küreselleşme
neyi yok ediyor
Günümüzün
en yaygın tartışma konularından biri şüphesiz ki,
küreselleşmedir. Radyo, televizyon, gazete ve dergi
gibi, basın yayın organlarının yanı sıra, konferans,
forum, panel gibi etkinliklerle senelerdir konu enine
boyuna tartışılıyor. Hemen hemen her politik yelpazenin,
düşüncesini ortaya koyduğu, bu denli yaygın bir tartışmayı
bütün yönleriyle izleyebilmek bile neredeyse imkânsız.
Yine de, konunun bütünlüğüne dair ortaya çıkan sonuç,
bir cümleyle şöyle ifade edilebilir: Yeni Dünya Düzeni’ne
bağlı bir süreç olarak gelişen küreselleşme, dünyanın
ekonomik, siyasi, kültürel ve toplumsal çehresini
topyekûn değiştirmeye yönelik geniş kapsamlı bir projedir.
Medya ve sistemin öteki baskı mekanizmaları, değişim
arzusunun yarattığı sıcak ilgiden yararlanarak küreselleşmeyi,
ideolojik bir hegemonya haline getirip tüm topluma
dayatmışlardır. Böylece; değişim, açılım, yenilenme,
büyüme, bilgi ve refah toplumu gibi kavramlarla özdeşleştirilen
küreselleşme, kaçınılmaz bir gelecek olarak ekonomistler,
toplumbilim uzmanları ve yöneticiler tarafından fikir
ve siyaset pazarına sürülmüştür.
Küreselleşmecilerin, daha kaliteli
hizmet, daha çok refah, daha çok özgürlük ve dünyayla
kucaklaşma şiarına karşı; milliyetçilerin, müslümanların,
sosyalist veya vatanseverlerin muhalefetlerini dayandırdıkları
temel argüman ise, ulus devletin rolünün zaafa uğrayacağı,
devletin koruma bariyerlerinin kalkmasıyla dünya borsalarının
kriterlerine ayak uyduramayan ulusal ekonomilerin
yıkıma uğrayacağı, emperyalizmden başka bir şey olmayan
küreselleşmenin dünyayı yutacağı tezidir. Bir taraf,
küreselleşmenin daha çok refah, daha çok mutluluk
daha çok özgürlük demek olduğunu söylerken, öteki
taraf, bunun daha çok işsizlik, daha çok yoksulluk,
daha çok baskı ve sömürü anlamına geldiğini söylemektedir.
Neresinden bakarsak bakalım her iki taraf da sorunu
ekonomi-politik bir olgu olarak ortaya koymaktadır.
Her iki tarafın bakışını da kalkınma, büyüme ve değişim
güdüsü belirlemektedir. Dolayısıyla küreselleşme tartışmasında
ileri sürülen tezler, öncelikle ekonomi ve siyaset
çerçevesiyle sınırlı kalmaktadır.
Elbette, sorun salt sosyo-ekonomik
bağlamıyla ele alınırsa, küreselleşmecilerin de, karşıtlarının
da kendilerince anlamlı ve geçerli pek çok argümanı
olabilir. Açık ki, küreselleşmeyi, işsizlik, yoksulluk
ve politik baskı nedeniyle reddetmek, özünde onu kabul
etmektir. Diyelim ki, ileri sürdüğümüz talepleri karşılayan
global bir program karşımıza çıktı, o zaman hangi
gerekçelerle bu programı reddedebiliriz? Çünkü, küreselleşme
felaketine ekonomik taleplerle karşı çıkmak, aynı
talepler çerçevesinde çeşitli pazarlıkları ve uzlaşmaları
kaçınılmaz kılar.
Bilinmesi gereken başka bir nokta
ise; dünya düzeyinde tek bir çatı altında birleştirilmek
istenen küresel ekonominin alt yapısı, Batı toplumlarında
büyük oranda tamamlanmıştır. Diğer bir deyişle, Batı,
bu programı önemli ölçüde uygulamaya koymuştur; şimdi
hedef, Doğu ve Güney Yarıküredir. Küresel ekonominin
izlediği bu yayılmacı politik strateji, karşısındaki
siyasi muhalefeti doğrudan etkilemiş ve anti-emperyalist
ittifaklara yol açmıştır. Başta sosyalistler olmak
üzere, pek çok muhalefet grubu, küreselleşmeyi emperyalizm
-ya da ultra-emperyalizm- olarak tanımlayıp anti-emperyalist
bir saflaşma içine çekilmişlerdir. Halbuki, küreselleşme
doğrudan ve tek başına, kapitalizmin şu ya da bu aşamasıyla,
emperyalizmle, sosyalist sistemin yıkılmasıyla, ya
da yeni dünya düzeniyle başlamış bir süreç değildir.
