imkansızın
politikası
Bir
toplumsal kurtuluş projesine angaje olmuş politika mümkünün alanında
yer alır. Ortada bir ütopyanın bulunması politikanın reel boyutunu
ortadan kaldırmaz. 19. yüzyıla baktığımızda daha önceki ütopik
sosyalizmin yerini ‘bilimsel sosyalizme’ bıraktığını görürüz.
İkincisinde de komünist bir ütopya mevcuttur ancak tarihin ve
ekonominin ‘yasaları’ toplumsal evrimin amaçlanan ütopyayla sonuçlanacağını
garanti etmektedir. İşçi sınıfının politik mücadelesi bu bağlamda
çizgisel olarak ilerleyen, evrilen tarihsel sürecin bir parçasını
oluşturur. Burjuvazinin iktidarı bir toplumsal devrim sonucu yıkılabileceği
gibi buna gerek kalmadan demokratik bir süreç sonucu da ele geçirilebilir.
Yukarıda aktarılan Marksist yaklaşımın Aydınlanmanın, akılcılığın,
pozitivizmin bir ürünü olması açısından politikası da kaçınılmaz
olarak mümkünün, gerçekçiliğin, pragmatizmin alanında şekillenir.
Aynı dönemin anarşizmine baktığımızda bu kuramın
da bilimcilikten, pozitivizmden etkilendiği görülür. Öte yanda
anarşist toplum ütopyası komünist topluma çok benzer ve anarşistler
de bu ütopyayı gerçekleştirmek için politik mücadeleye önem verirler.
Bununla birlikte anarşizmin politikası sosyalizminkine kıyasla
mümkünden ziyade imkânsızın alanına daha yakındır. Anarşizm toplumsal
kurtuluş mücadelesinde parti vb. merkezi, hiyerarşik, kurumsal
yapıları reddederken sosyalizm bu tür örgütlenmelere sıcak bakar.
Anarşizm marjinal kesimler dahil ezilen farklı toplumsal kesimlerin
federatif örgütlenmesini savunur, teslimiyetçi yapıları reddeder,
doğrudan demokrasiyi savunur. Sosyalizm ise temsili kurumlara
açıktır ve bu durum onun iktidarın ele geçirilmesi ya da iktidar
olma perspektifiyle ilişkilidir. Proletarya diktatörlüğü yaklaşımı
Marksizmin mümkünün, kurumsalın, iktidarın, gerçekçiliğin alanıyla
olan yakın ilişkisinin açık bir göstergesidir. Akla şöyle bir
soru geliyor: Anarşizm de ezilenlerin iktidarını amaçlayan ve
mümkünün alanında yer alan bir politik mücadele vermiyor mu? Önce
şunu belirtmek gerekir; Anarşizm iktidarın ele geçirilmesine ve
geçici bile olsa ezilenlerin kendilerini doğrudan, bizzat yönetmeleri
dışında bir (temsili) politik yapının kurulmasına karşıdır. Bu
şu anlama gelir; Toplumun kendini her türlü iktidar ilişkisinden
arındırarak dolaysız biçimde yönetemediği her oluşum otoriterdir.
Anarşizm ezilenlerin kendilerini yönetebileceğine inandığından
politikasını mümkün olanın çerçevesi içinde görür. Ama sorun tam
da bu noktada başlar. Tarih ezilenlerin öz yönetim deneyimlerini
birer birer boşa çıkardıkça anarşizm imkânsızın alanına daha çok
itilir, Marksizm ise pragmatizmiyle ezilenler adına girişilen
ama onların aleyhine sonuçlanan reel iktidar uygulamalarıyla özdeşleşir,
mümkünün, otoritenin alanına yerleşir.
