kentin
evlatlık çocukları
İnsanın
göç ettiği yeri benimsememesi, kimbilir ne zorluklarla gelip yerleştiği
şehrin geçmişinin farkında bile olmaması acaip bir şey. Durumun, kendinden
kaynaklanan bir ironisi var. Evlatlık alınmış çocuklar gibi, gelecek
umduğu kenti kanıksayamayan insanlar.
Yetişkin çağa geldiğinizde bir gün, birden, anne
baba bildiklerinizin aslında sizi evlat edinmiş olduklarını öğrenmek
insanda muhtemelen telafisi neredeyse olanaksız bir boşluk, giderilemez
bir kandırılmışlık duygusu yaratır. Sizi siz yapan ve geleceğinizi
taşıyacak olan temeller, tekeri taşa takılmış at arabası gibi sarsılıverir
ve en lezzetli karpuzların hepsini değilse bile büyük bir kısmını
çatlamış patlamış olarak geride, yerlerde bırakmak zorunda kalırsınız.
Elbette bunların başınıza gelmemesi de mümkün. Evlatlık
olduğunuzu asla öğrenemeden ömrünüzü tüketip bitirebilirsiniz. Farkında
olmadığınız gerçek incitemez sizi. Fakat evlatlık olduğunuzu bilen
birileri daima vardır ve o birileri acı çeker bu nedenle. Hatta acıdan
da öte, yaşamları sönmüştür tam da bu yüzden.
Bir kente gelip yerleşiyorsunuz, oraya ait hiçbir
değerden haberiniz yok, geçmişini bilmiyorsunuz, ana caddenin ortasındaki
ulu çınarın altında bir zamanlar hangi büyük şairin gölgelendiğini,
arka sokaktaki yıkıntının aslında yüzlerce yıla direnmiş bir kiliseye
ait olduğunu, kirli ve dökük kabartmalarını solgun kapaklı kitapların
sakladığı çeşmenin banisini, şu taraf eğri büğrü çıkmaz sokaklarla
örülüyken bu tarafta kagir veya ahşap konutların niçin birbirini dik
kesen sokaklara sıralanıverdiğini, üzerine metrelerce tabela çaktığınız
bezemeli binanın vaktiyle ne günler gördüğünü ve belki de falanca
mimari üslubun dünyada eşi az bulunur, nadide bir örneğini belgelediğini,
ilk çok katlı yapıların hangi semtte inşa edildiğini ve niçin orada
inşa edildiğini, yalıların niye yalı, gökdelenlerin niye gökdelen
olduğunu ve ilk stadyumun sebepsiz yere dut bahçelerini perişan ettiğini
bilmiyorsunuz; tıpkı o ortaokul terk ve ayakları altında cennet serili
annenizin babanızla sorgusuz sualsiz evlendirilene kadar öğretmen
olma hayalleriyle yanıp tutuştuğunu ya da o çatık kaşlı, önünde hazırola
durdurduğunuz babanızın lisedeki "kızarkadaşının" evlendiğini
öğrendiği gün hüngür hüngür ağladığını bilmediğiniz gibi. Üstelik
merak da etmezsiniz zaten, onlar anne babadır, yükümlülükleri vardır,
bunları yerine getireceklerdir, ötesi sizi pek ilgilendirmez. Ötesini
farkedecek şekilde yetiştirilmediniz.
Benzer biçimde, yerleştiğiniz kentin kendine özgü
bir düzeni, bir sebebi, bir iç dinamiği olduğunu, yaşayan bir organizmadan
farksız biçimde, aslında sevindiğini, üzüldüğünü, canının yandığını
ve doğru, dürüst, kaliteli, aydınlık, güvenli ve insanca bir yaşam
için şehirden almayı umduğunuz kadar da ona saygı duyup katkıda bulunmanız
gerektiğini bir an olsun aklınıza getirmezsiniz.
