından bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Marx’ın geçimini sağlama tarzı söz konusu olduğunda, onun somut etkinlikleri ile devrimci bir teorisyen olarak kazandığı saygınlık arasındaki uçurum insanı şaşkınlık içinde bırakmaktadır. New York Daily Tribune gazetesinin editörüne göre, Marx 1852 yılından 1860’lara kadar söz konusu gazetenin “en çok değer verilen” ve de “en yüksek ücret ödenen” köşe yazarlarından biriydi. Gerçekten de Marx’ın tamı tamına yüz altmış beş adet makalesi, devrimcilikle alâkası olmayan bu günlük metropolitan gazetesinde başyazı olarak kullanılmıştı; Marx’ın 1855’te gazete yönetiminden, bundan sonraki makalelerinin isimsiz olarak yayımlanmasını talep etmiş olmasının nedenini anlamak zor olmasa gerek. Ancak Marx bir yandan burjuva bir gazetenin başyazarı olarak görünmek istemezken, diğer yandan da bundan çok daha fazlasını, yani -aile yaşamında da gördüğümüz gibi- bir beyefendi olarak görünmeyi istiyordu. Londra’ daki reformist Das Volk gazetesinin matbaa borcunu, “bir skandalı önlemek” için 1859’da ödemek zorunda kalmıştı. 1862 yılında ise Engels’e ticarete atılma arzusunda olduğunu söylüyordu: “Bütün teoriler gridir sevgili dostum ve yalnızca ticaret yeşildir. Ne yazık ki bunu çok geç anladım.” Teklifleri reddetmesine rağmen, Marx 1865 ve 1867 yıllarında, kendisine götürülmüş olmaları bile oldukça düşündürücü olan iki davet almıştı; bir aracıyla Bismarck’tan gelen birinci teklifte, “büyük dehasını Alman halkının hizmetine sunmaya” davet ediliyordu, ikincisinde ise, Prusya Hükümeti’nin resmi gazetesi için ekonomi makaleleri yazması öneriliyordu. Marx 1866 yılında Amerikan fonlarında yaptığı spekülasyonlardan dört yüz sterlin kazandığını iddia ediyordu; keza, Borsa’da hisse senetleriyle nasıl oynanacağı hakkında Engels’e yaptığı tavsiye de hâlâ akıllardadır. 1874 yılında ise Marx’ı, yeni bir aletin patent hakkını ele geçirip büyük paralar kazanmak üzere, diğer iki ortakla mahkemede dalaşırken görüyoruz.
   Marx’ın sahip olduğu egemen sınıf kişiliğini yansıtan bu çarpıcı olaylara, kendi Viktoryen otoritesi altında yetişmiş üç kızı karşısında takındığı tavırları da eklemek gerekir. 1866 yılında Paul LaFargue’nün geleceğinin ekonomik açıdan güvence altına alınması hususu üzerinde ısrar eden Marx, LaFargue’yü “çalışkan” olmamakla suçluyor ve yaklaşık olarak yirmi bir yaşında olan Laura’ya ilgi duyan LaFargue’ye son derece bilgiç terimlerle nutuk çekiyordu. LaFargue’ye henüz Laura ile nişanlı olmadığını ve eğer nişanlanacaklarsa, bunun “uzun vadeli bir ilişki” anlamına geleceğini hatırlatan Marx, oldukça puriten ayıplamalarla sözlerine devam ediyordu: “Bana göre, gerçek aşk, vakitsiz bir samimiyetin dizginsiz tutku ve gösterişlerinde değil, sevgilinin kendisine hakim oluşunda, ölçülü ilgisinde, hatta hayranlık duyulan kişiye yönelik çekingenlikte ifadesini bulur.” 1868 yılında, o sıralar yirmi iki yaşında olan kızı Jenny’nin işe girmesine karşı çıkan Marx, daha sonra da, kızı Elanor’ un, Paris’teki son barikatı tek eliyle savunmuş olan Komünar Lissagaray ile görüşmesini yasaklamıştı.
