küreselleşme,
ulusal devlet
ve ille de devrim
"İmparatorluk bürokrasisinin
malların üretimi ve bölüşümüne aktif olarak müdahale ettiği antik
feodal imparatorluklarda (Mısır, İnka, Çin) bile modern anlamda
bir ekonomik mantıktan söz edemeyiz, oradaki daha çok yaşamsal
araçların sahiplenişinin hiyerarşik bölüştürülmesiydi. Oysa yaşamsal
araçların yeniden üretilmesi etkinliğine özgün bir rasyonalite
kazandıran ekonomik mantık, tahakküm tarafından yaratıldığında
ekonomik rasyonel tahakkümün mantığı haline geldi."
Luciano Lanza; Tahakküm ve
Ekonomi, Efendisiz S: 2
Böyle diyordu Luciano
Lanza ekonominin tahakkümle yada tersi tahakkümün ekonomi ile
olan ilişkisine işaret ederken. Yani ekonomi ve tahakküm modern
çağ öncesi yine birbirleriyle ilintili olmakla beraber farklı
alanları kapsayan iki ayrı olgu iken modern çağ ile birlikte artık
bir başka düzlemde birleşiyor ve örtüşüyorlardı. Bu boyutta ekonomi
tüm yaşam alanlarına nüfuz edebilecek bir hacme kavuşurken tahakküm
de onu bütünüyle kendisine ait bir olgu haline getiriyor (içkinleştiriyordu).
Durum böyle olunca tahakkümün kendini yeniden üretim biçimlerine
adaptasyon sağlayan ekonomi günlük hayatın içinde gözden uzakta
kalan alanlarda tahakkümün rasyonel olarak yeniden üretilmesinin
en işlevsel aracı haline geliyordu. Bu saptamayı dehşetle yapan
Lanza sizce nasıl bir sonuca ulaşıyor peki? Bunun cevabı maalesef
pek umut verici değil. Lanza ulaştığı noktada ne yapılması gerektiğine
dair net bir şey söyleyemiyor.
"Ekonomiyi ortadan kaldırmadaki yetersizliğimiz,
tahakkümü ortadan kaldırmadaki yetersizliğimizi anlamamıza yol
açar. Rasyonaliteye, normlara, kurallara, malların yeniden üretimi
için istek duymak, bir bütün olarak da topluma rasyonalitenin,
normların ve kuralların damgasını vurmak olacaktır. Böylece toplumsal
yaşam için bunca meşru ve zorunlu bir istek, tahakkümün yeniden
üretiminin bir örneğine dönüşür. Görünüşte önemsiz ekonomik zorunluluk
(şu malı nasıl sağlayabiliriz?) tahakkümün en karmaşık ve korkunç
zorunluluğu haline gelir..."
"Bugün tahakkümü dağıtmak ekonomiyi dağıtmakla
mümkün olabilir. Biri öteki için kaçınılmazdır..."
"Belki de bu çıkmaz sokaktan çıkmanın yolu görebildiğimizin
üzerinde ve altında başka birşey olmadığını kabul etmektir. Böylece
ekonomi bize uzak ve keşfedilmemiş bir alan gibi gelmekten çıkacaktır..."
Başka bir ifadeyle ekonominin doğuşu tahakkümün
doğuşuyla paraleldir. Her ekonomi kendi rasyonalitesine uygun
olarak insan topluluklarının yaşamını örgütler. Ekonomik hayata
geçildikten sonra artık malların rasyonel temini ve pazarda karlı
bir şekilde satılması gibi yasalar insan topluluklarının yaşamını
yönetmeye biçimlendirmeye başlayacaktır. Ekonomik yasalar işlemeye
başladıktan sonra üretim, tüketim, işbölümü, pazar, değişim, bölüşüm,
işgücü, kar ve sermaye gibi olgular insan hayatını yönlendirmeye
başlar. Böyle bakınca yaşamını onbinlerce yıl hiç değiştirmeden
toplayıcılık ve avcılıkla sürdüren insan topluluklarının nasıl
olup da son birkaç binyılda böylesine başdöndürücü bir hızla büyüyen
kümeler halinde yaşamaya başladığını anlamak daha kolay olacaktır.
Ekonominin başlangıçta kasabaların, sonrasında kentlerin doğuşuna
yolaçtıktan sonra bu kasaba ve kentleri ulusal ölçekteki bir ekonomi
vasıtasıyla birleştirmesi ve son olarak tüm bir dünya ekonomilerinin
günün birinde birbirine eklemlenerek küresel ölçekte tek bir dünya
ekonomisine evrilmesi oldukça mantıklı ve kaçınılmaz görünmektedir.
