Kaczynski
ile cezaevinden ilk röportaj:
asla vazgeçmeyin
Theodore
Kaczynski yaşamının çok erken dönemlerinde tekno-endüstriyel
sisteme karşı bir tavır geliştirdi. 1962 yılında Harvard'daki
son yılında sistemin hayal perdesinin gözlerinden kalktığını
ifade edip bu dönemde kendini oldukça
yalnız hissettiğini ekliyor. "60'larda teknolojiye
karşı bir takım eleştiriler vardı, ama bildiğim kadarıyla
teknolojik sisteme karşı olan pek insan yoktu. 1971 veya
72'de, Montana'ya taşındıktan kısa bir süre sonra Jacques
Ellul'un kitabı, Teknolojik Toplum'u okudum. Bu kitap bir
köşetaşıydı. Büyük bir coşkuyla okudum ve 'bu adam benim
bunca zamandır söylemeye çalıştığım şeyleri anlatıyor' diye
düşündüm."
Neden
kişisel olarak teknolojiye karşı durmayı seçtiğini sorduğumda
hiç vakit geçirmeden cevapladı: "Neden olduğunu sanıyorsun?
Teknoloji insanları makinenin içindeki dişlilere dönüştürüyor,
özgürlüğümüzü ve irademizi alıp götürüyor" Fakat bundan
daha fazlasının olduğu belliydi. Söyledikleri makineye karşı
duyduğu öfkeyle birlikte, Montana kırsalındaki çok özel
bir yere duyduğu derin sevgiyi de hissettiriyordu. En çok
canlandığı ve coşkuyla anlattığı konu, orada kurduğu ve
daha sonra sistemin saldırılarına karşı korumanın yollarını
aradığı dağ yaşamıydı. "Doğrusunu söylemek gerekirse
benim politik bir doğrultum yok. Eğer birileri bulunduğum
yere doğru yol açarak ve tabii bunun için ağaçları keserek,
uğuldayan helikopterleri ve kar motosikletleriyle gelmeseydi
hala orada kendi halimde yaşıyor olurdum ve dünyanın geri
kalanı da başının çaresine bakabilirdi. Politik akımlara
katılmamın nedeni buna zorla itilmiş olmamdır, doğrusu böyle
bir şeye meyilim yoktu."
1971'de,
29 yaşındaki Kaczynski Berkeley'deki matematik öğretmenliğinden
ayrılıp, Lincoln, Montana yakınlarındaki kendi inşa ettiği
barakaya taşındı. İlk on yıl boyunca doğa içinde kendi kendine
yeterek yaşamasını sağlayacak ilkel beceriler üzerine yoğunlaştığını
ve çocukluğundan beri içinde bunları yapmak için bir dürtü
bulunduğunu söylüyor. "Tartışmasız olarak teknolojik
sistemin dışına çıkmamın başlıca nedeni, başka yaşama biçimleri
ve özellikle de ilkel insanlar hakkında okuduklarımdı.11
yaşımdayken Illinois, Evergreen Park'taki yerel kütüphaneye
gidip geldiğimi anımsıyorum . Burada Smithsonian Enstitüsünün
bilimin çeşitli dallarına ait kitap serileri vardı. Diğer
şeylerin yanında, tarihöncesi insan üzerine bir kitapta
antropoloji hakkında bir şeyler okudum ve okuduklarımdan
inanılmaz derecede etkilendim. Neandertal insan ve diğerleri
hakkında birkaç kitap okuduktan sonra daha fazlasını okumak
için dayanılmaz bir istek duydum. Ve kendime 'neden?' diye
sormaya başladığımda fark ettim ki asıl istediğim başka
bir kitap daha okumak değil onlar gibi yaşamaktı."
Montana'ya
yerleşmesinin ardından Kaczynski bir öğrenci edasıyla, yenilebilen
yabani bitkileri isimlendirmek, hayvanların izini sürmek
ve ilkel tekniklerin benzerlerini oluşturmak gibi konularda
hummalı bir çalışmaya girişiyor."Uzun yıllar önce,
hayvan davranışlarını öğrenmek için, örneğin Ernest Thompson
Seton'un The Lives of Gaming Animals (Oyun Hayvanlarının
Hayatları) türünden kitaplar okurdum. Fakat ağaçların arasında
bir süre yaşadıktan sonra içimde herhangi bir bilimsel çözümleme
okumaya dair bir nefret gelişti. Profesyonel biyologlar,
doğal yaşamı, hakkında yazdıkları şeylerle kirletiyor ve
paramparça ediyorlardı. Benim için, kişisel tecrübeyle vahşi
yaşamdan edindiğim bilgi daha değerli ve önemli gelmeye
başlamıştı."