20. yüzyılın ilk birkaç on yılı ezilenlerin
kitlesel hareketlerine tanık olur. Mümkünün politikasının ancak
öncü parti aracılığıyla gerçekleşebileceğini düşünen Lenin bile
‘Devlet ve İhtilal’ adlı kitabında kitlelerin kendiliğinden hareketine
methiyeler düzer. Öncü parti yaklaşımına karşı mesafeli duran
Rosa Luxemburg, konsey komünistleri, Arendt, Sorel ve daha birçokları
yığınların spontane ayaklanmalarından etkilenmişlerdir. Ancak
İspanya yenilgisi, Sovyetler Birliği’nin totaliter bir devlete
dönüşmesi, Nazizmin seçimle yönetime gelmesi, kitle kültürünün
güçlenmesi ve diğer nedenlerden dolayı kitle hareketlerine duyulan
umut ve güven azalır. Komünist bir ütopyayı amaçlayan devrimci
marksist yaklaşım ve anarşizm güçten düşer, mümkünün politikası
reformcu bir çizgiye yönelir. Marksizmin ‘yüz karası olan’ reel
sosyalizm uygulamaları ise Berlin Duvarının yıkılmasıyla birlikte
son bulurlar ve bu durum medyanın biçimlendirdiği kamuoyunca sosyalizmin
yenilgisi ve sonu olarak algılanır. Aslında bu gelişmelerin tüm
‘kabahatini’ marksist teoride aramak yanlıştır. Sorun ezilenlerin
kendi kendilerini yönetememeleri, kendilerini iktidar ilişkilerinden
arındıramamaları sorunudur. Çalışanlar öz örgütlenmeleri ve doğrudan
demokrasi aracılığıyla otoritesiz, hiyerarşisiz, iktidarsız bir
oluşum ortaya koymayı beceremiyorlarsa eğer, onları elbet başkaları
yönetecektir.
Kitlelere yönelik eleştiri sadece marksizmin
dışından gelmemiştir. Örneğin Frankfurt Okulu teorisyenleri işçi
sınıfına, topluma olan güvensizliklerini yazılarında ifade etmişlerdir.
Bununla birlikte marksist teoride bireyselci bir radikallikle
ilişkili yeni toplumsallık biçimleri üzerine pek kafa yorulmamıştır.
Peki bireyselci radikaller ‘nesnel’ bir bakışa sahip marksist
kitle kültürü eleştirmenlerinden farklı olarak kitlede kendilerine
neyi yakın bulurlar? Stirner, Bataille, Blanchot vb. kuramcıların
önem verdikleri şey ezilenlerin spontane ayaklanmalarıdır. Buradaki
isyan öncü parti, proje, nihai amaç gibi kavramlara eşlik eden
devrim düşüncesinden farklıdır. Devrim bir üretim gücü olan disiplinli,
örgütlü, homojen bir işçi sınıfına göndermede bulunurken isyan
daha çok heterojen, kaotik başıbozuk bir kalabalığa çağrışım yapar.
Besnier’ nin de belirttiği gibi isyanda zorunluluk, hedef yoktur,
daha çok gelecekle ilgili bir bilgisizlik, tamamlanmamışlık, eksiklik
duygusu söz konusudur. İktidarın ele geçirilmesini reddeden isyan
bu anlamda iktidarsızlığın onaylanmasıdır; kullanımı olmayan bir
olumsuzluk, yıkıcı bir imkânsızlıktır. Aldatıcı olan mümkünün
politikasının maskesini indiren, imkânsızın politikasına açılan
zirve deneyimlerine olanak veren bir eylemdir. İsyan farklı bireyselliklerin
kolektif bir pota içinde erimeden birbirleriyle karşılaşmalarına
imkân verir. Vahşi bir imkânsızlık olma duygusu içinde olan, kendindeki
ve ötekindeki imkânsızın payını korkusuzca karşılayan, birbirleriyle
çıplaklık ve yaralanmışlık yoluyla ilişki kuran bireyler ortaklık
eksikliği temelinde bir iletişim gerçekleştirirler.