İşte ekonominin bu rolü, geleneksel yöresel hayat tarzlarının
bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde değişmesine, neden olmuştur
ki bu aynı zamanda insan toplulukların etno-sosyal profilini de
doğal kabile hayatındaki akrabalık ilişkilerinden giderek "özgürleştirerek"
köylü, kasabalı, kentli hemşehrilere oradan da giderek ulus mensubu
teba yada yurttaşlara dönüştürmüştür. Burada ulusun ve ulus-devletin
doğuşu konularına (başka bir yazının konusu olduğu için) girmeden
söylenebilecek şey, ulus-devletin doğuşu artık modern çağın egemenliğin
açık ilanıdır. Artık eski çağın yöresel insanı yeni çağın ekonomik
insanına çoktan dönüşmüş/evrilmiştir. Böylece birkaç yüzyıldır
süregelen uluslaşma ile birlikte büyük imparatorlukların ve sömürgeci
krallıkların parçalanmasına, ulus-devletlerin ortaya çıkmasına
ve politik plana ulusal bağımsızlık mücadeleleri olarak yansımasına
yolaçan sancılı bir sürecin başlaması için gerekli koşullar oluşmuş
oluyordu. Bugün dünyanın dört bir yanında süren çatışma ve savaşlara
bakıldığında bu sürecin azalan bir ivmeyle de olsa devam ettiğini
söylemek yanlış olmaz. Yani günümüz dünyasında bir nevi parçalanmaya
aday imparatorluklar yada devletler az sayıda da olsa hala mevcuttur.
Modern
sonrası çağda ulusal-devlet çok uluslu sermaye ilişkisi
Modern çağın ekonomi mantığı kapitalizm, ulusal-devlet
ve temsili demokrasi gibi olgularla genel olarak pek de güzel
örtüşmüş ve bu yapılanmalar bölgeden bölgeye tüm bir dünya coğrafyası
üstünde yayılma olanağı bulmuştu. Bu sürecin sonuna yaklaşmakla
birlikte modern sonrası çağda artık başka dinamiklerin ortaya
çıktığını ve giderek belirleyici olmaya başladığı da bir gerçektir.
Şüphesiz ki dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insan toplulukları
yada toplumlarının tüm dünyayı çoktan kaplamış ve içine almış
olan küresel ekonomik sarmal içindeki durumları ve buna bağlılık
dereceleri doğal olarak birbirinden farklıdır. Örnekse; IMF politikalarıyla
iflas ettirilmiş ve krizler içinde debelenen Arjantin gibi bir
ülkede yaşamak zorunda olduğu için her an bu küresel ekonomik
sarmalın olumsuz etkilerine maruz kalan biri ile Orta Asya'nın
bozkırlarında at sırtında geleneksel yaşam tarzını devam ettirmeye
çalışan Kazakistanlı bir göçebenin küresel ekonomik sarmalın etkilerine
maruz kalma derecesi nicelik olarak birbirinden çok farklı olacaktır.
Birincisi kent yaşamı/ekonomik yaşam cenderesine sıkışmış bir
biçimde nefes almaya çalışarak yaşamak ve önsel olarak bu mücadelede
devrimci olmak zorundayken ikincisi hala kendisine ait olduğuna
inandığı bir yörede atları, koyunları ve develeri içinde bağımsızlık
ve toplumsallık alanlarını antik denebilecek bir tarzda kavramaya
devam edecek, uzaktan uzağa farkına vardığı modern sonrası çağın
yaşam tarzına ait sembollere ve ritüellere karşı belki de içgüdüsel
bir tepki içinde olacak ve önsel olarak muhafazakar bir duruşa
sahip olacaktır.
Buraya kadar herşey iyi hoş... ancak günümüzde
toplumsal-ekonomik çözümlemeler yapma durumunda olan herkesin
hiçbir şeyin artık bundan bir asır önceki gibi olmadığını da hesaba
katması gerekir. Ülkeler ve insan toplulukları kendisi için "gerekli"
ekonomik alanlarını yaratmış, ulusal pazarlarının bütünselleştirilmesi
ödevlerini "başarıyla" tamamlamış ve ekonomik sarmala
bir şekilde dahil olmuşlardır. Ulus-devletler ölçeğinde çeperlenen
bu ekonomiler üretimin yoğunlaşması ve buna bağlı olarak tüketimin
katlanarak büyümesi karşısında ihtiyaca cevap vermemeye başlamış
ve bölgesel yada ulusal-ekonomilerin birbirlerine eklenmesi zorunlu
hale gelmiştir.