Kaczynski
nihayet elektriksiz ve susuz barakasında sürdürdüğü yaşamı
anlatmaya koyuldu. Davası sırasında avukatlarının onun zihinsel
yeterliliğini tartışmaya açmak için kullandıkları delil,
bu baraka ve içinde sürdürdüğü yaşam tarzıydı. Kaczynski
bu savunma stratejisinin, aslında kendisine oldukça büyük
bir saldırı olduğunu düşünüyordu. Günlük yaşamının detayları
hakkında konuşmasına devam etti. "Yabani yenilebilir
bitkileri isimlendirme ve ayırdetme konusunda bir hayli
tecrübe sahibi oldum. Ağaçların arasında dolaşmak ve yemek
için iyi olan şeyleri keşfetmek benim için kesinlikle en
tamamlayıcı aktivitelerden biriydi. Ama işin kötü yanı Montana'da,
doğu ormanlarından farklı olarak, pek fazla nişastalı bitki
yoktu. Yenilebilir kökler vardı fakat bunlar da pek az sayıda
bulunuyordu. En iyileri ziraat bölgesi olan aşağı kesimlerde
yetişiyordu, ve tahmin edileceği otlaklarının bir yabancı
tarafından eşelenmesi sürü sahiplerinin pek isteyeceği bir
şey değildi, dolayısıyla nişastalı yiyecekler medeni yiyeceklerdi.
Un, pirinç, mısır gevreği, yulaf ezmesi ve sıvı yağ gibi
yiyecekleri satın aldım."
Kaczynski
üç şeyi yapmayı çok isteyip hayata geçirememiş: avlanmak
için kullanacağı oklu bir mancınık yapmak, kayalık yamaçlardaki
uzun günlük yürüyüşlerine dayanabilecek geyik derisinden
bir çarık üretmek ve kibrit kullanmaksızın ateş yakmak.
Mütevazi ve yalnız yaşamında sürekli bir şeylerle uğraştığını
ve oldukça mutlu olduğunu söylüyor. "Ormanda yaşadığım
süre içinde fark ettiğim şeylerden biri de, gelecek kaygısını
ve ölüm korkusunu üzerimden atmamdı. Eğer hayatından memnunsan
'diyelim ki gelecek hafta öleceğim, bu neyi değiştirir ki?
Şu an buradayım ve her şey çok güzel' diye düşünüyorsun.
Sanırım Jane Austin'dı, romanlarından birinde mutluluğun
daima gelecekten beklenen bir şey olduğunu ve 'şu an'a a
ait olamayacağını yazmıştı. Bu her zaman doğru değil. Evet
belki medeniyet içinde doğrudur, ama sistemin dışına çıkıp
başka bir yaşam şekline adapte olduğunuzda, mutluluk sık
sık 'şu an'da elde edeceğiniz bir şeydir."
Yetmişli yıllarda
birkaç eylemlilikte bulunduğunu kabul ediyor, fakat bir
zaman geliyor ki sistemle mücadele etmek için daha fazla
enerji ayırmaya karar veriyor. Bu süreci şöyle açıklıyor:
"Buralarda benim en sevdiğim yer bu vadinin üçüncü
jeolojik çağdan kalmış olan en geniş parçası idi. Tam olarak
düz değildi oval bir yapısı vardı, ucuna doğru gittikçe
dikine kesen kayalık uçurumlara ulaşılıyordu ve bir şelale
bile vardı. Barakamdan yürüyerek 2 günlük mesafedeydi. 1983'e
kadar en güzel nokta burasıydı. O yaz barakamın etrafında
çok sayıda insan dolaşmaya başladı ve ben biraz dinginliğe
ihtiyacımın olduğunu düşünerek vadiye gittim, oraya vardığımda
tam ortasından geçen bir otoyol kondurduklarını gördüm.
Nasıl bir bozguna uğradığımı anlatmam mümkün değil. O andan
itibaren vahşi doğa üzerine daha fazla beceri geliştirmek
yerine yeniden sistemin üstüne yönelmeye karar verdim. İntikam!
