post
modern çağda
anarşist ahlak
Anarsizm,
kendini insan özgürlügünün etik ideallerine derin bir baglilikla tanimlamaya
çalisir. Geleneksel olarak bu, hareketin gücünün en büyük kaynagi olarak
kabul edilir. Anarsistler radikal elestirilerini, modern devletin idari
mekanizmalari ve kanun koyucularin insanlara uyguladiklari yipratma
temelli baskici yöntemleri üzerine kurarlar. Özgür insan dogasinin ifade
edilmesini etkili bir sekilde ezebilmek için devlet baskisi, bürokratik
otoriterizm, ekonomik sömürü, ailevi ve cinsiyetçi egemenlik gibi araçlari
içeren bir mekanizma olusturur. Bu nedenle anarsistler devamli olarak
bu mekanizmanin süratli bir sekilde tarihin tozlu sayfalarina gömülmemesi
gerektigini savunurlar.
Öte yandan bu ahlaki idealler siklikla anarsizmin
en büyük zayifliginin da kaynagi olarak algilanmistir. Böylece hem sagdan
hem de soldan gelen bu düsmanca elestiriler anarsizmin özgürlük anlayisi
ve söylemini ahlaki yetersizlik ve sosyal düzensizlikle esitlemeye çalisarak
anarsizmin tutumunu önemsizlestirmeye çabalamaktadirlar. Onlara göre
anarsizm felsefesi kaos ve karisikligi savunmaktadir ve böylece, ciddi
teorik ve pratik degerlendirmeleri haketmediginden kolaylikla gözardi
edilebilir.
Tabii ki bu yargi, hareketin kuruculari tarafindan
kararlilikla yalanlanmistir. Ve eger son dönemlerin bir takim sözde
anarsistlerinin tavir ve davranislari olmasaydi, söz konusu yargi çoktan
politik mitolojinin derinliklerine gömülmüs olacakti. Burada, potansiyel
insan özgürlüklerini kutsarken bu yapilani dogru ve yanlis ahlaki kavramlar
arasindaki farki kendi baslarina belirleyebilme hakki olarak algilayan
bireyleri kastediyorum. Yani anarsist insanin özgürlük kavrami, ahlaki
görecelik teorisine bagliligi gerektirir iddiasi yanlis ve basarisiz
bir kavrayistir.
Tabii ki göreceli ahlaka inanç, anarsist hareketin
saflariyla sinirlanmis degildir. Aksine bu doktrin bütün çagdas toplumlarda
yaygin bir etkiye sahiptir. Bu etkiyi açiklamak için birçok sosyolojik
ve psikolojik neden ileri sürülüyorsa da (örnegin; sehirlerdeki çürüme,
aile biriminin çözülüsü ve kurumlasmis dinlerin ivme kaybetmesi) bunlarin
hepsi su anda yüz yüze oldugumuz krizin teorik boyutlarini kavramakta
basarisizdir. Bu kriz son dönemlerde moda olan entellektüel postmodernizm
doktrini içinde gizlidir. Postmodernizm son zamanlarda siklikla günlük
konusmalarda ve makalelerde yeniden söz konusu olmaya baslayan bir terim.
Maalesef bu terimin genel kullanim düzeyi ile terimin halk tarafindan
kavrandigi düzey arasinda hemen hemen hiç bir iliski yoktur. Bunun nedeni,
postmodernistlerin kendi aralarinda bile, postmodernizmin tanimi üzerinde
ancak nadiren hemfikir olabildikleri olgusudur.
Bu baglamda postmodernizmin ihtimamli bir tanimini
yapmaktansa bu doktrinin kanimca zararli olan sonuçlarini göstermek
benim için daha önemli. Bu bahsettigim ikinci görevin üstesinden gelebilmek
için postmodernist dünya görüsüne biçim veren felsefi öngörüleri enine
boyuna düsünerek incelemek gerekmektedir.
