öfkem
hediyemdir
11
Mart 1892’de, Paris’in göbeği St. Germain’de bir bomba
patladı. Birkaç hafta sonra Rue de Clichy’de başka
bir bombanın sesi duyuldu. Mart’ın 30’unda bombaların
faili olarak bir kişi, büyük bir polis kuşatması sonucu
yakalandı. Geçmişi çeşitli hırsızlık ve cinayetlerle
dolu olduğu iddia edilen bu kişi, yapılan iki duruşma
sonucu, cinayet, bombalama ve başka bazı suçlardan
mahkum oldu ve 11 Temmuz günü giyotinle idam edildi.
Otuz üç yaşında başı kesilirken "Yaşasın Devrim"
diye slogan atan bu adam, asıl adı François Koenigstein
olup, Ravachol namıyla tanınan, bireysel anarşist
teröristlerin en ünlülerinden biriydi.
Anarşist-terörizm
alanında ilk örnek olmamasına rağmen, kişiliği ve
yaptığı eylemlerin ses getirici niteliği, onu ölümünden
sonra tam bir efsane haline getirdi. Fransız anarşist
tarihinde Mart 1892’den Haziran 1894’e kadar devam
eden bir sürecin başlangıcını oluşturan Ravachol,
idamından sonra tepki niteliğindeki eylemleri gerçekleştiren
diğer bireysel eylemcilerin de simgesi oldu. Bu süreçte
toplam on bir bombalı saldırı gerçekleştirildi ve
dokuz kişi hayatını kaybetti. Bir bakanın ağır yaralandığı
bu saldırılarda, Fransa Cumhurbaşkanı da anarşist
bir suikastçinin bıçaklaması sonucu öldü. Dört eylemcinin
idam edilmesiyle sona eren süreç, kuşkusuz anarşist
tarihin en ilginç dönemlerinden birini oluşturmaktadır.
‘Mülkiyete
karşı soygunun’ teorik olarak tartışıldığı Fransız
anarşist camiasının atmosferinde Ravachol, bu tartışmaya
kendi adına pratik olarak nokta koymuş ve küçük hırsızlıklara
başlamıştı. Daha sonraları alanını genişleterek kaçakçılık,
çeşitli dolandırıcılıklar ve mezar soygunu gibi işlere
bulaştı. 1891’in yazında, birkaç arkadaşıyla birlikte
gasp amacıyla bir cinayet işledi. Ardından yakalanıp
bu cinayetten yargılandığında, amacının tamamen bencilce
olmadığını söylüyor ve şunları belirtiyordu: "Öncelikle
kişisel ihtiyaçlarımı karşılamak, daha sonra anarşist
davanın hizmetine koşmaktı, çünkü biz halkın mutluluğu
için çalışıyoruz."(1)
Ravachol’ün
terörist eylemlerine başlamasına neden olan somut
gelişme, 1 Mayıs 1891’de bir grup anarşiste polisin
ateş açması ve çatışma sonucunda yakalanan göstericilerin
uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmalarıydı. Ancak
daha önce karıştığı cinayet davası nedeniyle tutukluluğu
sürerken kaçabilmesi, onun hakkında bir takım ‘ajan-muhbir’
iddialarının da ortaya atılmasına neden olmuştu. Bu
iddiaların Ravachol’ü oldukça öfkelendirdiği ve politik
içerikli eylemlere bu nedenle başladığı ileri sürülen
başka bir tezdir. Ancak kesin olan bir gerçek vardı
ki, o da Ravachol’ün oldukça cesur hareketlere girişen
ve kendini ‘anarşist davaya’ adamış bir ‘nefer’ olduğuydu.
İdamından
önce, henüz daha mahkeme aşamasındayken, Ravachol
için intikam bombaları patlamaya başladı. Hüküm giymesinden
bir gün önce, tutuklandığı lokantada patlayan bomba
iki kişinin ölümüne neden oldu. Bombalamayı yapan,
genç bir işçi Téodule Meunier idi. Ravachol’ün büyük
bir haksızlığa uğradığını düşünen Meunier, bu hiç
tanımadığı adam için yapması gereken şeyi yaptığına
inanıyordu.