Bu düzenlediğim ilk saldırı eylemim değildi, ama o andan
itibaren bulunduğum noktada eylemlilik kaçınılmaz olmuştu
benim için. Sosyal akımları, özellikle de teknolojik sorunla
ilgili olanları okumaya dair bilinçli bir çabaya giriştim.
Bir tek şey için; amacım toplumların nasıl değiştiğini kavramaktı,
bu nedenle antropoloji, tarih ve biraz da sosyoloji ve psikoloji
okudum, ama çoğunlukla antropoloji ve tarih."
Kısa süre
içinde Kaczynski, sistemi "onarmaya" çağrı yapan
yüzeysel reformist stratejilerin yetersiz olduğu sonucuna
varır, ve bilinçlerdeki kitlesel bir değişimin de teknolojik
sistemin kuyusunu kazmaya yeteceğine pek az ihtimal verir.
"Bunun yapılabileceğini zannetmiyorum. Bunun bir nedeni
insanların çoğunluğunun (bazı istisnalar vardır), en az
direniş gerektiren yolları seçmeye meyilli olmaları. Her
zaman kolay yolu seçerler, ve arabadan, televizyon setinden,
elektrikten vazgeçmek çoğu insan için seçilecek kolay bir
yol değildir. Endüstriyel sistemi çökertmek için izlenebilecek
kontrollü veya planlı bir yol olabileceğini düşünmüyorum.
Sanırım ondan kurtulmamızın tek yolu sistemin çökmesi ve
dağılması. Bu yüzden sonunda durumun Rus devrimindeki gibi
veya Afganistan, Ruanda ve Balkanlarda gördüğümüz şartlarda
olabileceğini düşünüyorum. Bu sanırım şiddetsizliği savunan
radikaller için bir çelişki doğuruyor, çünkü her şey yıkıldığında
kaçınılmaz olarak şiddet de olacak, ve bu bir soruyu akla
getiriyor - bunun ahlaki bir soru olup olmadığını bilemiyorum
- ama asıl konu eğer tekno-endüstriyel sistemin lağvedilmesi
gerektiğini düşünüyorsanız, ve onun yıkılması için çaba
harcıyorsanız, sonuçta bir çok insanın ölümüne sebebiyet
vereceksiniz demektir. Sistem yıkıldığında sosyal karmaşa
olacak, kitlesel açlıklar olacak, ziraat makinaları için
ne yakıt ne de yedek parça bulunabilecek ve modern tarımın
bağımlı olduğu suni gübreler ve ziraat ilaçları da olmayacak.
Yani yeterli yiyecek bulunmayacak ve açlık baş gösterecek,
peki sonra?.. Ve bu öyle bir konu ki, bugüne kadar okuduklarım
kadarıyla hiçbir radikalin bu soruyla yüzleştiğini göremedim."
"Asıl
büyük sorun şu ki insanlar bir devrimin olanaklı olduğuna
inanmıyorlar, ve tam da bu nedenle, yani insanlar olabileceğine
inanmadığı için, gerçekten de bir devrimin olması kesinlikle
imkansız. Geniş ölçekte eko-anarşist hareketin iyi bir iş
ortaya çıkardığını söyleyebilirim, ama yine de daha iyisini
yapabileceklerini düşünüyorum. Gerçek devrimciler kendilerini
reformculardan ayırmalıdırlar. Olabildiğince çok insanın
vahşi doğayla tanıştırılması için yapılacak bilinçli bir
çaba bence iyi bir yol olurdu. Sonuç olarak bence yapılması
gereken insanların çoğunluğunu haklı olduğumuza inandırmaya
çalışmak değil, toplumdaki gerginlikleri her şeyin yıkılacağı
noktaya dek tırmandırmaktır. İnsanların isyan etmesine yetecek
kadar rahatlarının kaçtığı bir durum yaratılmalı. Asıl soru
bu gerginlikleri nasıl tırmandırabiliriz? Bilemiyorum..."
Kaczynski
tekno-endüstriyel sitemin her yönüyle ilgili ve dahası onu
yoketmek için nasıl çalışmamız gerektiği konusunda detaylı
olarak konuşmak istiyordu. Doğrudan eylem ve politik ideolojilerin
sınırları gibi konular uzun süre boyunca konuşmanın merkezindeydi.
Ama sohbetin en ilginç kısımları şüphesiz vahşi doğanın
ve vahşi yaşamın eşsizliği üzerine konuştuklarımızdı.