Günümüzün kapitalist girişimcisi (en büyüğünden
en küçüğüne kadar) önlerine stratejik hedef olarak iç pazarı koymakla
yetinmemekte artık dış pazar hesapları da yapmaktadırlar. Ulusal-ekonomilerden
bütünsel bir dünya ekonomisine geçiş, ulusal iç pazarların küresel
dünya pazarına eklemlenmesi süreci küçük nüanslar dışında çoktan
beridir tamamlanmış bulunmaktadır. Eski sömürgecilikle tamamlanan
küresel ekonomik eklemlenme olgusu emperyalizm ve yeni-sömürgecilik
süreçlerinden geçerek günümüzün uluslararası kapitalizmine doğru
evrilmiştir. Çoktandır mal ihracının yerini sermaye ihracı almış,
19 ve 20. Yüzyıllarda görünen ulusal dev sanayi şirketleri yerlerini
çok uluslu banka/finans şirketlerine, devasa bilişim yada hizmet
amaçlı şirketlere bırakmıştır. Artık finans sektöründe dönen sermaye
hacmi sanayi sektöründe dönen sermaye ile kıyaslanamayacak kadar
büyük ve önemli hale gelmiştir. Sermayenin çok uluslulaşması süreci
artan bir ivmeyle günümüzde de devam etmektedir.
Modern sonrası çağın en karakteristik sosyo-ekonomik
olgusu sermayenin çok uluslulaşmasıdır. Bu sayede çok uluslu şirketlerin
çıkarları ulusal devletlerin çıkarları ile giderek farklılaşmaya
hatta giderek çatışmaya başlamıştır. (Bu konuda sayısız örnek
vermek mümkündür.) Bir tahakküm mekanizması olarak "devlet"in
bütünsel ekonomik alan ile çok sıkı bağları olmasına karşın içgüdüsel
olarak kendini her şeyin üstüne koyan ve savunan bir karaktere
sahiptir. Hal böyle olunca çok uluslu sermayenin (ulusal devletin)
kendi strateji ve çıkarları ile örtüşmeyen girişimleri karşısında
kendini yeni baştan tahkim etme ihtiyacı duymaktadır. Herşeyi
"ekonomik altyapının" belirlediğini savunan kimi görüşler
bir üstyapı kurumu olarak gördükleri ulusal-devlet ile çok uluslu
sermaye arasında zaman zaman arş-u-alaya kadar çıkan bu gerilimi
anlamakta zorluk çekebilirler.
Bu konuda hazır yeri gelmişken güncel bir örnek verelim; Türk
devletinin Avrupa Birliğine giriş konusunda ayak diremesi ile
irili ufaklı kapitalist sınıfların bu topluluğa giriş konusunda
tam tersi bir o kadar istekli olması arasındaki çelişkiyi hatırlayalım.
Dahası AB'ye girmek için önşart haline gelen Kıbrıs'ta taviz ve
anlaşma hususuna kapitalist sınıflar çoktan razı iken devletin
bunu tartışmaya bile yanaşmaması ve hükümete çeşitli vesilelerle
iktidarının sınırlarını sık sık hatırlatması bu hususta güncel
ve de güzel bir örnektir.
Neticede bir tahakküm mekanizması olan devlet
ne tahakkümün tek biçimidir ne de tahakkümün devletten başka ve
gündelik yaşamda devletten daha sık karşımıza çıkan bir biçimi
olan ekonominin üstyapıdaki basit bir yansımasıdır. Ekonominin
de tıpkı devlet gibi kendine ait yasaları ve karakteri vardır.
Tahakküm yaşamın tüm alanlarında (ekonomik, sosyal, kültürel,
hukuksal, etik vb.) etkinliklerini sürdürerek kendini yeniden
üretir. Ancak bu alanların tamamıyla devlet tarafından belirlenip
biçimlendirildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Her alanın
kendine özgü bir iç dinamiği bulunmaktadır ve gerek devlet ile
gerekse öteki alanlarla ilişki/etkileşim içinde bulundukları halde
bağımsız birer alan olarak varoldukları aşikardır. Böyle bakınca
çok uluslu sermaye ile ulusal-devlet arasındaki gerilimi daha
rahat anlamak mümkün olacaktır. Buradan hareketle dünyanın gelecekte
nelere gebe olabileceği konusunda üç aşağı beş yukarı tahminlerde
bulunmak sanırım ahkam kesmek olarak değerlendirilemez.