   Politikaya yeniden dönecek olursak, Marx’ın 1850’li yıllarda heyecanla beklediği ekonomik kriz 1857 yılında gerçekleşmiş ve herhangi bir devrimci etkinliğe yol açmadan geçip gitmişti. Ancak Polonya Ayaklanması’nın başladığı 1863 yılına gelindiğinde Uluslararası İşçi Birliği’nin oluşumuna zemin sağlayan yaygın bir huzursuzluk söz konusuydu. Kapital üzerine yaptığı çalışmaları bir yana bırakan Marx, Eylül 1864 yılında Londra’da kurulduğu günden itibaren Enternasyonal içinde en etkin kişilerden biri haline geldi. Tüm Londra Sendikaları Konseyi’nin başkanı olan Odger, Mason’s Sendikasının Sekreteri olan Cremer kuruluş toplantısı için çağrıda bulunmuşlar ve diğer iki İngiliz sendika yöneticisi olan Wheeler ile Dell resmi olarak uluslararası bir örgütlenme önermişlerdi. Marx (kısa bir süre sonra Genel Konsey olarak adlandırılacak olan) yürütme komitesine seçilmiş ve komitenin ilk toplantısı Odger’ın Enternasyonalin başkanlığına, Cremer’in ise sekreterliğine seçilmesiyle sonuçlanmıştı. Böylece, daha başından beri Marx’ın Enternasyonal içindeki müttefikleri sendika bürokratları iken, onun siyasal yaklaşımı da radikal amaçlara izin vermeyen ve “sadece konuşmadan ibaret” olan tümüyle reformist bir yaklaşımdı. Genel Konsey’in ilk kararlarından biri, “işçi sınıfının o samimi evlâdı olan” ABD başkanı Abraham Lincoln’a Marx’ın en sıcak ve kardeşçe selamlarını iletmek olmuştur.
   Marx’ın ilk dönemlerdeki diğer etkinliklerinden biri de, Enternasyonal’in bir parçası olarak, insanın sefaletine adanmış bir Reform Birliği’nin kuruluşuydu. Engels’e bu başarıda “ikimizin imzası var” diyerek böbürlenen Marx, geriye kalan tek Çartist örgütlenme olan Ulusal Reform Birliği üyelik için başvuruda bulunduğunda da yine aynı ölçüde heyecanlanmıştı. Ne var ki, Ulusal Reform Birliği’nin üyelik başvurusunda bulunması, bir süre sonra Enternasyonal’in Manchester muhabiri olarak çalışmayı bile reddeden ve hâlâ tam mesaili bir kapitalist olan sadık Engels için bile biraz fazla olmuştu. Marx Londra’daki sendikaların üyeliğini teşvik ederek İngiliz aşamacılığının tüm kalıntılarını bağrına bastığı bu dönemde Alman sosyalisti Ferdinand Lasalle’a yolladığı bir mektupta ünlü sözlerinden birini yazmıştı; “proletarya ya devrimcidir ya da hiçbir şeydir.”
   Lasalle ve onun Alman İşçilerinin Genel Birliği (ADAV) devlet hakkında ciddi yanılgılar taşıyordu; Lasalle’a göre, Bismarck Prusya Şansölyesi olarak gerçek sosyalist politikalar uygulama kapasitesine sahipti. Buna rağmen Marx, örgütü Enternasyonal’e bağlama umuduyla 1866 yılında ADAV’ın başkanlığı için aday olmayı kabul etmişti. Tam da aynı dönemde (Engels’in kuzenine) şöyle yazıyordu: “ADAV ile olan ilişkimiz yalnızca başlangıçta, buradaki muhaliflerimiz karşısında faydalı olacaktır. Yanlış bir zemin üzerinde duran bu Birliğin tüm kurumları daha sonra ortadan kaldırılmalıdır.”