Röportajın
sonlarına doğru Kaczynski dağ tavşanlarıyla kurduğu yakın
ilişki üzerine çarpıcı bir hikaye aktardı. "Bu biraz
özel bir konu" dediğinde teybi kapatmam gerekir mi
diye sordum, açık kalmasının sorun olmadığını söyledi. "Ormanda
yaşarken, kendim için bir takım 'tanrılar' icadettim. Bu
tip şeylere aklımla inandığımdan değil, ama bazı duygularıma
karşılık gelen düşüncelerdi bunlar. Sanırım ilk uydurduğum
Tavşan Dede'ydi. Bildiğiniz gibi dağ tavşanları bütün kış
boyunca benim asıl et kaynaklarımdı. Uzunca bir süre hareketlerini
gözledim ve yollarının geçtiği yerlerde iz sürdüm onlara
ateş edebilecek kadar yaklaşmak için. Ama bazı zamanlar
ne kadar iz sürersen sür izler kaybolur ve tavşanın hangi
yöne kaçtığını bir türlü bulamaz, izini kaybedersin. Kendim
için bir efsane yarattım: bu tüm diğer tavşanların varlığını
devam ettirmesinden sorumlu olan Tavşan Dede'ydi. Bir anda
ortadan yokolup görünmez olma yeteneğine sahipti bu tavşan,
bu yüzden yakalanması ya da görülmesi olanaksızdı. Her seferinde
bir dağ tavşanı yakaladığım zaman, "teşekkürler Tavşan
Dede" demeye başlamıştım. Bir süre sonra içimde dağ
tavşanları çizmeye dair bir dürtü uyandı.Bir bakıma onlarla
içiçe geçtim, öylesine ki düşüncelerimin büyük bölümünü
dağ tavşanları oluşturuyordu. Dağ tavşanlarını içine doğradığım
tahta bir kabım vardı. Ve sadece tavşanlar için, daha güzel
bir kap yapmayı planlıyordum, ama bunu hayata geçiremedim
hiçbir zaman. Bir başkasına ise sabahın kanatları adını
vermiştim. Dağda sabahleyin uyanıp dışarı çıktığında dur
durak bilmeden yürümeye başlarsın sanki seni ileriye doğru
iten bir şey varmış gibi. Bu kendim için icadettiğim bir
başka tanrıydı."
Acaba burada
oturmuş özgürlüksüz ve vahşi doğayla ilişkisiz hapis hayatıyla
yüz yüzeyken ve onun için çok önemli olan bu hayattan geriye,
doğaya ve bilgiye olan samimi sevgisi ve tekno-endüstriyel
sistemin yıkımını çabuklaştırmaya yönelik devrimci harekete
bağlılığı dışında hiçbir şey kalmamışken tanrılarının onu
terkettiğini mi düşünüyordu? İçinde bulunduğun koşullardan
cesaretinin ve şevkinin kırılması durumunda, aklını kaybetmekten
korkuyor musun dediğimde "Hayır" diye cevapladı.
"benim asıl kaygılandığım şey, bir gün bulunduğum şartlara
uyum sağlama, burada kendimi rahat hissetme ve olanları
artık yadırgamaz hale gelme olasılığım. Ve bir gün dağlardaki
ve ormandaki hatıralarımı unutmam. Beni asıl korkutan bir
gün bu hatıraları unutmak ve doğayla kurduğum o iletişim
tarzını kaybetmek. Ama cesaretimi kırabileceklerini sanmıyorum
ve bu yüzden bundan korkmuyorum"
Ve son olarak
teknolojik sisteme olan eleştirilerini paylaşan ve Dünya'yı
yoketme yolundaki endüstriyel sistemin sonunu yakınlaştırmak
isteyen yeşil anarşistlere şu tavsiyeyi veriyor Kaczynski.
"Hiçbir zaman umudunuzu yitirmeyin, ısrarlı ve inatçı
olun, ve asla vazgeçmeyin. Tarih görünüşte mağlup olanların
beklenmedik bir biçimde biranda galip duruma gelmesinin
örnekleriyle doludur, bu nedenle hiçbir zaman umudun bütünüyle
kaybolduğu sonucuna varmayın."
Green
Anarchist dergisinin 'güz 99' sayısında
yayınlanan röportajdan çevrilmiştir
çev.
Alp Piroğlu