Herhalde bu konuya yaklasmanin en iyi yolu dis dünyada
dilin nasil anlasildigi üzerine birkaç söz köylemekle baslamaktir. Bunun
ilk yolu, tek tek kelimelerin (örnegin agaç) bir simge olarak onlarin
karsilik geldigi (anisal) zihinsel kavramlarin (agaç) ifade ettigi sey
arasindaki uygunlugu tespit ederek anlasilmasi ve tahlil edilmesidir.
Bu zihinsel kavramlar çevremizdeki gerçek, maddi agaci bazi felsefik
özgün tutumlar içinde ifade eder. Simdi aslinda simgeler onlara karsilik
gelen anlamlar arasindaki iliskinin keyfi oldugunu söylemek mantikli
görünmektedir. Bunu baska bir sekilde söylersek, gerçek bir agacin dogasinda
onun bu belirli isimle adlandirilmasi zorunluluguna ait hiçbir ima yoktur.
Bu diger toplum ve kültürlerin, belirli nesneye farkli isimler vermeleriyle
açikça gösterilebilir. (Fransizca’da “l’arbe” ve Almanca’daki “der baum”
oldugu gibi) Fakat ayni sekilde bu belirli isimler günlük toplumsal
konusmalarin bir parçasi olduklarinda isim (simge) ve kavram (ifade
ettigi sey) arasindaki iliskinin sabitlestigi de açiktir.
Bu yoruma postmodernistler iki öneriyle yaklasmaktadir.
Ilki, isaret sistemlerinin kullaniminin yalnizca Ingilizce, Almanca,
Fransizca gibi yaygin diller içinde sinirlandirilmamis olmasidir. Postmodernistler
daha ziyade, varligimizin bir bütün olarak sayisiz isaret sistemleriyle
istila edildigini vurgulamaktadir. Ya da postmodernistlerin tercih ettigi
tanimla “kod”lar (örnegin reklam, bilgi teknolojisi ve mimarlik) gibi
her özel isaret çogulculuk söyleminini bir yaninin olusturur. Bu çogulculuk
söylemi çagdas toplumsal yapinin temelini olusturmaktadir.
Ayrica daha da önemlisi postmodernistler, simgeler
ve onlara karsilik gelen ifadeler arasindaki sabit ve duragan iliskinin
varligini da sorgulamaktadirlar. Bu iddia çok önemli ve can alicidir
çünkü ileri sürülen sey, objektif dünyaya herhangi bir anlamli geçis
yapmanin ilkesel olarak mümkün olmadigi olgusudur. Aksine içinde bulundugumuz
dünya isaret ve sekillerle rastlantisal bir evrendi. Bunlar ayni sistem
içindeki diger simgelerle ilgileri dogrultusunda ya da diger simgelerle
paralellik iliskileriyle var olurlar. Taninmis postmodernistlerden Jean
Baudrillard’in sözleriyle “sonsuz temeli olmayan keyfi simgeler disinda
hiçbir sey varolamaz”.
Dis dünyanin simge ve sekiller sistemi içinde erimesinin
birçok önemli sonucu vardir. Bu sonuçlardan en özgün olani, geleneksel
gerçek dünyayi tanimak adina epistemolojik iddialarimizi kökünden zayiflatmaktadir.
Eger gerçek dünya birbiriyle ilintisiz sözlerden olusturulmus bir linguistik
yapidan baska bir sey degisse, o zaman her belirli sözün digerleriyle
ayni epistemolojik degere sahip oldugunu önermek olanakli hale gelir.
Böylesine bir dünyada Einstein’in bilimsel teorilerinin Grimm’s hikayelerinden
daha yüksek bir dogruluk degeri olamaz. Ayni sekilde Dostoyevski ve
Tolstoy insanoglunun dogasini, yerel gazetemizin mizah sayfalarindan
daha iyi anlamis olamazlar.
Eger dünya simgelerin sürekli bir etkilesimiyle olusuyorsa
o zaman toplumun kültürel yapisini belirleyenlerin ilgi merkezleri simge
ve isaretlerin etkili bir sekilde kontrol ve manipülesi konusunda yollar
aramak Bu zaten reklam medyasi tarafindan organize edilen gösteri ve
sovlarda gözlemlenmektedir. Basitçe anlatirsak, bu reklamlar bireysel
konfor için gerekli olan hizmet ve ürünlerin tanitima yönelik degildir.