Güncel
etkenler ve gelecekteki ihtimaller
Buraya kadar anlattıklarımızın ışığında dünyanın
bugünkü durumuna şöyle bir göz atalım ve orada neler gördüğümüzü
yeniden gözden geçirelim:
Soğuk savaş bitmiş, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist
sistem dağılmış ABD tek süper güç olarak rakipsizliğini ilan etmiştir.
11 Eylül saldırısı ile birlikte tüm dünya, daha
önceden Yeni Dünya Düzeni diye formüle edilen (ABD'nin yeni savunma
konsepti adını verdiği) Amerikan stratejilerinin etkilerine her
zamankinden daha fazla maruz kalmaya başlamış bu yolda 11 Eylül
adeta bir milat addedilmeye başlanmıştır. Bu konsepte dayanan
ve 11 Eylül' ün getirdiği içerdeki milliyetçilik rüzgarını da
arkasına alan ABD dünyaya bir çeki düzen verme işine soyunmuş
ve şer ekseni dediği ülkelere (ki bunlar genellikle önemli petrol
ve enerji rezervlerine sahiptirler) açık savaş manevralarına girişmiştir.
Yine bu dalga ve Afganistan bahanesi ile daha önce denetiminde
olmayan Orta Asya'ya konuşlanmıştır.
·Politik ve askeri olarak ABD'nin gölgesinde
kalan Avrupa kendi içinde bütünleşme stratejisine her zamankinden
daha fazla önem vermeye başlamış ekonomik ve politik arenada ABD'ye
ciddi bir rakip olmak arzusunu ortaya koymağa başlamıştır.
1979 İran İslam Devrimi ile yükselişe geçen
İslami hareket İran'da iktidarda geçen 20 yıldan sonra ivme kaybetmesine
rağmen Ortadoğu ve Asya ve Afrika'da kapitalist batılı sistem
karşısında ciddi bir "alternatif" olmaya devam etmektedir.
İçinde anarşistlerin de yeraldığı (çoğulcu)
anti-kapitalist hareket ivmesini son günlerde nispeten kaybetmekle
birlikte hala kapitalizm için bir tehdit olmaya devam etmektedir.
Çok uluslu sermaye IMF ve Dünya Bankası gibi devasa finans kuruluşları
ile üçüncü dünya diye anılan yoksul ülkelerin kaynaklarının yönetimini
üstlenmekte ve onları ebediyen borçlandırarak yeni tür bir tahakküm
tarzını örneklemektedir.
Bu saptamalardan yola çıkarak bazı projeksiyonlar
yapmaya çalışalım. Önceki paragrafta söz konusu edilen ulus-devlet
çok uluslu sermaye çatışmasına tekrar dönecek olursak bu çatışmanın
konjonktürel bir çatışma olmadığı zaten aşikardır. Modern sonrası
çağın karakteristik unsuru olan çok uluslu sermaye eninde sonunda
ulusal devletlerle kozunu paylaşmak istese de önemli olan sürecin
kimden yana işleyeceğidir. Tarihi ilk baştan yeniden okuyacak
olursak ekonominin doğuşundan bu yana insan yaşamına ait sosyal
ve ekonomik örgütlenmelerin adeta geometrik olarak sürekli büyüdüğünü
geliştiğini birbirini etkilediğini kimi zaman içiçe geçtiğini
kimi zamansa birbirine eklemlendiğini görürüz. Sonuçta yukarıda
da söz ettiğimiz gibi sosyo-ekonomik planda insan topluluklarının
kabilelerden uluslaşmaya, köyden kasabaya, kentten metropole hatta
megapole doğru bir hacimsel büyümeye maruz kaldığı tarihsel bir
süreç yaşanmıştır. Böylesi bir "gelişmenin" dünyada
iletişim araçlarının böylesine gelişmiş olmasını ve iktidarı neredeyse
kontrol etmesini de hesaba katarak nasıl bir sonuca varmak mümkün?
