saatin
tiranlığı
Başka
hiçbir nitelik günümüz Batı toplumunu, geçmişin Avrupa ya da Doğu
toplumlarından zaman mefhumunun ayırdığı kadar keskin bir şekilde
ayıramaz. Eski Çinliler ya da Yunanlılar için, Arap çobanı ya da günümüzün
Meksikalı gündelikçisi için zaman doğanın devirli süreçlerince tanımlanır;
mevsimden mevsime geçişle, gece ve gündüzün yer değiştirmesiyle. Göçebeler
ve çiftçiler için günlerini güneşin doğuşu ve batışına, yıllarını
ekin ve hasat zamanına, yaprak dökümüne, göl ve ırmakta buzların çözülüşüne
bakarak ölçtüler ve hâlâ öyle ölçüyorlar. Çiftçi hava şartlarına göre
çalıştı, esnaf da ürününü tamamlamak için gerekli bulduğu sürece.
Zaman doğal bir gelişim süreci olarak görülüyordu ve insanlar onun
ince ölçümüyle hiç ilgilenmiyorlardı. Bu nedenle de diğer açılardan
çok fazla gelişmiş uygarlıklar zamanı ölçmede en ilkel araçlara sahiptiler:
damla damla akan kumu ya da suyuyla kum saati, yanmadan kalan mum
ya da yağı saatleri gösteren lamba, güneşsiz günlerde hiçbir işe yaramayan
güneş saati. Bütün bu aletler takribi ve hatalıydı ve sık sık da hava
şartları ya da bakıcının tembelliği yüzünden güvenilirliklerini kaybediyorlardı.
Antikçağ ve Ortaçağda çok kısıtlı bir azınlıktan başka hiç kimse zamanın
matematiksel kesinliğiyle uğraşmadı.
Oysa modern Batılı insan saat zamanının mekanik
ve matematiksel sembollerine göre işleyen bir dünyada yaşıyor. Saat
onun hareketlerini dikte ettiriyor ya da eylemlerini engelliyor. Saat,
zamanı, doğanın bir sürecinden sabun ya da cariye alınıp satılabilen
bir metaya dönüştürüyor. Ve, kesin zamanı belirleme araçları olmaksızın
endüstriyel kapitalizm hiçbir zaman gelişemeyeceği ve işçileri sömürmeye
devam edemeyeceği için saat, modern insanın yaşamındaki mekanik tiranlığın,
herhangi bir bireysel sömürücüden ya da herhangi bir başka makinadan
çok daha etkili bir unsurunu temsil etmektedir. Bu nedenle saatin,
modern Avrupa uygarlığının toplumsal gelişimini etkilediği tarihsel
sürecin ayrıntılarına göz atmak yararlı olacaktır.
Bir kültür ya da bir uygarlığın daha sonradan kendi
yıkımı için kullanılacak bir aygıtı geliştirmesi tarihte sık rastlanan
bir durumdur. Örneğin Çinliler, Batının askeri uzmanlarınca geliştirilen
ve sonunda Çin uygarlığının da modern savaşın güçlü patlayıcılarıyla
yok edilmesine yol açan barutu keşfetmişlerdi. Benzer bir şekilde,
Avrupa Ortaçağ kentleri esnafının da en büyük başarısı, zaman mefhumunu
devrimci bir şekilde değiştirerek Ortaçağın ölümüne önemli ölçüde
yardım eden saatin icadıydı.
Saatin ilk olarak on birinci yüzyılda manastırlarda
çanları düzenli aralıklarla çalmak için ortaya çıktığı söylenir; bu
manastırlar sakinlerine sistemli bir yaşam dayatmasıyla ortaçağın,
günümüz fabrika sistemine en çok yaklaşan toplumsal biçimidir. Ama
ilk güvenilir saat on üçüncü yüzyılda ortaya çıktı ve on dördüncü
yüzyıla değin saat, Alman kentlerindeki halka ait binaların süsleri
kadar yaygınlaşmadı.
Ağırlıkla işleyen bu ilk saatler ayrıntılar açısından
doğru değildi ve on altıncı yüzyıla kadar büyük bir güvenilirliğe
ulaşılamadı. İngiltere'de 1540'ta Hampton Court'da yapılan saatin
ülkedeki ilk doğru saat olduğu söylenir. On altıncı yüzyıldaki saatlerin
doğruluğu bile görelidir çünkü onlar yalnızca saatleri gösteriyorlardı.