İmkansızın politikası sadece ayaklanma durumlarıyla
sınırlı değildir. Bireye tüm yaşamı boyunca esin kaynağı olabilecek
bir iktidar karşıtlığının, negativitenin ipuçlarını verir. Evrensel
bir yurttaşlığın, cumhuriyetçiliğin, sivil toplumun, biçimsel
demokrasinin homojenleştirici bir iktidar söyleminin parçaları
olduğunu gösterir. Heterojenliğe ve otonomiye vurgu yapar. İmkansızın
politikası topluluksal olduğu kadar bireysel doruk noktalarında
da olanaklı olabileceğinden içsel, esrik, erotik, mistik deneyimlerden
geçer, aşırılıkla, ölümle, israfla, kötülükle, vahşilikle, dilsizlikle
temas halindedir. Ekonomik rasyonaliteyi, üretim ve çalışmanın
yüceltilmesini, aklın emperyalizmini reddeder. Öte yandan ilerlemeci
bir modernleşmenin konformist bir aksesuarı olarak umut bireyler
arasındaki gerçek iletişimi engeller. Sadece kötümserlik ve umutsuzluk
yıkıcıdır. Köklü bir amaç, anlam ve çıkış yolunun varolmadığı
hissedildiğinde insan aklı özgürleşir, umutsuzluk imkânsızlığın
ışığında özgürleştirici bir biçim kazanır. Bir çıkış yolu eksikliği,
bir cevap eksikliği, kopma hissi, bilinemezliğe ve kontrol edilemezliğe
eşlik eden bir yıkıcılık, aylaklık, kullanımsızlık, taşkınlık,
aşırılık ortaya çıkar. Ama işte artık politikanın mümkün görülmediği
bu nokta iktidarsızlığı amaçlayan bir politikanın, imkânsızın
politikasının yeşerdiği yerdir. Aynılaşmanın, şeffaflığın, bir
yere varma arzusunun yokettiği gerçek iletişim bu kez yalnız,
kaybetmiş, mücadele etmek için ‘büyük’ nedenleri olmayan insanlar
arasında kurulur. Kendini tüketme, israf etme duygusu bireyler
arasındaki iletişimi ve ortaklığı besler, umut umutsuzlara verilen
bir hak olup çıkar. İmkânsızın politikası bu bağlamda hiçlikten,
yokluktan, yoksunluktan beslenen bir politikadır. İmkansızın bulunduğu
yerle iktidarsızlığın bulunduğu yer komşudur. Bu durumda radikal
politika sürekli negatifin, yadsıyıcı yıkıcılığın ‘tehditi’ altında
bulunduğundan olumlayıcı iktidarlaşmanın hüküm sürdüğü ‘reel politika’
alanında sendeler, her an imkânsız ile mümkünü ayıran sınır çizgisinde
eğreti bir yaşam sürdürmeye doğru itilir. Reelleşmenin ‘lanetinden’
kaçınmanın başka yolu yoktur.
II. dünya savaşından sonraki dönem kitlelerin
gitgide daha çok iktidarla bütünleşmelerini beraberinde getirmiştir.
1970’lerin başlarına kadar kitleler tüketim standartlarını yükselten
sosyal refah devletinin destekçisi olmuşlardır. 1980’lerde yükselişe
geçen neo-liberalizm Batıda hatırı sayılır bir kitle desteği bulmuştur.
Bununla birlikte kapitalist küreselleşmenin yoksulları daha da
yoksullaştırması metropol ve çevre ülkelerin varoşlarında spontane
ayaklanmalara yol açmaktadır. Azınlık hareketlerine gelince yeni
sosyal hareketler, hipi, punk ve situationist hareketler 1970’lerin
sonunda güçlerini kaybetmişlerdir. ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ adlı
kitapta geniş bir bağlam içinde tartışılan kapitalist küreselleşme
karşıtı hareketlere gelince bunlar da dünya nüfusu içinde bir
azınlığı oluşturmaktadır. Ancak artık hiçbir alan küreselleşme
dışında kalamadığından söz konusu hareket çok sayıda toplumsal
kesimin taleplerini dile getirmektedir. İktidarı ele geçirmeyi
hedeflememesi, parti türünden bir oluşuma yönelmemesi, temsili
yapılar oluşturmaması, yatay ağsal ilişkilere yönelmesi, merkezi,
hiyerarşik örgütlenmeleri dışlaması bu hareketin anarşizmle ortak
yanlarını oluşturmaktadır. Öte yandan medyanın taraflı bir biçimde
yansıttığı şiddet görüntüleri orta sınıf ideolojisinin hakim olduğu
kamuoyunda küreselleşme karşıtı hareketi suçlulaştırma yönünde
bir işlev görmektedir. Ancak bu konudaki sorumluluk aynı zamanda
hâlâ 19. yüzyıldaki ‘büyük siyaset’ yapma mantığıyla hareket eden
sola aittir. Tüm dünyada kitleler gündelik ve kamusal ilişkilerinde
iktidarla bütünleşmişken bir azınlığın ‘kapıdaki dünya devrimi’
psikolojisiyle hareket etmesinin yarardan çok zararı vardır. Şunu
kabul etmek gerekir: tarih ‘hızlandırılamaz’ ve başkalarının kurtuluşu
adına mücadele edilmemelidir. Bunları kabul etmeyen her azınlık
hareketi otoriterleşir ve ezilenlerin durumunu zorlaştırır. Muhalif
çokluğu oluşturan farklı kesimlerin talepleri ancak bizzat kendilerinin
oluşturacakları farklı pratikler yoluyla gerçekleşebilir. Bu hareketler
arasında gönüllü, kurumsallaşmaya yönelmeyen bir dayanışma kurulması
kapitalist küreselleşmeye mücadelenin etkinliğini arttıracaktır.
