isyanın
dili ne'ce?
Dilin
ortaya çıkışı, şekillenmesi, düşünce üzerindeki etkileri,
ideoloji ve kültür taşıyıcısı olması, diller arasındaki etkileşimin
nedenleri ve biçimleri pek çok düşünür, yazar için hep bir
düşünme, araştırma alanı olmuştur. Nasıl olmasın ki, herşeyi
kendisiyle açıkladığımız halde kendisi hakkında en az şeyi
söyleyen alan dildir.
Bir yazıyı okutmaktan çok okutmamaya yaradığını
bile bile, hemen her konuda iri bir lafı olan Atatürk’ün bir
sözüyle sürdürüyorum:"Bir ulusu yok etmek istiyorsanız,
işe onun dilini bozmaktan başlayınız.". Buradaki "ulus"
lafına benim gibi alerjisi olanlar için yerine insan, topluluk,
cemaat ya da istediğimiz başka bir şeyi koyarsak daha çok
katılınılır bir söz oluyor galiba... Burada dil, türkçe, ingilizce,
macarca gibi etnik köken bütünselliği içinde alınıyor belli
ki. Ulus-merkezli bakıldığında açıklayıcı görünüyor. Ama biz
ulus halinde yaşamıyoruz. Ulus saymaca bir kavram, bir tür
icat-kavram. Aslında insanlar var, birlikte yaşamayı seçen
ya da buna zorunlu kılınmış insanlar. Rastlantı sonucunda
içine doğduğumuz bir toplum, bir dil ve bir kültür var, bunların
zorunlu bilinci ve etkileri var; sonra da bu topluluk içinde
kendimizi arayışımız, kendi dilimizi kurma çabamız ve dildeşlerimizi
bulma isteğimiz...
Her insan, her topluluk kendi "dil"ini
arıyor. Karşıt ideolojilerin aynı şeyleri farklı dil’le açıklamaları
düpedüz ideolojik ayrım ve bölümlenme yaratıyor. Örneğin,
bağsız içeriği neredeyse aynı yere düşen "milliyetçi"
ve "yurtsever" sözcüklerinden -diyelim ki bir konuşmada
lazım oldu- hangisini, neden tercih edersiniz? Peki seçtiğinizin
içi sizin tam da kastetmek istediğinizle mi doldurulmuş (başkası
tarafından)?.. Birinin sizi yansıtmadığına eminsiniz, peki
ya ötekiyle durumu idare etmeyi seçmiş olmuyor musunuz? Hani
ehven-i şer en kötüsüydü?..
Her gün dinlediğimiz televizyon haberlerinde
kullanılan dile dikkatle bakılınca haberin kendisinden çok
hangi sözcüklerle ve biçimlerde sunulduğunun daha önemli olduğu
görülüyor. "Sözde Ermeni katliamı"ndan başlayıp
son zamanlarda tanık olduğumuz "Çeçen Eylemciler"
adlandırmasına kadar bir dizi örnek bulunabilir sözcüklerin
"özenle" seçildiğine dair. Aynı haberi şov tv’de,
kanal 7’de ve trt’de dinleyin örneğin, hepsinin "haberin
kendisinden çok akılda bıraktığı iz"in kalıcı olduğu
bilgisine yaslandığını göreceksiniz. ½u anda içinde olduğumuz
dil öyle bir hal almıştır ki, yalnızca seçtiği sözcüklere
ve üsluba bakarak konuşan’ın ideolojisini, söylenenlerin temel
içeriğini anlamanız, kestirmeniz mümkündür.
Her kim ki, konuşmaktadır, söz almaktadır,
aynı zamanda kendi seçimini senin seçme’n yapmaya çalışmaktadır.
Doğal, natürel ya da tabii sözcüklerinden birini seçmek içeriği
doğrudan etkiler hatta belirler. "Aydınlanmacı düşünce"
dendiğinde "nerenin aydınlanması, mesela aynı zamanda
Somali de aydınlanmış mı?" sorusunu yapıştırmak gerekiyor.