Zamanı dakika ve saniyelerle ölçme fikri daha on dördüncü yüzyıl matematikçileri
tarafından düşünülmüştü ama 1657'de sarkacın bulunuşuna kadar dakika
kolunun eklenmesine izin vermeye yeterli bir doğruluk sağlanamadı,
saniye kolu ise on sekizinci yüzyıla kadar ortaya çıkmadı. Bu iki
yüzyılın, kapitalizmin toplum üzerindeki ekonomik hakimiyetini kurmak
üzere endüstri devriminin tekniklerinden yararlanabilecek kadar geliştiği
yüzyıllar olduğu gözden kaçırılmamalı.
Lewis Mumford'un gösterdiği gibi saat, hem teknikler
hem de insan alışkanlıkları üzerinde etkisiyle makine çağının anahtar
makinesidir. Teknik olarak saat, insan yaşamında önemli bir yer edinen
ilk gerçek otomatik makineydi. Onun icadından önce yaygın olan makineler,
işlemeleri, insan ya da hayvanın kas gücü, su ya da rüzgar gibi dış
ve güvenilir olmayan güçlere bağlı olan bir yapıya sahiptiler. Yunanlıların
bir dizi ilkel makineler yaptıkları doğrudur ama bunlar Hero'nun buhar
makinesi gibi, ya tapınaklarda 'doğaüstü' etkiler elde etmek ya da
Levanten şehirlerinin tiranlarını eğlendirmek amacıyla kullanılıyordu.
Fakat saat, halk için bir önem ve toplumsal bir işlev kazanan ilk
otomatik makineydi. Saat yapımı, insanların makine yapımının temel
esaslarını öğrendikleri ve Endüstri Devriminin karmaşık makinelerini
üretecek teknik beceriyi kazandıkları bir endüstri halini aldı.
Endüstrinin sömürü sistemi için gerekli olan yaşam
düzenliliği ve sistemliliğini en iyi şekilde sağlayan bir araç olduğu
için, toplumsal olarak saat diğer makinelerden daha radikal bir etkiye
sahip olmuştur. Saat, zamanın -o kadar anlaşılmaz bir kategori ki
daha hiçbir felsefe doğasını belirleyemedi- kadran çevresinin sağladığı
en elle tutulabilir somutlukta ölçülebilmesine olanak verdi. Süre
olarak zaman önemini kaybetti ve insanlar basmanın uzunluğundan söz
edermişçesine zamanın 'uzunluğundan' söz etmeye ve onu düşünmeye başladılar.
Ve artık matematiksel sembollerle ölçülebilen zaman diğerleri gibi
alınıp satılabilecek bir meta gibi görünmeye başladı.
Özellikle yeni kapitalistler aşırı ölçüde zaman
bilincine sahip oldular. İşçilerin emeğini sembolize eden zaman onlara
neredeyse endüstrinin temel hammaddesi olarak görünüyordu. 'Zaman
paradır' kapitalist ideolojinin en önemli sloganlarından biriydi ve
saate bağlı kimse kapitalist idarecilik tarafından getirilen yeni
tip memurların en çarpıcısıydı.
İlk fabrikalarda, işverenler, işçilerin bu değerli
yeni metalarından bir parça daha çalmak için saatlerini ileri ya da
geri alıyorlar ya da fabrika düdüklerini yanlış zamanlarda çalıyorlardı.
Sonraları bu tür olaylar azaldı ama saatin etkisi insanların çoğunluğunun
yaşamına önceleri yalnızca manastırlarda bilinen bir düzenlilik dayattı.
Doğal bir yaratığın ritmik yaşamına hiç benzemeyen tekrarlamalı bir
düzenlilikle hareket eden insanların kendileri de saate benzediler.
Viktoryen deyimindeki gibi 'saat kadar düzenli' oldular. Ancak hayvanların
ve bitkilerin doğal yaşamlarının ve hava şartlarının varoluşa hâlâ
hakim olduğu kırsal bölgelerde nüfusun büyük çoğunluğu öldürücü tekdüzelik
tıkırtısına yenilmekten kurtuldu.
Başlangıçta zamana karşı alınan bu yeni tavır, yaşamın
bu yeni düzenliliği saat sahibi patronlar tarafından isteksiz yoksula
dayatılıyordu. Fabrika köleleri boş zamanlarını kaotik bir düzensizlik
içinde geçirerek tepkilerini gösteriyorlardı, bu da on dokuzuncu yüzyıl
endüstriyalizminin cin kokulu kenar mahallelerine damgasını vurmuştu.