Şaşırtıcı
olan, bu ve ardından gelen birçok eylemi gerçekleştirenlerin,
hem Ravachol ile hem de birbirleriyle organik bir
ilişkilerinin olmamasıydı. Ravachol ve peşi sıra gelen
diğer anarşist eylemciler, tam anlamıyla bireysel
hareket ediyorlardı ve anladıkları anarşizm en çok
Stirner’inkine yakındı. Kendi adalet anlayışlarıyla
infazlar yapan bu eylemciler, kısa sürede kamuoyunda
korkuyla anılan isimler haline geldiler. Anarşistlere
atfedilen çağrışımlardan biri olan, ‘karışıklık çıkarmaya
çalışan, gözü dönmüş cani’ imgesinin tohumlarının
bu dönemde atılmış olduğunu söylemek, herhalde çok
iddialı olmayacaktır. ‹şin açığı, bu konuda Ravachol
ve yandaşlarının da, pek bir kaygı duydukları söylenemez.
Ravachol’ün
halk arasında yarattığı, birbirine karşıt sempati
ve nefret duyguları ve bir dönemin sembol ismi oluşu,
çeşitli alanlardaki bilim adamlarının onun hakkında
araştırmalar yapmalarına neden oldu. 1894’te ‹talyan
suçbilimcisi C. Lombroso (2),
Ravachol ve diğer anarşistleri belirli kategorilere
ayırdı. En önemli ayrımı, ‘doğuştan katiller’ dediği,
dış görünüşünden, fiziki hatlarından cani ruhlu olduğu
anlaşılabilenlerdi. Ravachol, asimetrik suratı, sağa
yatmış burnu, büyük burun delikleri, kepçe kulakları,
köşeli ve çok büyük çenesiyle bu kategorinin en tipik
örneğiydi. Lombroso, anarşistlerin bu biçimdeki suratlarla
dolu olduğunu iddia etti. Lombroso’ya göre anarşistler
arasındaki bir başka ortak yan ise, hepsinin dövmeli
olmasıydı. Sonraları başka araştırmacılar, bu ‘katil
tipli anarşistleri’ anlayabilmek için diğer sosyal
ve ekonomik etmenleri de incelemeyi akıl edebildiler.
Ortaya çıkan tablo, şiddet yanlısı bu eylemcilerin
toplumun alt kesimlerinden gelen, yoksul ve mutsuz
kişiler olduklarıydı.
Ravachol’ün
başlattığı şiddet eylemleri zincirinin, 9 Aralık 1893’te
Temsilciler Meclisi salonuna atılan bombayla devam
etmesi; genellikle burjuvaziyi hedef alan saldırıların,
kendilerine bu denli yaklaşabilmiş olması nedeniyle,
Fransız yöneticileri fena halde korkuttu. Auguste
Vaillant, bohem denilebilecek biçimde yaşayan bir
yoksuldu. Sefalet içinde bulunanların çığlığı olabilecek
sembolik bir eylem tasarladı. Meclise attığı içi çivi
dolu olan bomba sonucu kimse ölmemiş olmasına rağmen,
cezası idam oldu. Fiilen kimseyi öldürmemiş birisine
böyle bir cezanın verilmesi kamuoyunda büyük tartışmalar
yarattı. Saldırıda yaralanan milletvekillerinden birinin
de destek olduğu affedilmesine yönelik çabalar sonuçsuz
kaldı ve Fransız Cumhurbaşkanı Sadi Carnot af kararını
imzalamadı.
Vaillant’ta
Ravachol gibi ölüme giderken "Yaşasın Anarşi!