19. yüzyılın ve 20. yüzyıl başlarının toptancı
kurtuluş projeleri ve bununla ilişkili olarak bir azınlığın öncülük
iddiası günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Kitlelerin artık
20. yy başlarındaki gibi ‘devrimci’ olmadığı günümüzde onlar adına
bir gelecek ve devrim projesi üretmenin radikallikle bir ilişkisi
kalmamıştır. Radikallik bugünün, gündelik ilişkilerin dönüştürülmesi
ile ilişkilidir. Ve bu da bireysel alandan geçmektedir. Bireyin
içsel, tinsel ve gündelik deneyimlerinden kaynaklanmayan her ‘politik’
edim iktidar ilişkileriyle sakatlanmaya mahkumdur ve bu tür bireylerin
oluşturacakları her tür örgütlülük de otorite ilişkilerinden nasibini
alacaktır. Eskinin kitle ve grup hareketlerinin başarısızlıklarının
temel nedeni o dönemde bireysel, gündelik olanın politik olamayışıydı.
Bugün ise bireysel olan politik olmuştur ama iktidar ilişkilerinin
egemen olduğu, üretildiği bir bireysellik, gündeliklik söz konusudur.
Sanılanın aksine bireysel alanı iktidarsızlaştırmak devlet iktidarını
ele geçirmekten çok daha zordur. İmkânsızın politikasına gelince
bu yaklaşım bireysel deneyimlere ve spontane topluluksal isyanlara
önem vermesi anlamında eskiden olduğu gibi bugün de geçerliliğini
sürdürmektedir. İmkânsızın politikası her tür grupsal, topluluksal,
kolektif, örgütsel pratikte iktidar ve otorite ilişkilerinin oluşmasına
karşı bir panzehirdir. Bu politikanın amacı grupsal, topluluksal
otonominin olduğu kadar, hatta daha çok bireysel otonominin hayata
geçirilmesidir. Bireyin otonomisini kısıtlayacak her türlü ilişki,
örgütlenme biçimi reddedilmelidir. Eski makro politikaya şartlanmış
sol bireysel otonomiyi ortadan kaldıran pratiklerden henüz kurtulmuş
değildir ve bu nedenle kendi örgütleri içinde bir ‘bağımsızlar’
topluluğu gün geçtikçe büyümekte, daha geniş bir kesim de eski
büyük siyasetle özdeş olduğunu sandığı siyasetten tamamen kopmaktadır.
Toplumun gözünde artık hiçbir itibarı kalmamış bildik siyaset
yerine bugün tamamen kültürelleşmiş, politikleşmiş gündelik hayatın
tüm ‘maddi’ ve tinsel alanları içine dağılmış, ayrıntılanmış ve
bu anlamda alışılagelmemiş bir politikayı, imkânsızın politikasını
gerçekleştirmek otonomlaşma sürecinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.
Yararlanılan
Kaynaklar:
-Süreyyya Evren, Rahmi G. Öğdül (Der.), Başka
Bir Dünya Mümkün, Stüdyo İmge, 2002, 365 sf.
-Jean-Michel Besnier, İmkânsızın Politikası,
isyanla bağlanma arasında entelektüel, Ayrıntı, 1996, çev:
Işın Gürbüz, 264 sf.
Yaşar
Çabuklu