bir
ihtimal daha var
Hakimiyet
ilişkilerinin olmadığı, yani erkeğin kadına, insanın doğaya, bireyin
bir başka bireye hiçbir zorlama ve dayatmada bulunmadığı tarzda örgütlenmiş
bir toplumun gerçekleşebileceği ihtimalini kabul ediyoruz di mi?
Hayır, baştan sormakta
fayda var. Bu ihtimal var mı yok mu? Yok, diyen birinin sözle ikna
edilebileceğini sanmıyorum. ‹yi de neyle ikna edeceğiz. Hani böyle
söyleyince, laf başka anlamlara gelmeye başlıyor sanki; nush ile akıllanmayanın
hakkı kötektir gibisinden. Yok böyle bir derdim tabii, dediğim o ki
yarına ilişkin bu ihtimal, öyle bilimsel yöntemlerle, geçmişten çıkarılacak
derslerle, zorunluluğun bilincine varmakla falan ispatlanır bir şey
değildir. Bu, biraz tanrıya inanıp inanmamak gibidir. ‹nanç durumudur
diyelim. Bir önyargıdır, özgürlük önyargısı. Özgür bir dünya yaratabileceğimize
olan inanç ve yaratma arzusu. Belki önemli olan bu arzulama kısmı.
Tahakkümsüz bir yaşam hiçbir zaman yaratılamayabilir. Bunun bir garantisi
yok. Lakin yaratılıp yaratılamayacak olması değil beni ilgilendiren.
Ben yaratılabileceğine inanıyorum ve böyle bir dünyayı arzuluyorum
ve arzum doğrultusunda hareket etmeye çabalıyorum.
Neden böyle bir ihtimal vardır, hadi açıkla’ya bir
cevabın var mı peki? Benim yok. Bir inançsızlık ya da inanç ve arzu
durumunun izahı yoktur. Böyle bir ihtimal vardır, çünkü ben istiyorum.
Bu seçimden sonra başlayabiliriz, ortak bir dil oluşturma, birarada
durma, birlikte hareket edebilme girişimlerimize. Sözel yada fiziksel,
hareket etmeye başlayınca ‘öteki’yle karşılaşıyoruz. Yürekleri kabuk
bağlamış, yaşamakla hayatta kalmak arasındaki seçimlerinde, tercihini
hayatta kalmaktan yana kullanan ötekilerle. Kendilerine inanmama halleri
bulaşıcı ve delice kalabalıklar. Peki, biz sözümüzü kime söyleyeceğiz?
Süregidenden canı sıkılıp hayallerini istemeye başlayanlara, desek?
Hadi öyle diyelim, hem sözler, onları duymak isteyenler tarafından
işitilebilir ancak. Emma Goldman’ın ağzından dersek; ‘Bizim düş kurduğumuzu
söylüyorsunuz baylar; evet, suçlu olduğumu kabul ediyorum. Fakat eğer
düş kurmazsak ölürüz. Sizde gitmeyen şey bu. Siz düşlerinizi yitirmişsiniz.’
Şöyle bir sonuca varabiliriz;
geleceğe ilişkin varsayımlarımız birer önyargıdan ibarettir. Onlar
birer ‘umuyoruz ki’dirler. Dolayısıyla yaşadığımız otoriter toplumu
parçalamak için, yarına ilişkin arzularımızı ikna etmeye yönelik gerekçeler
olarak ortaya koyamayız. Bir arzudan yola çıkarak özgür bir dünyanın
resmini yapmaya başlayıp bunu, bak yarın bu böyle şu da şöyle olacak
tarzı yöntemlerle varılabilecek de bir yer yok, tabii eğer başkalarının
cesetlerini sırtında taşımak istemiyorsan. İktidar, güç, etik, üretim
vs üzerine alışılagelmiş olandan farklı bir şeyler söylediğinizde
insanların bizden ilk beklentisi budur; geleceğin resmini yap bana!
Neden medyum olmam istenir pek anlamam. Geleceğe ilişkin tasarılarımda,
kendime güveniyorum izlenimi yaratmak da istemem. Belki yalan hepsi.