‹ntikamım Alınacak!" diye bağırıyordu. Onun da
yüzlerini hiç görmediği yoldaşları hemen intikam eylemlerine
başladılar. ‹damdan bir hafta sonra, 12 ½ubat 1894
günü gerçekleşen Café Terminus’taki patlama bir kişinin
ölümüne, yirmi kişinin yaralanmasına neden oldu. Yakalandıktan
sonra bir polis karakoluna konulan bombayı da üstlenen
eylemci, Fransa’daki anarşist şiddet eylemleri döneminin
en tartışılan ismi, on sekiz yaşındaki Emile Henry
idi. 1891 yılında, henüz onbeş yaşındayken kendini
anarşist addederek devrimci çalışmalara katılan Henry,
Ravachol’e kadar ‘eylem yoluyla propaganda’ yöntemine
karşı çıkmaktaydı. Ancak onun idamıyla birlikte bir
değişim yaşamış, "kitleleri uyandıran ve onlara
burjuvazinin yaralanmaya açık yanını gösteren"
eylemleri savunmuştur. Soğukkanlı biçimde "tek
üzüntüsünün patlamanın daha fazla kurbanı olmaması"
olduğunu söylüyordu. Saldırının herhangi bir hedef
gözetmeden, sıradan insanlara da yönelik olması ve
ötesinde Henry’nin bunu gayet bilinçli bir tercih
olarak gerçekleştirmesi, hem anarşistler arasında
hem de toplumun diğer kesimlerinde, kelimenin tam
anlamıyla bir ‘infial’ yaratmıştı.
Anarşizmin
genel bakışındaki, eylemliliği ertelemeyen tutuma
sahip olan Henry, diğer şiddet eylemcileri gibi, düşüncesini
bir an önce hayata geçirmek ve yaptıklarıyla adaleti
sağlamak istiyordu. Henry yaptığı mahkeme savunmasında,
özellikle Vaillant’a verilen haksız karar ve ardından
tüm anarşistlere yönelik baskı ve takibat sürecinde
burjuvazinin kendilerini toptan yok etmeye çalıştığını,
bu yüzden burjuvaziye saldırırken hedef ayrımı gözetmediğini
belirtiyordu. Kişisel vicdana dayanan bu adalet anlayışında,
bir çeşit ‘kısasa kısas’ mantığı güdülüyordu. Eylemlerinin
doğruluğundan bir an bile şüphe etmeyen Henry, mahkemeden
devlete şöyle bağırıyordu; "Burjuvazinin Bayları:
En azından caniliğinizi kabullenme cesaretini gösterin,
bizim misilleme önlemlerimizin tamamen yasal olduğunu
açıklayın!" Henry’nin devletten talep ettiği
hiçbir şey yoktu. ‹dam kararına itiraz etmedi ve temyize
gitmek istemediğini belirtti. 21 Mayıs 1894’te idam
edileceği gün, hücresinde ‘Don Kişot’u okuyordu.
Bu
terörist eylemlerin anarşist saflardaki yansıması
ise oldukça kutupluydu. Bir kısım eylemci, şiddet
yönteminin anarşist devrimin yolunu açacağına inanırken,
anarşistlerin büyük bir bölümü, bunun anarşist düşünceye
verilmiş en büyük zarar olduğunu düşünüyorlardı. Kropotkin
ve Malatesta gibi etkili düşünürler anarşizmin hedefinin
topluma zarar vermek olmadığını savunuyorlar ve bu
tür terör eylemlerine sonuna kadar karşı çıkıyorlardı.
Örneğin, Octave Mirbeau, Emile Henry’nin şahsında
şiddet eylemcilerini eleştirirken, "Her partinin
canileri ve delileri vardır, çünkü her partinin insanları
vardır" diyordu.