Yapılan konuşmalar bana gerçeği bir yönden sunduğu gibi bir
yönüyle algılamaya da zorluyor beni. Bu türden bir iletişim
elbette yalnızca iletme amaçlı değil yönlendirme amaçlıdır.
Ama bu kaçınılmazdır da öte yandan. (Bu kaçınılmazlığın nedenlerini
başka bir yazıya bırakıyorum.)
Bu durumda da aynı şeyleri konuştuğumuzu
sanırken farklı şeyleri anlamamız, anlaştığımızı sanırken
ayrışıyor olmamız mümkündür. "‹nsan hakları önemlidir"
sözünün altına imza atan bir liberal, bir marxist ve bir anarşistin
aynı metne imza attıkları söylenemez. "Uygar dünya"yı
yeniden tanımlamadıkça içinde bu sözün geçtiği bir metne karşı
çıkmak "ilkellik" ya da "gerilik" olarak
değerlendirilemez. Cemil Meriç’in söylediği bir şey var, yeterince
açıklayıcı: "Bir tartışmada kullanılacak kavramlar tanımlanmamış,
üzerinde uzlaşılmamışsa, o tartışma, güdük kalmaya mahkumdur."
Uzatmayalım, bir diliniz varsa bir dünyanız
var demektir, o dünyayı savunmak, yaşamaktan gelen hakkınız
ve sorumluluğunuzdur. Bir dil’iniz yoksa yapmanız gereken
ilk şey o dili oluşturmaktır. Elbette ki gündelik gereksinime
yönelik dil ilk’el bir dildir ve hepimize yetecek kadar var
bundan. Ama bunun bir adım ötesinde kendinizi açıklamak, anlatmak,
ortaklıklar kurmak... istiyorsanız bu, ödünç kavramlarla yapılamayacak
kadar zorlu bir iştir. Bu anlamda, anarşistlerin kendi dillerinin
olmadığını ve genellikle başkalarından aldıkları ödünç kavramlarla
konuştuklarını düşünüyorum.
Elimizdeki verili dili biz kurmadık, bu
dil bizim dilimiz değil. Anarşistler kendi düşüncelerini onların
terimleri ve kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktan kaçınmalıdırlar.
"‹ktidar" dediğimizde ya da "tahakküm","devlet",
"hiyerarşi", "işbölümü" vb. dediğimizde
doğru şeylerin anlaşıldığına güvenemeyiz; ama örneğin "sivil
itaatsizlik" ya da "vicdani ret" dediğimizde
doğru anlaşıldığımız konusunda daha iyimser olabiliriz. Öteki’nin
bizi daha rahat anlayacağı düşüncesiyle öteki’nin dilini kullanmak
yerine kendi sözcüklerimizi ve adlandırmalarımızı oluşturmalıyız.
Bizi anlamalarına ihtiyacımız yok (ya da eksik ve istedikleri
gibi anlayacaklarsa hiç anlaşılmamayı göze alabiliriz). Onların
sahasında haklı çıkamayız. Örneğin "askerlik karşıtı"
ya da "anti-militer" sözleri "vicdani ret"e
göre bizi açıklamaktan son derece uzaktır. Yeni bir hayat
yaratmak, yeni bir dili yaratmak demektir, her iki anlamıyla
da. Altını marxistlerin ya da kapitalistlerin doldurduğu sözcüklerle
kendimizi açıklamaya çalışırsak ucubeye döneriz.
Bir başka mesele, diller arasındaki etkileşim,
hadi kıvırmadan söyleyelim küre’nin dilinin ‹ngilizce oluşu
konusunda ne diyeceğimizdir... Artık buna etkileşim yerine
tasallut ya da dillerin işgali de demek mümkünken hele, anarşistlerin
bu konuda kendi sözlerini üretmeleri gerekiyor. Ancak, bu
tür durumlarda ulusçu kavrayışlarla aynı zemine düşme çekincesi
olduğundan ikircikli olmak adetten olduğu için midir nedir,
biraz görmezden geliniyor mesele. Oysa bize daha yolun başında
lazım olan şeydir dil.