Yüzyıllar önce teknik buluşlar çağı ve sanayi devrimiyle
başlamış olan bir sürecin şimdi bizi yok oluşa götüren
serüvenini yaşıyoruz. Yoksa ileri sürüldüğü gibi,
Sovyet kutbunun yok olması ve Amerikan emperyalizminin
istediği gibi at oynatması, küreselleşme stratejisini
başlatmamış, yalnızca bazı temel projeleri hızlandırmıştır.
Öte yandan, evrensel bir merkezileşmeyi hedefleyen
sosyalist sistem ve sosyalist sanayinin aynı küresel
stratejiye sahip olduğu nedense unutuluyor. Sosyalist
ülkeler arasında kurulan ortak ekonomi örgütü COMECON
ve Varşova Paktı, bu uğurda atılmış iki önemli adımdı.
Demek ki, her halükârda bu serüveni yaşayacaktık.
Üzerinde durmak istediğim nokta,
küreselleşme sürecinin gelişimi değil, muhtemel sonuçlarıdır.
Küreselleşmeyi, dünyaya egemen kılınmak istenen salt
ekonomi-politik bir sistem olarak görmüyorum. İnsandan
başlayarak, bütün yaşamı değiştiren ve gezegeni yokedebilecek
potansiyele sahip olan bu sistem, hızla insanın kontrolünden
çıkmaya müsait ve o ülçüde de ölümcül bir gidişattır.
İşte bu nedenle, mutlaka önüne geçilmesi gerekir.
Küreselleşme
Önce İnsanı Vurur
Biliyoruz
ki, insan doğal ortamıyla birlikte var olur. Bu doğal
ortamı bozduğunuz zaman, insan, sosyalliğini ve tarihsel
belleğini yitirir. Örneğin, ekolojik dengenin bozulması
nasıl flora sistemini çökertiyorsa, doğal ortamı değiştirildiğinde
insanın da aynı şekilde sosyal refleksleri körelir,
ruhsal davranışları ve toplumsal adaptasyonu bozulur.
Küreselleşme, insanın doğal ortamını bozarak değiştiriyor
ve onun, bin yıllardır içinde şekillendiği toplumsal
kozayı parçalıyor. Küreselleşmenin yok ettiği bu doğal
ortam, tarihteki Köy’den günümüze kadar süregelen
ve kimi olumsuz özelliklerinin yanı sıra pek çok erdeme
de sahip olan geleneksel hayat anlayışıdır.
Ortadoğu, Asya ve Uzakdoğu’nun önemli
bir bölümü hâlâ ağırlıklı olarak Köy’ün tarihsel ilişki
ve geleneklerine dayalı sosyal bir doku içerir. Bunun
gibi, dünyanın daha bir çok bölgesinde köy ve eski
cemaat toplumlarının kültürel ve sosyal yapısı günümüzün
toplumsal ilişkilerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Sosyal ve kültürel temelleri köylülüğe dayanan bu
geleneksel yaşam tarzı var olduğu sürece globalleşme
gerçekleşemez. Çünkü, köy ekonomisini borsa tahvillerine
çevirmek, bildiğimiz köyü ancak ortadan kaldırmakla
mümkün olur. Ve küreselleşmeciler bu gerçeği çok iyi
bildikleri için köyü nasıl ortadan kaldıracaklarını
tasarlamış durumdalar. Çok iyi biliyorlar ki, köydeki
hayat tarzı küreselleşmenin kan dolaşımını ve hayati
damarlarını tıkar. Küreselleşme ekonomisi köylü hayat
tarzıyla kesiştiği her noktada kısmi felce uğruyor.