Öte
yandan, Emile Henry’nin de eylem yoluyla propaganda
yapanlarla dayanışmayanlara karşı düşünceleri pek
olumlu değildi. Onları, "kendi yaşamlarını tehlikeye
atmaktan korkan insanlar" olarak değerlendirirken,
devrimci etkinliklerinin sıfırın altında olduğunu
söylüyor ve ekliyordu; "Bugün güçlü ve asi olan
eylemdir."(3)
Kuşkusuz
terörist eylemler süreci sadece tartışma noktasında
değil, dönemin anarşist hareketinin (en azından Fransa’daki)
renginin ortaya çıkışında belirleyicidir. Özellikle
Henry’nin Café Terminus’a yaptığı bombalama, şiddet
eylemleri yoluyla propaganda yöneliminin değişmesindeki
somut neden olmuştur.
Henry
bu eylemlilik sürecinin son halkası değildir. Son,
görkemli bir finalle oldu. 24 Haziran 1894’te Vaillant’ın
ölüm kararını veren Fransız Cumhurbaşkanı Sadi Carnot,
‹talyan anarşisti Santo Caserio tarafından "Yaşasın
Devrim! Yaşasın Anarşi!" sloganları eşliğinde
bıçaklandı. Yurttaşların tüm mektup ve dilekçelerini
göz ardı ederek Vaillant’ı ölüm cezasına çarptırdıktan
sonra, kaçınılmaz olan bu saldırı sonucu Carnot öldü.
Sırtına saplanan hançerin sapında, Vaillant yazıyordu.
Cinayeti işleyen Caserio, olayın sorumlusu olduğunu
kabul ederek, olay mahallinden ayrılmadı.
Vaillant’ın
Meclise attığı bomba sonrası bazı yasaları çıkararak
önlemler alan Fransız devleti, cumhurbaşkanının ölümünden
sonra çıkardığı yasayla herhangi bir yolla anarşist
propaganda yapılmasını tümüyle yasakladı. ‹lk olarak
anarşist basını hedef alan yoğun devlet baskısı, seri
tutuklamalarla tam bir anarşist avına dönüştü. 1898’de
‹talyan kralı Umberto ve 1901’de ABD başkanı Mc Kinley’e
yönelik suikastlerle devam eden anarşist şiddet eylemleri,
Fransa’da Carnot suikastiyle son buldu. Bu, bir dönemin
kapanışıydı ve Fransa anarşist hareketi, gerek devletin
takibatı gerek kendi iç tartışmaları nedenleriyle
yeni bir sürece girdi. Ancak karşıt biçimde bu, alınan
yaralara rağmen daha da güçlenilen bir dönem oldu.
Şiddet
eylemcilerini, hem kendi aralarında hem de şiddet
yöntemini benimsemeyen diğer anarşistlerle birleştiren
temel nokta bağımsızlık ve özgürlük duygusuydu. Kapitalizmin
en vahşi gelişimini gösterdiği 19. yüzyılın ruh halinde,
her muhalif kendince bir çıkış yolu aramaktaydı ve
şiddet eylemcileri özgürlüklerini sağlayacak devrimin,
patlayan bomba seslerinin gürültüsünün ardından geleceğini
düşünüyorlardı.