Bu daha çok teknik ve psikolojik incelikleriyle düzenlenmis linguistik
stratejinin birbirinden ayirt edilemeyen siralanmis mallarin sebepsizce
ve sürekli bir biçimde tüketilmesi için istek yaratmaya yönelik bir
seydir.
Buradaki problem Susan Sontag’in da isaret ettigi
gibi insanin bu saldirilar düzleminde kisisel ve toplumsal degerlerinin
gerçek anlamlarini yitirmeye baslamasidir. Örnegin ahlaki özgürlük artik
dogruluk kavramlarini yani o bizim birbirimizle ve toplumsal hayatla
olan iliskimizde ideal olani ifade etmemektedir. Bunun yerine özgürlük
terimi, kapitalist yasam tarzinin esasi olan, mallarin olaganüstü miktarlardaki
tüketimi olarak karsiligini bulmaktadir. Bu bakis, Ontario Piyango Idaresi’nin
‘bir dolara özgürlük” deyimi hatirlandiginda netlesebilir. Bu stratejinin
altinda yatan ahlaki zorunluluk kavrami bundan daha açik bir sekilde
ortaya çikamaz; mevcut kültürdeki simgeler ve imgeler tüketilmelidir
ve bu bir kere yapilmaya baslandi mi artik durmaksizin mümkün oldugunca
çok tüketilmelidir.
Ahlaki deger standartlari objektif olarak tayin edilebilir
gibi bir objektif gerçeklik yoksa (ki bizim dogrularimiz bunun aksini
iddia eder) o zaman olgu ve imgelem ile iyi ve kötü arasindaki farki
nasil ve hangi temelde ayirt etmemiz beklenebilir? Postmodernistlere
göre yanit onlarin deyimiyle “etkin” ya da “estetik söylem” yani sözün
sanatsal ifadesinde yatar. Baska bir deyisle; sürekli ve zorlayici bir
sekilde belli bir bakis açisinin dogru olarak kabul ettigi seylerin
kelimelerle ifadesidir. Eger “Coca Cola” gerçek ise, bu sadece o holdingin
daha iyi ve daha büyük reklamlarindan ötürüdür ve bu gerçek, “Pepsi”
daha çarpici reklamlarla çikagelene dek varolmaya devam eder.
Is dünyasinin kar marjlarini en üst sinirlara çikarma
girisimi, reklam etkinligini sinirlandirmaktan daha fazlasini gerektirir.
Bu açik bir olgu iken bu doktrinin sonuçlarinin orada bitmeyecegini
belirtmek önemlidir. Dogru ve ahlaki deger kavramlari söylemin gücü
tarafindan ortadan kaldirildiginda, tarihin kendi revizyonu için eninde
sonunda yol açilacaktir. Diger bir deyisle, Ernst Zundel ve David Irving
gibi kisiler için imha propagandalari mümkün olmaya baslar.
Postmodern dünyada 6 milyon insan ölmedi çünkü böyle
bir olaya karsi direnecek olanlarin sesi, kurbanlarin sesinden daha
gür çikmaktadir.
Özellikle kendini radikal olarak tanimlayan akademisyenler
arasinda postmodernizmi kapitalizmin toplumsal ve politik öngörülerine
karsi militan bir saldiri olarak görmek gibi yaygin bir egilim vardir.
Gerçeklerden böylesine uzak bir bakis açisi daha olamaz. Postmodernistler
kapitalist düzeni yikmak, zayiflatmak geregini duymazlar. Tam aksine
Jurgen Habermas’in dedigi gibi, teorik prensipler bu projeye biçim vermekte
ve neo-tutuculugun sosyal ve ekonomik gündemini bütünlestirmekte, tamamlamaktadir.
Kabul edilmelidir ki, ilk bakista bunun üzerinde durulmasi
gereken bir mesele haline geldigini anlamak zordur.
Bütün bunlardan sonra postmodernist bakisi biçimlendiren
göreceli ahlak bu gündemin önemli prensiplerinden biriyle bagdasmamaktadir.