Dolayısıyla küreselleşmenin birincil hedefi, bu yaşam
tarzını yok etmektir. Ve zaten öyle de yapıyor; buna
uygun projeler üretiyor. Gerek bitki ve tohum ıslahı,
gerek dağıtım ve pazarlama tek elde merkezileştikçe
köylünün en önemli hayat kaynakları bir bir kurutulacak.
Sonunda, toprak ve araziyle bağı kesilen köylü uçsuz
bucaksız kırlardan çekilip bilgisayarlı "tarım"
yapacağı labser’e kapanacak. [Labser: bir tür laboratuvar
sera birleşimi, susuz ve topraksız biyotarım işliği.
Kelimeyi ben uydurdum.] Böylece, insanlığın köy kökenli
geleneksel yaşam tarzından geriye tek bir iz dahi
kalmayacak.
Oysa, modernizmin, çağdışılık ve
gerilik olarak nitelediği köyde, doğal hukukun geliştirdiği
adalet duygusu, vicdan ve dayanışma ilkesi yaşamın
temel ve vazgeçilmez öğesiydi. Ve bu ilke bugün dünyada
milyonlarca insan için hâlâ bir anlam ifade ediyor.
Eğer, modern toplum veya küreselleşme mantığıyla bakılırsa,
dayanışmanın ne siyaset dünyasında reel bir anlamı
var, ne de ekonomide efektif bir değeri. İşte bu nedenle
küreselleşme, borsada karşılığı olmayan, ahlâk ve
adalet gibi duyguları, binlerce yıllık insani değerleri
ve insan sosyalliğini elektronik ortamlarla kuşatarak
modern rekabet mekanizmalarıyla yok edecek.
Küreselleşme felâketinin bununla
da yetinmeyeceği artık usul usul gün ışığına çıkıyor.
İstenilen özelliklerde bitki ve tohum çoktandır ıslah
edilebiliyor. Bu "ıslahat fermanı" şimdi
hayvanlara ve insana da uygulanmaya başlandı. Maksimum
üretkenliğe ve dayanıklılığa sahip insan modeli üzerinde
laboratuvarlar harıl harıl çalışmakta. (Bu amaçlarına
da büyük ölçüde ulaştıklarını tahmin ediyorum.) Örneğin,
biyonik bir insan düşünün; beslenme ve sindirim sistemi,
bizim aldığımız gıdalara bütünüyle yabancı. Zamanayarlı
beslenme tablosuna göre tasarlanmış bu yaratık, önceden
belirlenmiş zaman birimleri dışında acıkmıyor, susamıyor,
yemiyor, içmiyor, gördüğü şeylere karşı iştahı kabarmıyor.
Tat ve koku duyusu, damak zevki, açlık ve tokluk hissi
yok edilmiş. Saatli beslenme tablosuna uygun olarak
aldığı spesifik sıvı ve katı "yakıt"ını
kinetik enerji olarak tüketmedikçe yenisini almıyor.
Daha da ilginci; kulakları bizim kulaklarımız, gözleri
bizim gözlerimiz değil. Elektromanyetik dalgalara
uyarlı olduğu için çıplak kulakla duyduğu sesleri
algılayamıyor, çıplak gözle göremiyor. Sofrasında
tuz ve şeker bulundurmayan, gülmeyen, fıkra anlatmayan,
yalan söylemesini bilmeyen ve ismi olmayan bu insan,
küreselleşme öncasi tarih bilincine sahip olmayacak.
Ancak, kodlanmış önyargılara, konuşma ve düşünme yeteneğine
sahip bir varlık olacaktır.
Aman! bu şaka bir felâket olmasın diyeceksiniz. Ama,
ne yazık ki, felâket yolda ve hızla yaklaşıyor. Bu
"felâket insan"dan yüzbinlercesi, çeşitli
gezegenlere kurulacak olan uzay plantasyonlarında
çalışırken kozmik hava koşullarına bizden beş misli
fazla (sözgelimi yüz elli derece sıcağa) dayanabilecek.
Bu modelde bir insanın eli kulağında, on - on beş
yıla kalmadan bu yeni insanı tanıma ve ziyaret turları
başlayabilir. Hatta, "tasada kederde ve kıvançta"
bir olamayacağımız bu yapay insanla aramızdaki biyolojik
farklılıklar kısa zamanda yeni bir kavgaya yol açacak.