   Marx’ın kendi otoritesini sağlamlaştırmak ve güvence altına almak için Enternasyonal içinde giriştiği manipülasyonlar üzerine ve toplantıların tarihleri, yerleri ve uzunlukları hakkında çevirdiği entrikalar üzerine ciltlerce kitap yazılabilir ve zaten yazılmıştır da. ADAV örneğine aynı türden pek çok örnek daha eklenebilir; mesela kendisinin hiçbir şekilde radikal olmayan fraksiyonunu Enternasyonal içinde tutabilmek için, Lefort adlı zengin bir burjuvayı kazanması gibi. 1867 yılına gelindiğinde, Marx’ın sabırlı manevralarının ürün verecek hale geldiği anlaşılıyordu; Engels’e şöyle yazmıştı; “bu güçlü makine artık bizim (yani senin ve benim) elimizde.”
   Yine 1867 yılında Marx en gözde nosyonlarından biriyle boy göstermişti; bu nosyona göre, Prusya ile Rusya arasındaki bir savaş hem kaçınılmaz hem de ilerici olacaktı. Böyle bir savaş Alman proletaryasının despotik Doğu barbarlığına karşı harekete geçmesi anlamına gelecek ve böylece Avrupa devrimi için geliştirici bir etki yaratacaktı. Ardı arkası gelmeyen bu “savaş oyunlarını” bir marifet sayan böyle bir kişilik, öncelikle devletin menkul varlıkları olarak cepheye sürülen kurbanları, kendi iradeleri doğrultusunda hereket eden proleter özneler ile aynı kefeye koymaktadır; bu tam da, Marx’ın bir Enternasyonal bürokratı olarak, işçilerin yerine sendika yetkililerini geçirmek üzere uyguladığı stratejinin bir uzantısıydı. Marx, devrimcilerin gerçek görevinin, birbirleriyle rekabet halinde olan milliyetçiler arasındaki anlamsız oyunlarla hiçbir alâkası olmadığını savunan herkesle, bu arada kendi müstakbel damadı LaFargue ile de, doğal olarak alay ediyordu. Ve Enternasyonal’in Brüksel Kongresi’ndeki Belçika delegasyonu 1868 yılında savaş karşısında genel grev önerisi ortaya attığında, Marx bu düşünceyi, işçi sınıfının “yeterince gelişmemiş” statüsünden kaynaklanan bir “aptallık” olarak göz ardı etmişti.
   Proudhon ile Bakunin taraftarlarının zayıflıkları ve çelişkileri burada konu dışıdır; ancak, Proudhoncuların yaklaşmakta olan çöküşünden ve Bakunin’in etkisinin henüz emekleme aşamasında olmasından dolayı 1869 yılını Marx’ın etkisinin doruk noktası olarak kabul edebiliriz. 1870 yılı ve Napolyon’un kötü planladığı Fransa-Prusya Savaşı ile birlikte, Marx’ın gündeminde bir kez daha hükümetlerin “ilerici” ve “ilerici olmayan” askeri zulmü ile karşılaşıyoruz. Marx’ tan Engels’e: “Fransızların bir köteğe ihtiyacı var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırsa, o zaman işçi sınıfının merkezileşmesi... Almanların dünya arenasında Fransızlar karşısında üstünlük sağlaması, aynı zamanda bizim teorimizin Proudhon ve onun gibilerin teorileri karşısında üstünlük kazanması anlamına gelecektir.”