70’li yillarin ortalarindan beri Amerika, Ingiltere ve Kanada’daki yöneticiler
vaatlerini “çaliskanlik, tasarruf, özdisiplin, aile degerleri, ailevi
sorumluluklar” gibi kabul görür dogrular üzerine kurmaya basladilar.
Ve bunun ardindan bu yaygin ahlaki normlara uymayanlari, issizleri,
resmi olmayan birliktelikleri ve küçük yasta hamile kalanlari kabaca
yargilamaya basladilar. Halkin ahlaki tutumundaki bu kusurlar neo-tutucu
söylemin temel dayanagina karsi önemli bir ideolojik karsi koyus olarak
algilanmalidir. Bu söylem özellikle, özgür rekabet ve karin sinirsizligi
üzerindeki ekonomik ve politik sinirlamalarin kaldirmasini savunmaktadir.
Bu, kamuya ait endüstriyel alanlarin insafsizca özellestirilmesi, pazarin
denetlenmemesi, özellikle dis yatirimlar üzerindeki kontrolün kaldirilmasi,
uluslararasi sosyal yardimlasma programlarinin kisitlanmasi, vergi yükümlülügünün
zenginlerin lehine yeniden düzenlenmesi ve egitim ödeneklerinin kesilmesi
anlamina gelmektedir. Bundan da öte, bu söylem sürekli bir issizlik
tehlikesi tehdidini kullanarak sistemli bir sekilde sendikal hareketleri
zayiflatmaya çalisarak itaatkar ve disiplinli bir isgücü olusturmaya
çalismaktadir. En belirgin sekilde neo-tutuculuk, bütün toplumsal etkilesimin
geleneksel formlarini ve insanoglunun toplumculuk duygularini, bireyin
ekonomik hedonizmi lehine çürütmeye çalisir. Marks ve Engels’in sözlerinde
oldugu gibi, kapitalizm, insanlar arasinda çiplak bencillikle, kati
nakit ödemekten baska hiçbir bag birakmaz.
Degis tokus edilen degerler insan iliskilerini zayiflatir
ve ahlak serbest piyasanini zorunlu isleyisinden ibarettir artik. Bu
tutarsiz ahlaki davranislarin sahiplerinin, karlarini büyütmenin en
kolay ortamlarini yaratabilmek için yillarca en genis anlamda yozlasmayi,
dolandiriciligi, hirsizligi ve hilekarligi tesvik etmeleri is kültüründe
görüldügünden daha açik bir sekilde hiçbir yerde görülmemistir. Bu uygulamalar
halk kitlelerince farkedildiginde ise, “rekabetçi baski” gerekçesiyle
hakli gösterilmektedir.
Son zamanlarda yaygin ahlaki iklim önemli bir dönüsüme
ugramistir. Büyük is çevreleri simdi ahlaki prensiplerin cazibesini
günlük aktiviteleri sirasinda kazançli bir sekilde kullanabileceklerini
kesfettiler. Büyük sirketler simdi çevreyi koruma gibi toplumsal meselelerde
duyarli bireylerden olusan yapilanmalar kurmaya baslamis görünüyorlar.
Böylesine bir duyarlilik ve ilgi satis çizelgelerini etkiliyor ve kâr
limitinin yükselmesini sagliyor olmali. Bu tavir giderek hevesle benimseniyor.
Fakat son noktada bu tavrin basarisiz oldugu yerlerde bu ihmal edilebilmektedir.
Ahlaki degerlerin gerçek anlamda terkedilmesi yalniz
sirketlerle sinirlanmamistir, aksine bu halk arasinda da karsilasilan
bir durumdur. Degerler kisisel çikarlar için kurban edilmektedir.