Öyleyse, yeniden başa dönüp küreselleşmenin
ne olup ne olmadığını tekrar hatırlatmak gerek: Küreselleşme,
gayrisafi milli hasılanın ne kadar artacağı veya azalacağı,
büyüme hızımızın ne kadar düşeceği, yatırım ve istihdam
oranının ne olacağı, evrensel değerler, insanlık ve
dünyayla ne kadar bütünleşeceğimiz falan değildir.
Bunlar, küreselleşmenin geçerken yol açtığı dolaylı
sonuçlardır. Küreselleşme tahribatının yanında bunların
lafı bile edilemez. Küreselleşmeyi, yalnızca zengin
ülkelerin üçüncü dünyayı yutmaları olarak algılayanlara
ancak şunu söyleyebilirim:
Küreselleşme, susuz topraksız, köysüz
Labserler’de biyotarımdır. Küreselleşme, geleneksiz,
komşusuz, ağaçsız, kentsiz üretim plantasyonudur.
Küreselleşme, ferasetsiz, duygusuz, isimsiz, fakat
programının ehli olan ve laboratuvarda çoğaltılan
biyonik insandır. Küreselleşme, insanlığı ve gezegeni
yok edecek olan ve her türlü insani değerin dijitalleştiği
elektromanyetik bir beladır. Unutmamak gerekir ki,
bu beladan kurtulabilme şansına henüz sahibiz. Yaklaşık
bir milyar insanın henüz okuma yazma bilmediği dikkate
alınırsa, geri dönüş için hâlâ vakit var. İnsanların,
felâketi hissetmeleri için, ona daha fazla yaklaşmamız
gerekmez. Bulunduğumuz noktadan geriye dönebilmenin
yolunu arayıp bulmalıyız. Nefret sesleri çoğaldıkça,
dünyada kurulu hiçbir düzen, hiçbir sistem küreselleşemez.
Dünyanın küre biçiminde olduğu öteden beri söylenir.
Gerekirse, dünyanın düz olduğunu ileri sürebilir,
onun nasıl olup da yuvarlak olduğunu tekrar ve tekrar
bize kanıtlamalarını isteyebiliriz. Daha da olmazsa,
işi yokuşa sürüp ipe un sermeli ve ne edip edip küreselleşmemeliyiz.
Ancak, dönüp kendimize baktığımızda
vahim bir durumla karşılaşıyoruz. Şöyle ki, devasa
kentlerde -muhalif de olsak- mevcut sistem içinde
yer aldığımız sürece, küreselleşme karşıtlığımız aktivist
bir protestoculuktan öteye geçemez. Nihayet, küreselciler
de aktivizmimize karşı aşılanır ve zamanla bağışıklık
kazanırlar. Demek ki, küresel karşıtı aktivizm aşı
dozundan öteye geçmelidir. Çünkü, protestodan ibaret
bir karşıtlık, zamanla, etkisini ve varlığını yitirir.
O nedenle, küresel başkaldırı, protesto eylemlerinden
öte, bugünden hayata geçebilen, küreselleşme karşıtı
projelere, toplumsal tasarımlara sahip olmak durumundadır.
Bir yandan, küresel projelerin doğrudan önüne geçerek
engellerken, yalnızca uluslararası toplantıları değil,
küreselleşmenin arka planı olan laboratuvar çalışmalarını
ve teknolojik projeleri de en yaygın şekilde teşhir
etmenin yol ve yöntemlerini bulmalıyız. Öte yandan,
kentlerin yapısına uygun olarak yaşamsal dayanışma
ve gettolar oluşturulmalı. Bu gettolar, en azından
sistemin mevcut ilişkilerini, kurallarını ve gündelik
yaşam hızını azaltır. Başka bir seçenek ise, derhal
sistemden kopmaktır. Kentsel refah ve bolluktan feragat
edip yeniden eski köye, "mahrumiyet"e dönmek
ve birbirine komşu olup direnmektir. Komşuluk, insanlık
tarihinde kan bağı kadar eski, ruhsal ve sosyal kökleri
olan ve kolay kolay yok edilemeyen önemli bir olgudur.
Batı toplumlarında yok olma sürecini yaşayan bu olgu,
Türkiye’de yalnızca köylerde değil, kentlerde bile
henüz diri köklere sahiptir.
Gazi
Bertal