Kaldı ki günümüzde medyada küresellik karşıtı hareket olarak tanımlanan,
Anarşistlerin de içinde aktif olarak yeraldığı çoğulcu anti-kapitalist
harekette ifadesini bulan uluslararası anti-kapitalist dayanışma,
benzer koşullar altında tahakküm ve sömürüye maruz kalan farklı
coğrafyadaki insan kütlelerinin bir tür moral ve ruhi şekillenme
birliği olarak da sayılamaz mı? Üstelik günümüzde iletişim kanalları
(genelde tahakküm lehine kullanılıyor olmasını teslim etmekle
birlikte) aracılığıyla dünyanın herhangi bir noktasında olan bir
şeyi anında haberalmanın mümkün olması aynı zamanda toplumsal
duyarlılıkların yada tepkilerin yerel ölçeklerden çıkarak daha
makro ölçeklere taşınmasına hizmet etmiyor mu?
Çok uluslu sermayenin yakın bir gelecekte olmasa
bile günün birinde ulusal-devlet ile hesaplaşma saati gelecektir
demiştik. Bu elbette ki ulusal devletin alternatifinin çok uluslu
sermayenin olmasından değil tersine ilkin modern çağda boygösterdikten
sonra modern sonrası çağa doğru evrilen karakteristik merkezi
endüstriyel sistemin ihtiyaç duyduğu küresel dünya devletinin
teşkil edilmesi ile olacaktır. Günümüzde Avrupalı ulusal-devletlerin
bütünleşme ve devasa bir Avrupa Birleşik Devletleri yaratma arzusunu
salt ekonomik gerekçelere bağlamak saflık olur. Bu aynı zamanda
enazından ekonomik dolayımlarla küresel ölçekte politik bir iktidara
sahip olma yeni kıtadaki rakibi ABD ile rekabet edebilme arzusuna
işaret eder. Üstelik ABD modern sonrası çağdaki bu gelişmenin
çoktan farkında olduğu için tüm strateji ve konseptlerini geleceğin
tek küresel devleti olmak üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bu bağlamda
ABD'nin ideologu F. Fukuyama'nın söyledikleri oldukça kayda değerdir.
Küreselleşen
dünyada devrim bir ihtimal mi?
K. Marks 'ın komünizmi aslında tek bir dünya
devletine ulaşmak düşüncesi idi. Marks herkesten yeteneğine göre
herkese ihtiyacı oranında olarak formüle ettiği komünizmin ikinci
aşamasını aslında yeniden tanımlanmış tek bir "komünist dünya
devleti olarak düşünüyordu. Stalin bu ideale oldukça inanmış ve
onu hayata geçirmek Sovyetler Birliğini tek dünya devleti yapmak
için elinden geleni ardına koymamıştır. (Bkz. J.V. Stalin; Leninizmin
Sorunları) Troçki ise muhalif pozisyona düşünce gençliğinde Alman
Marksist'i Parvus'tan etkilenerek savunduğu Sürekli Devrimi yeniden
hatırlamış ve proletaryanın tek bir ülkede başarılı olmasının
imkansız olduğu söyleyerek kıtasal devrim ha-yal etmiştir. Anarşist
düşüncede ise herhangi bir iktidar perspektifi yeralmadığı için
toplumsal devrim daha çok bir dünya devrimi olarak kavranmıştır.
19. Yüzyıl sonu yada 20. Yüzyıl başındaki Anarşistlerin başını
çektiği tüm devrimci hareketlerde devrimin uluslararası niteliğine
sürekli vurgu yapılmış ve enternasyonal coşku hep yüksek tutulmuştur.
Bu sadece enternasyonal bir ruh olmak dışında teorik ve perspektif
olarak da Anarşist düşüncede hep yeralagelmiştir. Konuyla ilgili
Bakunin'in düşünceleri hala tazeliğini korurken özellikle saptamalarının
dünya devrimci pratiğince büyük bir isabetle doğrulanmış olması
ayrı bir husustur. 1866 yılında kaleme aldığı "Devrimci El
kitabı" adlı broşüründe bir kahin gibi adeta olacakları çok
önceden haber veriyordu.