Siz kendi bildiğiniz değerlerinizle bu şehirde yaşamınızı
kuracaksınız. Hatta kurdunuz bile. Bir yerden bir yere göç etmeye
karar verdiğiniz noktada bir değişim geçirmeyi de göze almışsınız
demektir. Ancak savunma mekanizmalarınız derhal gizli harekata başlar
ve bir bakarsınız hemşehrilerinizle dolu bir mahallede ev tutmuşsunuz,
tıpkı memleketinizde yaşar gibi yapıyorsunuz. Ne çare ki çarklar dönmeye
devam etmektedir; geçmişinizden getirdiğiniz değerleri ve bilinci,
yerleştiğiniz kentin değerleri ve yaşam biçimiyle en uygun biçimde
kaynaştırarak geliştirici değişmeyi ne kadar reddetseniz de bundan
kaçış yok. Direnseniz dahi, çocuğunuz geçirecek o değişimi; ancak
kaçışın ve yerleştiğiniz çevreye olumsuz müdahalenin sonuçlarını yaşayarak
göreceksiniz. Dahası, bilincine varsanız da varmasanız da siz ve daha
beteri, çocuklarınız ödeyecek bedelini.
Eskiden çarşıdan gelen asfalt kaplı ana cadde, yılların
boşvermişliğiyle kanalizasyona dönmüş dereyi aşan köprüyü geçerek
düz devam eder, camiye varınca ikiye ayrılırdı. Bir kolu aşağıya,
sahile uzanır, diğeri ise yukarıya, tren yoluna kavuşurdu. Büyücek
bir çay bahçesi vardı tren yolunun yakınında. Çay bahçesinin hemen
arkasında da anneannemin, geniş bahçesi içinde evi, bahçenin iki kenarını
L şeklinde dönen bir ev. Şehrin bu yakasında adet olduğu üzere meyva
ağaçlarıyla doluydu bahçenin her köşesi. Elma, armut, şeftali, türlü
türlü erikler ve en önemlisi ulu badem ağacı. İki ağaç arasına salıncak
kurardı anneannem. Çocukluğumun yazlarında badem ağacının altında
yaptığım çamurdan pastaların ve suyu buz gibi akan çeşmenin önemi
büyüktür. Anneannem kızıp "Sakine" derdi taze gelin kiracısına.
Sakine, eskiden şehrin bu kesiminde meşhur bir yarı meczup; azıcık
çatlak ve dağınık olan herkes "Sakine" anneannem için. Kiracının
adı Sultan' dı aslında. Sultan' la karnım ağrıyana, dişlerim şakır
şukur kamaşana kadar eteklerimizde topladığımız erikleri yerdik tuzlara
bana bana. Bir taze gelin ve bir çocuk.
Meydana doğru çok geniş bir alanda bir tahtırevalli,
iki dizi kayık salıncak ve bir dev kaydıraktan ibaret bir çocuk parkı
vardı. Tek bir ot bile bitmezdi park alanında. Hele bayramlarda çocuk
doldu mu salıncaklara, ortalığı tozdan bir sis kaplardı belli belirsiz.
Bizim bahçede çiçek, sebze ve ağaç. Bahçenin etrafı komşu bahçeleriyle
çevriliydi, bir kısmı da yanyana sırt sırta komşu evleri, kimi Anadolulu,
kimi Rum, kimi yerli, kimi ise Bulgar göçmeni, bizim gibi. Bu evlerin
arasından geçip arkalara gittiniz mi askeri lojmanlara varırdınız.
Her biri aralıklarla dizili, tek katlı, basit kagir evlerdi. Bir kaç
basamakla kapı sahanlığına çıkılan evler. Oldum olası severim önü
dar sahanlıklı eski ev kapılarını. Kaldırım yoktu, yoldan doğru evlere
çıkardınız ve yollar hep kumdu.
Bir gün bile düşünmedim kumların sırrını. Hiç merak
etmedim asfalt kaplı ana cadde hariç, yan sokakların neden kaldırımsız
ve kumlu olduğunu. Birgün evimizin yakınında bir çıkmaz sokak önünde
arkadaşlarımla oynarken bir hareketlenme oldu. Evlerden insanlar dökülmeye
başladı sokağa. Hepsi bir yöne doğru cadde boyu yürüyen insanlar,
ellerinde sepetler, torbalar. Ne oluyor demeye kalmadan biri beni
kolumdan yakaladı, "Gel, sen de gel, bak ne göstereceğim sana,"
diyerek. Ben de elimi kavrayan eli kah tutarak kah bırakarak düştüm
onlarla o öğlen sıcağında yollara. Biraz yürüdükten sonra bağlara
vardık. Aklımda o günden kalanlar, aslında artık ahı gitmiş vahı kalmış
bağın kumunda tabanlarımın yandığı ve bir adamın beni yarı şefkatle
yarı hoyrat, kolumdan çekiştirerek bağın şu tarafını işaret ettiği.