   Marx 1870 yılında, Enternasyonal’in Genel Konseyi tarafından da onaylanan bir konuşmasında, yukarıdaki yaklaşımına bir uyarı eklemişti: “Eğer Alman işçi sınıfı mevcut savaşın tamamen ‘savunmaya dayalı’ karakterini kaybedip yozlaşarak Fransız halkına yönelik bir savaşa dönüşmesine izin verirse, zafer de yenilgi de aynı ölçüde korkunç olacaktır.” Yani anlayacağınız, Fransız halkının kasaplığını yapmakta hiçbir sakınca yok –ama belli bir yere kadar. İnsanı dehşete düşüren böylesi iğrenç hesapların zirvesinde, Belçikalılar ve başkaları, proleterlerin her halükârda kendi başlarına birer faktör olabileceklerini düşündükleri gerekçesiyle, şiddetle kınanmışlardı. Peki Prusya ordusundan başka bir şey olmayan “Alman işçi sınıfı”, Prusya yönetici sınıfının emirlerini ne ölçüde yerine getireceğine nasıl karar verecekti? Üstelik eğer bunu yapabiliyorsa, Alman işçi sınıfına, bu yönetici sınıf emirlerini tümüyle reddetme “talimatı vermek” daha doğru olmaz mıydı?
   Marx’ın devrimci içerikten tamamen yoksun olan bu tür açıklamaları, burjuva basın tarafından doğal olarak memnuniyet ve ilgiyle karşılanıyordu. Öyle ki, bilge ve ılımlı açıklamalarından ötürü Enternasyonal’e iletilen bir kutlama mesajının sahibi, İngiliz özel mülkiyet düşüncesinin aziz patronu John Stuart Mill’den başkası değildi.
III. Napolyon’un başlattığı savaş 1870 yazının sonunda Prusya’nın zaferi ile sona erdiğinde, tahmin edebileceğimiz gibi, Marx Almanya’nın onaylanmış “savunmacı” duruşunu terk ederek, Alsace-Lorraine bölgelerinin ilhakını talep eden bir saldırgan haline geldiğini iddia ediyordu. Fransa’nın yenilgisi Louis Napolyon ve onun İkinci İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açmış ve ardından geçici bir Cumhuriyetçi hükümet kurulmuştu. Marx Enternasyonal’in önünde o sırada iki görev bulunduğuna karar vermişti; yeni Cumhuriyetçi rejimin İngiltere tarafından tanınmasını güvence altına almak ve Fransız işçilerinin her türlü devrimci başkaldırı girişimlerini önlemek.
   Marx’ın siyasal yaklaşımına göre, “Prusya ordularının neredeyse Paris kapılarına dayandığı mevcut kriz içinde, yeni hükümete zarar verebilecek herhangi bir girişim oldukça tehlikeli bir aptallık olacaktır.” Bu köhne ve anti-devrimci strateji kamuoyunda bir hayli yaygınlaştırılmıştı –ta ki kısa süre içinde Komün tarafından şiddetli ve “bilimsel olmayan” biçimde bir alay konusu haline getirilinceye kadar.
   Marx’ın Parislilerin başkaldırısına olumlu bakmadığı iyi bilinmektedir; Marx’ın Komün’ün geleceği hakkında kötümser olmaktan başka Komün için hiçbir şey yapmadığını söylemek aşırı cömertlik olur. Bu başarılı ayaklanmanın başlangıcının üzerinden günler geçmesine rağmen, Marx başkaldırının gözüpekliğini bir türlü içine sindirememiş ve “başarı şansı yoktu” türünden zırvalıklarla kendisini tatmin etmeye çalışmıştı. Komün olgusunu eninde sonunda kabul etmesine (ve böylece, proletaryanın mevcut devlet mekanizmasını kullanması hakkındaki reformist düşüncelerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmasına) rağmen, Marx’ın Komün’e herhangi bir sempati duymadığını şuradan rahatlıkla anlıyoruz; Komün’ ün iki aylık ömrü boyunca, Enternasyonal Genel Konseyi Komün hakkında tek bir laf bile etmemişti.
   Bir mücadele bittikten sonra, o mücadele hakkındaki analizlerin ya da dile getirilen övgülerin, artık hiçbir tehlikenin söz konusu olmadığı güvenli bir ortamda yapıldığı çoğu zaman gözden kaçar. Marx’ın Fransa’da İç Savaş adlı eserinde Komün’ün zaferi hakkında yaptığı ustaca polemikler aslında bir ölüm ilanıdır; tıpkı 1848’deki devrimci Paris esnasında desteklemediği olaylar ile arasına güvenli bir mesafe girdikten sonra Fransa’da Sınıf Savaşları’nda yaptığı gibi.