Lorena Bobbit, Damien Williams veya Menendes kardesler
isledikleri suçlardan ötürü pismanlik göstermeyi reddettiklerinde halk,
kisinin rengi, cinsi ve yetisme kosullarinin bu kisinin yaptiklarinin
özrü olarak nasil sunuldugunu gördü. Ayni sekilde muhafazakar lider
Kim, TV ekranina çikip yumusak bir edayla Kanada tarihinin en büyük
seçim yenilgisinin bütün sorumlulugunu inkâr ederken halka kisisel sorumluluklarin,
politik ahlak açisindan degerlendirilemeyecegini gösterdi. Bu örnekler
çogaltilabilir, fakat genel ders belildir: Basitçe, ne zaman bizim geleneksel
ahlaki degerlerimizin temel ilkelerinden dogru ve yanlis tasarimlarinin
iliskisini kesersek, bunlari birbirinden ayirirsak ahlaki sorumluluk
kavramlari yok olmaya baslar. Bunlarin hepsi kisisel çikarlarin bencilce
hesabinda yatar. Daha önce de belirtildigi gibi anarsist hareket her
zaman kapitalist toplumun elestirisini bireysel ve toplumsal özgürlük
idealinin etkili temelinde yapmaya çalisir. Böylece bu idealin aslinda
nasil varoldugunu net bir sekilde anlamak önemlidir. Birçok anarsist
için bu ideal her tür devlet baskisina, ekonomik sömürüye, kisinin beden
ve zihnine yönelik saldirilara karsi özgürlük olarak yorumlaniyor. Fakat
geleneksel olarak “negatif” özgürlük olarak tanimlanan bu özgürlük,
anarsist söylemin sadece bir yanini teskil eder. Esit derecede bir çarpicilikla
“pozitif” özgürlük kavrami da vurgulanmaktadir. Bu ikinci kavrayis anarsist
terminolojide, insanligin yeni ve özgürlestirici bir toplumsal yapi
yaratmak için etkin bir sekilde uygulayacagi özgürlüklerin ve haklarin
ayrimlandirilmasi biçiminde ele alinmaktadir. Buradaki temel zorluk,
ana hedefleri, anarsist projeye tezat olmak olan diger felsefelere hizmet
eden haklar ve özgürlüklerin ayirt edilmesidir. Örnegin postmodernist
idealdeki kisisel istek ve tutkularin tatmini anlamindaki bireysel pozitif
özgürlük. Anarsizmin bu yönünü ahlaki eylem belirler. Bunun için de
bireysel ihtiyaçlar genis kitlelerin mutluluk ve özgürlükleri gözönünde
bulundurularak belirlenir. Kisaca anarsizm, kapitalizm ve postmodernizmin
siddetle yok etmeye çalistigi bireysel ve toplumsal ahlaki idealleri
açiga çikarmaya çalisir.
Bu durumun karistirildigi bellidir, anarsistler dogru
ve yanlisi tespit ederken bireysel davranmanin ahlaki sorumlulukla ilgili
bir mesele oldugu varsayimini görmezlikten geldiklerinde sinifsal temelli
kapitalist yönetim kültürünün sürekliligine hizmet ederler. Anarsistler,
ahlaki degerlerin sosyal adalet baglariyla köklestirilmesi gerektigini
farketmekte basarisiz olduklarinda daha özgür ve daha iyi bir toplum
yaratmak için üzerinde durduklari zemini bütünüyle kaybetmis olacaklardir.
Anarsistler kendi bireyselliklerinden baska bir seyle ilgilenmediklerini
savunurlarsa anarsizmi toplumsal ve tarihsel bir proje olmamaya mahkum
etmis olurlar.
Sonuç olarak, anarsistlerin her zaman pratikte etkili
ve ahlaki olarak kabul edilebilir bir strateji konusunda problemleri
oldugu görülmektedir. Bütün bunlar burada yeterince üzerinde durulamayacak
denli zor sorunlardir. Fakat açik olan su ki; söz konusu strateji, insan
varligini biçimlendiren, etik degerlere karsi engin ve derin bir saygi
tasimalidir. Mevcut sistematige ve onun bahsettigimiz degerlere yönelik
merhametsiz saldirilarina karsi direnmek ce sur ve devrimci bir harekettir.
‘Kick it Over’ Dergisi Temmuz 95 tarihli 35. sayisindan
çevrilmistir.
Dave
Baxter çev: Muazzez