"Bak kızım," dedi adam, "Şurada dedenin bağı vardı.
Deden çok güzel üzüm yetiştirirdi. Bağlarda meşhurdu dedenin üzümleri.
Sonra... Sonra deden de gitti, üzümler de.."
Hala bilmem niye o gün insanlar öğlen sıcağında
bağlara döküldüler. Özel bir gün olmalıydı. Belki o gün sordum öğrendim,
ama sonra unuttum. O güne dair başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Dedemin
bağı ne tarafa düşüyordu bilmiyorum. Dedemi hiç görmedim zaten, annem
daha evlenmeden ölmüş dedem erik ağacının önünde. Bizim evde çocuklarla
böyle şeyler konuşulmazdı. Ben de şenlikli bağı unuttum gitti. Ama
sonraki yıllarda giderek süresi daralan anneanne ziyaretlerimde hiç
tanımadığım yaşlı insanların zaman zaman böyle kolumdan tutarak bana
dedemle ilgili sözler söylemelerinden, bu eski mahallenin geçmişinin
son temsilcilerinin dedemi unutmadığı belli oluyordu.
Anneannem, çiçek yüklü bahçesi, sarı badanalı odalar,
taş örgü bahçe duvarları, çivit mavisi tahta kapı, giyotin pencereler,
elektrikli, ısınınca çalmaya başlayan yeşil radyo, üzerinde çini çaydanlığın
kaynadığı kuzina, tel dolaptaki muhallebiler, badem ağacı, kumruların
gurultuları, o öğlen sıcağının sessizliği, yanık demiryoluyla karışık
tenekede midye kokusu, çay bahçesinden duyulan Orhan Baba şarkıları,
gazoz kapağı şıngırtıları, atılan kasaların sesleri ve daha neler
neler, benim tarihimin ipucu taşlarını oluşturdular. Ta ki, anneannemin
evi istimlak edilene kadar.
Başka bir semte taşındı anneannem. Yeni evi de bahçe
içinde ve güzeldi. Fakat istimlakla dümdüz edilen evinin, bahçesinin
ve kökünden kesiliveren ulu badem ağacının yerini hiçbir zaman tutamadı.
Bir kaç seneye kalmadı öldü zaten. Biz çoktandır karşıda yaşıyorduk,
ancak 15 sene sonra oradan geçebildim ve çaybahçesinin arkasında kocaman
pencereli, beton bir binanın kabası yükseliyordu anneannemin bahçesinin
tam üzerinde. "Konuk Evi İnşaatı" yazıyordu gururla dev
tabelada. Çevrede bir tek bahçeli ev kalmamıştı. Göçmen ve yerli komşuların
evlerinin yerinde, lojmanların da yerinde kocaman beton apartmanlar
yükseliyordu. Sokaklarda kum mum da yoktu artık. Değişmişti herşey,
sokaklar yollar, her yer apartmanla dolmuş, dip dibe, koyun koyuna,
uzanmış birbirinin içini görmeye uğraşan boz renkli, alçaklı yüksekli
beton bloklar.
Ne o apartmanlarda oturanlar, ne o konukevinde kalacak
olanlar, bağları bilmeyecekler. Anneannemin ömrünü geçirdiği evinden,
o pek sevdiği kasımpatılı, eflatun karanfilli bahçesinden ayrıldıktan
sonra nasıl çöküverdiğini ve bir kaç sene içinde nasıl ölüverdiğini
de bilmeyecekler. Tıpkı evlatlık alınmışlıklarını bilmeyen yetişkinlerin,
ailelerinin ve kendilerinin gerçek geçmişini bilmedikleri gibi.