   Proletaryanın başarısı hakkındaki çok kısa bir iyimserlik döneminden sonra –yine Avrupa’daki 1848-49 ayaklanmaları karşısındaki tutumu gibi– Marx her zamanki renklerine geri dönüyordu. Örneğin Enternasyonal’in 1871 yılında İtalya, Rusya ve İspanya’daki dağınık ayaklanmalara destek vermesini engellemişti; bunların ağırlıklı olarak anarşizmin etkisi altındaki ülkeler olduklarını da unutmayalım. Bir yıl sonra Bakuninciler gibi daha radikal unsurların denetimine geçmesini kabul etmektense, Marx fraksiyonu tarafından tasfiye edilen Enternasyonal’in son toplantısı Eylül ayında gerçekleşti. 1871 sonbaharındaki Londra Konferansı esnasında, Marx’ın burjuva aşamacılığı şu sözlerle iyice su yüzüne çıkmıştı; “İşçileri parlamentoya sokmak hükümet karşısında zafer kazanmakla eşdeğerdir, ama doğru adamı seçmeliyiz.”
   Marx, Enternasyonal’in yok oluşu ile kendisinin öldüğü yıl olan 1881 arasındaki dönemde, daha önceki yıllardan fazlaca farkı olmayan bir tarzda yaşadı. Tıpkı 1848-49 ayaklanmalarından sonra sürgüne giden Alman radikalleri 1850’de göklere çıkardığı gibi, Marx bir yandan Komün mültecilerini ölçüsüzce cilalarken, diğer yandan da sosyalist-olmayan zengin Rus aristokrat Maksim Kovalevski, hali vakti yerinde Dr. Kugelmann, işadamı Max Oppenheim, zengin bir sosyal demokrat olan H.M. Hyndman ve elbette artık emekli bir kapitalist olan Engels gibi adamlarla arkadaşlık ediyordu.
   Bu tür bir arkadaş çevresini tercih eden Marx’ın, ömrü boyunca göremediği gibi, işçilerde radikal bir kapasite görememesi hiç de şaşırtıcı değildir. 1874 yılında şöyle yazıyordu; “Avrupa’nın genel durumu, genel bir Avrupa savaşına doğru ilerleme yönündedir. Avrupa işçi sınıfının kayda değer bir dışsal etkililiğinden söz edebilmemiz için, önce bu savaşı yaşamamız gerekiyor.” Her zamanki gibi dışsal faktörlere –ve elbette “tarihin değişmez yasalarına”– bel bağlayan Marx, 1914 yılındaki savaşı destekleyen Marksist partilerin de katkısıyla Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca yaşamın yitip gitmesinde bizzat pay sahibidir.
   Gerçek sınıf mücadelesinin olanaklarını görmeyi, kapitalizme yöneltilen fiili karşı çıkışı anlamayı ömrü boyunca reddeden Marx, etkin ve somut biçimde, kuşakların feda edilmesini gerektiren kapitalist gelişmenin bütünlüğü ve ilerlemesi için çalışmıştır. Marx’ın gerçek yaşamı üzerine yapılan bu değerlendirmelerin böyle bir yaşam ile Marx’ın genel düşünceleri arasındaki tutarlılığa işaret ettiğini düşünüyorum. Bu keşfi Marx’ın “ayırt edici teorik” yanına taşımak bu makalenin konusu değildir; yine de, yukarıdaki değerlendirmeler “gövdesinden-ayrılmış” Marx’a dolaylı da olsa ışık tutacaktır.

* John Zerzan,
Elements of Refusal,
C.A.L. Press, Columbia 1999.

 John Zerzan   çev. Cemal Atila