Belki dibimizin düşeceği büyülü bir şeyle karşılaşacağız. Ne var ki
kafalarına kazınmış bir kere; bilinebilir bir geleceğe yürümüyorsan
dikkat et, gerekiyorsa yürüme, dur! Hayal kurma, ayakların yere bassın.
Ütopik ve uçar kaçar şeyler bunlar! Kabul ediyorum zaten, öyleler.
Ama neyin doğru neyin
yanlış olduğu baştan saptanabilir bir şey midir? Geleceğe hatta bugüne
ilişkin hazır reçetelerin sunulması mı harekete geçirir insanı. Varolan
ve sabahtan akşama içinde yaşadığımız rezilliği görmek için, buna
karşı hareket etmek için, neden illaki bilinmeyeni tanımlamak gereksin?
Nasıl hiyerarşik bir toplumda yaşamayı becerebiliyorsak, hiyerarşinin
ortadan kaldırıldığı hakimiyet ilişkilerinin olmadığı bir toplumda
da yaşayabiliriz. Deneyerek öğrenebiliriz bunu. Eğer bunun için ikna
edilmek istenen birileri varsa, bunu Nietzsche’nin şu sorularını kendileri
cevaplayarak başarabilirler belki; "Kendine, kendini ve kötünü
ve iyini verebilecek ve istemini kendi üstüne bir kanun gibi asabilecek
gücün var mı? Kendinden, kendi yasanı, yargıcını, yasa koyucunu yapabilecek
misin?"
(Bunu, kendi devletini,
kendi ordusunu kendi mahkemelerini, kendi vesairelerini oluşturmak
olarak algılayanlara da, laf kıtlığında asmalar budayayım, derim.
İyiyim, sen nasılsın?)
Kendi güçlerinin farkında olup, kendi sorumluluklarını kendileri taşımayı
kabul eden bireylerin örgütlenme dayanakları, yarını nasıl tanımladıklarından
ziyade yaşadığımız dünyadaki, bugünkü duruşlarıyla ilgilidir. Nedir
bu duruşlar? Otoriter olmayan bir toplum istemeleri ve oluşturdukları
birliktelikler içinde otoriter tarzı reddetmeleri. Hiyerarşik biraradalıklar
oluşturmak istememeleri ve oluşturmamaları. Düşünce ve eylemlerini
diğerlerine dayatmayı ve kabul ettirmeyi akıllarından bile geçirmemeleri.
Olumlamadan çok olumsuzlama
temelinde çizilebilecek bu genel çerçeve içinde bir araya gelen bireylerin
etki alanları, tek tek olanların toplamından daha fazla olacaktır.
Bu da ‘riskli’ denilebilecek bir alana götürüyor bizi. Biraraya gelmemiz
sonucu oluşan güç nasıl bir şeydir? Bunu istiyor muyuz? Gücün tek
başına olumlu ya da olumsuz bir anlamı var mıdır? Etkili olmayı istemek
her zaman iktidarı istemek anlamına mı gelir?
Kendi bireysel ve kolektif
gücümüze, yani düşünce ve hareketimizle etkileme yetimize tek başına
olumsuz bir anlam yüklenemeyeceğini düşünüyorum. Ortaya çıkan gücün
hangi doğrultuda kullanıldığı ve kullanılacağı belirler onun iyi ya
da kötü olduğunu. Hiyerarşi, otorite ve tahakkümü reddettiklerini
beyan eden ve hakimiyet ilişkilerinden arınmış bir dünya özlemlerini
dile getirenlerin gücü, her türlü iktidara karşı bir etkinlik alanı
yaratma çabasıdır. Binlerce yıllık geleneğe sahip, sürü haline gelmiş
tahakküm toplumunun güdülerinden ve alışkanlıklarından kurtulması
için önce dünyayı algılayışlarının parçalanması gerekir. Ve bizim,
söylemekten ve yapıp örneklemekten başka silahımız yok.
Can
Burak