Bu durumda iki sorun var dille ilgili: Birincisi, dildeki
küreselleşmeye, tektip, tekkültür, tekdil insan olmaya, dünyanın
amerikanlaşmasına direnme; diğeri anarşistlerin, içine doğdukları
anadili içinde kendi dillerini, ötedil’lerini kurmaları...
Ve burada birinci direnme noktasını kurabilmek, kendi dilini
kurabilecek malzemeyi ingilizcenin elinden kurtarmak anlamına
da geliyor.
Ancak, gene kıvırmadan söyleyeyim, anarşistlere
türkçe’yi (ya da kürtçeyi, lazcayı...) korumamız gerekir,
dediğinizde önce bi birbirlerine bakıyorlar...Acaba sınırsız,
devletsiz bir dünya düşü ile çatıştığı mı düşünülüyor böyle
bir düşüncenin? Dil’i oluruna bırakalım diye mi düşünülüyor?..
Oysa oluruna bırakılan alanlar, hep biliyoruz ki bizi acıtan
bir biçimde dolduruluyor ve maçın sonlarına doğru yenmiş golleri
çıkartmak imkansıza yaklaşıyor. Doğu Perinçek’in CIA’ya "cıa"
demesi ve bir haftadır gördüğüm bir afişte McDonalds’ı "Mekdanılds"
diye yazması, dil üzerine uzun boylu çözümlere girdiğini değilse
de meseleye bakışını kestirmeden gösterme çabası içinde olduğunu
söylemektedir bize.
O halde özellikle "küreselleşme"nin
kaçınılmazlığının dayatıldığı bugün, bunun başarılı bir keşif
çalışması sayılabilecek "dünya gezegenin resmi dilini
ingilizce yapma projesi"ne, henüz çok geç olmadan direnilmelidir.
Dil deyip geçemeyiz. Önemli olan birbirimizi
anlamak, meramımızı anlatmak deyip geçemeyiz. Bu ortalama
insanın yanılgısıdır, indirgemeciliktir. Çünkü sanıldığının
tersini dil, birleştirmez, ayrıştırır. Saymaca iletişimdense
susmak; saymaca uzlaşımdansa gerçekten ayrışmak daha iyidir.
"Komplex" sözcüğünün "karmaşık" tan ya
da "argüman"ın "kanıt"tan daha açıklayıcı
olduğunu neden düşündüğümüzü kendimize anlatmadıkça paranın,
iktidarın ve kapitalizmin büyüsünü bozmaya gücümüz yetmeyecektir.
"Kümülatif olarak"ın zihinlerde" katlanaraktan
neden fazladan bir şık’lık, bilgililik hissi yarattığını sorgulamalıyız.
Küreselleşme’nin tarihi yabancı dilde –neden
ingilizce demiyorsak doğrudan- eğitimin çağın gerekliliği
olduğu kabulüyle başlamıştır. ‹şçiler, ezilenler ingilizce
bilmeden de bunu pekala yapabilirler. Ezilmenin dili evrenseldir.
‹syanın dili de ingilizce olmayacaktır. Çocuklara anaokulunda
ingilizce öğretilmesini bir sömürge yalakalığı olarak görmeliyiz.
Bizim bir dilimiz var ve bize yetiyor. Hakim olanın diline
her biçimde karşıyız. Hakim, karşımıza bazen amerikalı, bazen
türk ; bazen marxist, bazen liberal olarak çıkar. Biz onlara
kendi dilimizdeki şarkımızı söyleriz; bilimsel kanıtlarla
ya da çağdaşlık mavallarıyla kandıramazlar bizi. Bilimsel
de olmayacağız, evrensel de, çağdaş da, küresel de... Kendi
dilimiz dışındaki tüm diller bizim için deplasmandır. Biz,
deplasmanda susacak yerlilerdeniz.
Mehmet
İşten