Tam
bu noktada, düşünsel istekleri ve ütopyaları benzer
olsa da, anarşistlerin metodolojik bir ortaklığından
bahsedilemeyeceği görülür. Bir olgu olarak şiddet,
anarşizmin geniş çerçeveli felsefesi içerisinde tümden
yadsınmamaktadır. Sonuçta, politik yöntem anlamında
şiddet de, şiddet karşıtlığı kadar anarşizmin sınırları
içindedir ve hiçbir yöntemsel bakışın diğerini ‘anarşizm
dışı’ sayma lüksü yoktur. Anarşizmin tarihini aktarırken,
Proudhon’u, Bakunin’i, Tolstoy’u, Ravachol’ü, Rocker’ı
aynı düzlemde tutan, bu insanların tahakküm ve mülkiyet
ilişkilerini reddeden tavırlarıdır, metodolojik birliktelikleri
değil. Bu temel algılayış, yani benimsemediğin yaklaşımı
anarşizmden saymama durumunun varolmayışı, anarşist
düşünceyi diğer tüm ideolojik, dinsel ve doktriner
düşünce silsilelerinden ayırır. Müslümanların, her
ne kadar kitaplarında yazsa da pek hayatlarına uygulayamadıkları
şu düşünce, belki anarşistlerin durumunu daha iyi
özetler: "Senin dinin sana, benim dinim bana."(4)
Fransa’da
1892-94 arasında, ‘eylem yoluyla propaganda’ amacıyla
gerçekleştirilen şiddet biçimleri benimsensin ya da
benimsenmesin, eylemcilerin son derece inançlı ve
içten oluşları inkar edilemeyecek bir gerçektir. ½iddet,
politik bir propaganda biçimi olarak görüldükten ve
dava tanımı yapıldıktan sonra ortaya konan pratik
de oldukça tutarlıdır. Elbette tutarlı oluşu doğru
olduğunu göstermez. Sorun, anarşizmin herhangi bir
izm veya dava olarak mı algılanacağı, yoksa bir mâna
olarak mı görülmesi gerektiği sorunudur. ‘Dava’ bakışı,
Makyavel’i bile masum gösterecek denli bir fütursuzluk
taşıyabileceği gibi politik varoluşun her yöntemini
mubah sayabilir. Gerektiğinde kendisiyle aynı saflarda
duran ve farklı görüşleri savunanlara da yönelik şiddet
uygulayabilecek bu anlayış, anarşist etik tanımlarının
içine sığdırılamaz. Anarşist düşünce, kendisine katkı
sağlayabilir diye savunamayacağı araçlara sahip çıkmaz.
Bir yere ulaşmak kadar, oraya nasıl ulaşıldığı da
önemlidir.
Politikanın
‘kaygan zemin’ olduğu sıkça söylenen bir şey. Bence
zemin, kaygan falan değil, düpedüz bataklıktır. O
zemine girildikten sonra sürekli hareket etmek ‘gerekir’
ve her hareket sonucu batış daha da hızlanır. ‘Gerekme’
ile açıklanmaya başlayan her davranış, mutlaka ardından
yeni gereklilikler doğuracak ve onlar da başkalarının
öncülü olacaktır. Bu döngüsel durum, ‘gerekliliklerin’
kişi üzerinde de ‘gerekeni’ yapmasıyla son bulacaktır.
Herşeye rağmen, politik alanda dursa da, kendine anarşistim
diyen ve belli temel reddiyeleri belirten birinin
anarşist sayılmaması mümkün değildir, çünkü ne anarşistler
birilerine parti kartı sorabilirler, ne de birbirlerini
‘eylemcilik’ veya ‘eylemsizlik’ ile suçlayabilirler.
Kendisinin dışındakileri yadsımak, kendisinin de yadsınabileceğini
kabul etmek demektir.
dipnotlar:
1 Anarşizm, Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, G. Woodcock,
çev. Alev Türker, Kaos Yayınları, s. 317
2 Lombroso, kadın eylemcilere ilişkin de oldukça tuhaf
(!) iddialara sahiptir. Ona göre kadınların suç eylemlerine
katılımı fizyolojik yapıları ve ‘annelik güdüsü’ ile
ilgilidir. Annelik güdüsünün eksikliğinin, suç işleme
güdüsünü artırdığı gibi bilimsel teşhisler koyan Lombroso,
döneminin araştırmalarını epeyce etkilemiştir. Bkz.
Kızıl Ordu Fraksiyonu, A. Steiner, L. Debray, çev.
Ruşen Çakır, Metis Yayınları, s. 63
3 Dikkat Anarşist, Luis Bunuel, çev. Merih Gezgen,
Liberter Yayınları, syf. 22
4 Kuran-ı Kerim, Kafirûn Sûresi
Erkan
Ersöz