"Tüm ulusların özgürlüğü bölünmez olduğu
için, ulusal devrimlerin uluslararası devrimlere olanak vermesi
bizim derin inancımızdır. Tıpkı Avrupa ve dünya gericiliğinin
bütünleştiği gibi, artık yalıtılmış devrimler de olmamalıdır,
tersine devrimler evrensel ve dünya çapında olmalıdır. Bu yüzden,
artık tüm özel çıkarlar, kibirlilikler, iddialar kıskançlıklar
ve ulusların aralarındaki ve içlerindeki düşmanlıklar, her ulusun
özgürlüğünü ve bağımsızlığını hepsinin dayanışmasıyla güvenceye
alabilecek tek güç olan devrimin bütünleşmiş, ortak ve evrensel
çıkarlarına dönüştürülmelidir. Ayrıca, muazzam bütçelere, düzenli
ordulara, korkunç bir bürokrasiye dayanan ve modern merkezi devletlerin
tüm devlet aygıtlarıyla donanmış olan kralların, din adamlarının,
soylular sınıfının ve burjuvazinin komplolarının ve dünya karşıdevriminin
kutsal ittifakının büyük bir gücü teşkil ettiğine inanıyoruz;
bu ürkütücü gerici koalisyon, gerçek anlamda, yalnızca eşzamanlı
devrimci ittifakın daha büyük olan gücü ve uygar dünyanın tüm
halklarının eylemiyle yok edilebilir ve bu gericilik karşısında,
tek halkın yalıtılmış devrimi asla başarı kazanamayacaktır. Böyle
bir devrim aptallık olur, yalıtılmış bir ülke için tam bir felaket
ve sonuç olarak tüm diğer uluslara karşı işlenen bir suç anlamına
gelecektir."
(Bakunin; Sam Dolgoff, Kaos Yayınları, Kasım 1998)
Günümüzde
devrim, (hatta bazı Anarşistler dahil) birçokları için kafdağının
ardındaki bir ütopyadır. Oysa devrim insan iradesinden bağımsız
bir dinamik olarak ortaya çıkar. Ona dair bazı öngörülerde bulunulabilse
bile önceden bir kestirim yapmak o kadar da kolay değildir. Devrim
her yerde heran kapıyı çalabilir. Önemli olan bu tarihsel anda
ona hazırlıklı olmaktır. Anarşizmin trajedisi de burada başlar.
Anarşistler devrime daima hazırlıksız yakalanmak durumunda kalmışlardır.
Çünkü devrim bir toplumsal altüst oluş biçimi olarak devrimcilere
iktidarı ele geçirme ve yeniden düzeni sağlama imkanı sunar. Sonuçta
her devrimci kabarma geçici olduğu için toplumsal düzen eninde
sonunda geri dönecektir. Anarşistler bu pozisyonda iktidara ve
toplumsal düzenin yeniden tesisine talip olmadıkları için hazırlıksız
yakalanmak zorunda kalırlar. Çünkü onların istediği "kötü
yöneticilerin" "iyileri" ile değiştirilmesi yada
toplumsal düzenin yeniden tesisi değildir. Onlar bundan daha fazlasını,
toplumun kendi kendisini yöneticiler olmadan yönetmesini ordu,
polis, cezaevleri, parlamento, mahkemeler, kanunlar vb. olmadan
insanların barış içinde, özgürlük ve eşitlik içinde yaşamasını
isterler. Bu ise imkansızdır. İmkansızın gerçekleşmesi için ancak
ve ancak toplumu oluşturan bireylerin özgürlükçü, tahakküm karşıtı
bir ahlaka sahip olmaları ve ekonomik sarmalın dışında bir hayatın
mümkün olduğuna inanmaları ve buna uygun olarak önceden organize
olmuş olmaları gerekmektedir. Olayın bu tarafından bakınca devrimin
kafdağının ardında olduğu fikri doğal olarak oldukça makul bir
düşünce olarak görünüyor. Ancak tahakküme karşı olan birinin kendi
varlığını ifade edebilmesi yada tahakküm karşısında kendi duruşunu
ortaya koyabilmesi için başkaca makul ve mantıklı bir imkanı da
yok gibi... Bunun dışındaki diğer bazı reel çözümlere kapılmak
sadece sisteme başka bir düzlemde eklenmeye neden olacaktır ki
tarihte bunun örneklerini çok gördük.
Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim ettikten sonra
dünya devrimine geri dönelim. Yukarıda söz ettiğimiz çok uluslu
sermayenin gelecekte çok uluslu tek bir küresel dünya devleti
ile örtüşebileceği ihtimali sürece bakılınca aslında ihtimalden
daha fazla şeyler ihtiva etmektedir. Böylesi bir durumda uluslarası
çoğulcu anti-kapitalist hareketi geleceğin devrimci hareketinin
günümüzdeki nüvesi olarak kabul etmek pek de abartılı olmaz. Ve
o zaman Bakunin'in yürekten inandığı dünya devriminin en azından
maddi koşulları oluşmuş olacak belki de dünya devrimi bir ütopya
olmaktan çıkıp somut bir görev, olası bir gelecek haline dönüşecektir.
Ahmet
Arslaner