İnsanlar içkinin zamansız dünyasına ya da Metodist telkine kaçıyorlardı.
Ama yavaş yavaş düzenlilik düşüncesi aşağı doğru ve işçiler arasında
da yaygınlaştı. 'Zamanı boşa harcama' günahını ilan ederek on dokuzuncu
yüzyıl din ve ahlâkı da üzerine düşeni yaptı. 1850'lerde kol ve masa
saatlerinin toptan üretimi, önceleri fabrika düdüğüne ya da toplanma
uyarıcısına sadece tepki gösterenler arasında da zaman bilincinin
yaygınlaşmasına yol açtı. Kilise ve okulda, büroda ve atölyede dakiklik
en büyük erdem olarak görünüyordu.
On dokuzuncu yüzyılın her sınıfına sinsice yayılan,
mekanik zamana bu kölece bağımlılıktan bugün hâlâ fabrika yaşamını
karakterize eden yıldırıcı sistemlilik ortaya çıktı. Buna uymayı başaramayan
kimse toplumsal hoşnutsuzlukla karşılaşır -zamanın temel öneme sahip
olmadığı uyumsuz bir yaşamı seçmemişse. Aceleyle yenen yemekler, her
sabah ve akşam düzenli olarak tekrarlanan tren ya da otobüs itiş kakışı,
zamana uygun programlara göre çalışmak zorunda olmanın verdiği gerginlik,
bütün bunlar sindirim ve sinir bozukluklarına katkıda bulunur, sağlığı
mahveder ve yaşamı kısaltır.
Düzenliliğin mali yükü de uzun dönemde daha büyük
bir verimliliğe yol açmaz. Gerçekten de ürünün kalitesi genellikle
düşüktür, çünkü zamana ödeme yapmak zorunda olduğu bir meta gibi bakan
işveren, işçiyi, zorunlu olarak işin savsaklanmasına yol açan bir
hızda çalışmaya zorlar. Niteliğin yerine nicelik kriter halini alınca,
zevk işten uzaklaşır ve işçi de ücretinin ve yorgunluğunun izin verdiği
ölçüde sinema, radyo ve gazetenin programlı ve mekanik zevkinden mümkün
olduğu kadar çok tıkınıp 'zaman öldüreceği', endüstriyel toplumun
kısıtlı ve monoton boş zamanına ne zaman kaçabileceğiyle ilgilenen
bir 'saat bekçisine' dönüşür. Yalnızca, aklı ve inancıyla yaşamın
risklerini kabul etmeye hazırsa parasız bir adam saatin kölesi olarak
yaşamaktan kurtulabilir.
Saat sorunu, genel olarak, makineninkine benzer.
Aynı makinenin gerekli olmayan emeği minimuma indirme aracı olarak
değerli olması gibi, çok gelişmiş bir toplumda, etkinlikleri koordine
etme aracı olarak mekanize edilmiş zaman çok değerlidir. İkisi de
toplumun pürüzsüz olarak işleyişine yaptıkları katkılar açısından
önemlidir ve insanların verimli bir şekilde işbirliği yapmalarına
ve tekdüze uğraşı ve toplumsal kargaşayı yok etmelerine yardım ettikleri
sürece yararlanılmalıdırlar. Fakat ikisinin de insanların yaşamına
bugün olduğu gibi hakim olmasına izin verilmemelidir.
Bugün saatin hareketleri insanların yaşamının gidişine
yön veriyor, insanlar kendi yarattıkları zaman kavramının köleleri
haline geliyorlar ve Frankenstein'ın kendi canavarına duyduğu korkuyla
bakıyorlar ona. Sağlıklı ve özgür bir toplumda insanın böyle insan
yapımı makinelerin hakimiyeti altında olması insanın insan üzerindeki
hakimiyetinden daha komik olur. Mekanik zamana referans ve koordinasyon
olan gerçek işlevi geri verilmelidir ve insanlar yeniden, artık zaman
düzenliliği ve saate tapma tarafından yönlendirilmeyen dengeli bir
yaşam görüşüne dönmeliler. Tam özgürlük insanların yönetiminden olduğu
kadar soyutlamaların tiranlığından da kurtuluşu gerektirir.
Kara dergisinin 1. sayısından alınmıştır.
George
Woodcock çev:
Handan Tayyar