şiddetsiz
'eylemle propaganda'
Hazır
formüllerden ya da kurulmuş denklemlerden yola çıkarak
çözümlemeler yapmak çoğu zaman dogmatizmin sınırlarına
vardırır. Sözgelimi, "tarihsel gelişimi belirleyen
sınıf çatışmasıdır" ya da "çelişki uzlaşmazdır"
gibi formüller birer ön kabul olarak ele alındığında
zihinsel bir sürecin mantıki sonucunu görmemizi sağlayan
bir nevi trafik işareti fonksiyonu taşır. Aslında,
öngörülmüş ve tasarlanmış bu tür zihinsel sonuçlara
götüren güzergâh ve yol işaretleri bütün düşüncelerde
var. Anarşinin bir farkı; hem bu güzergâhı, yol işareti
ve işaretçilerini sık sık görmezden gelmesi, hem de
varılacak yere pek çok yoldan varılabileceğini bir
ön kabul olarak görmesidir. Örneğin, anarşi özgür
seyahatten büyük zevk duyar, o nedenle kendi yol krokisini
önceden çizip detaylandırarak seyahat özgürlüğünü
kısıtlamaz; o daima, dere boylarına, kimi vadilere,
yükselti ve uçurum başlarına giden yan yollara da
sapabilir ve oradaki sürprizleri göze alır. Bu mecazı
biraz daha uzatırsak; engin okyanuslara yelken açmak
varken, günümüz otobanı veya demiryoluyla seyahat
etmek anarşisti cezbetmez. Raylara mahkûm bir tren
yolculuğundan hiç hoşlanmayan anarşistlerin itirazı
(bir anarşistin dediği gibi), daha en başında biletçinin
üniformasınadır. Çünkü, üniforma cisimleşmiş tahakkümdür
de diyebiliriz. Çekidüzenin, disiplinin sembolü olan
üniforma, şiddetle iç içe şekillenerek otoritenin
ruhuna bürünür. Nazi Almanyası’nda kapıcıların bile
üniformalı olması boşuna değil, üzerinde ince ince
düşünülmüş ve hesaplanmış bir uygulamadır. Çünkü,
günümüzde otorite öncelikle kendini çekidüzenle tesis
eder. Çekidüzenle; yani şiddetin yumuşak elleri ve
güler yüzüyle...
Örgütlü
Şiddete Hayır
Şiddet
üzerine söylenmiş ya da söylenecek hiçbir söz bu konudaki
tartışmayı bitiremez. Gerek şiddet algılamalarının
birbirinden çok farklı olması, gerekse insan iradesini
de aşarak toplumsal sistemlerin ürünü olması nedeniyle,
şiddeti öngörülebilir bir zaman kesitinde ortadan
kaldırmak mümkün olamayacak; yani, bir olgu olarak
şiddet, varlığını sürdürecektir. Tarihten günümüze
dek toplum şiddetin varlığını kabul etmiş, onu aklileştirip
belirli kalıplarda biçimlendirmiştir. Konuya, ideallerin
dışından bakan bir insan olarak yaklaştığımızda şiddet
tasarımıyla aramıza kesin sınırlar koyabiliriz; şiddete
dair, çözülemeyecek bir sorunumuz kalmaz, çok daha
kolayca tavır belirleyebilir ve nerede duracağımızı
bilebiliriz. Ne var ki, toplumsal tasarımlara sahip
bireyler olarak bakınca sorunun son derece karmaşık
bir hal aldığını görürüz. Şiddetle belirlenen ve aynı
zamanda şiddet üreten toplumsal etkileşim ve ilişkilerin
içindeyiz; öyleyse şiddetle, düşünsel ve pratik bağımızı
nasıl kuracağız? Şiddet bizi özgürleştirebilir mi?
Ya da toplumsal tasarımlarımızda şiddete yer var mı?
Her şeyden önce, genel anlamıyla
şiddete karşıyız! Çünkü, şiddet, kurbanın niteliğinden
bağımsız olarak kendiliğinden ahlâk dışı ve kötü bir
eylemdir. Ayrıca, bizim özgürlük erdemimize ve anarşist
etiğimize aykırı olduğu için onu reddediyoruz. Genel
bir doğru olan, şiddetin ahlâka aykırılığı yargısı
ne yazık ki, hâlâ toplumsal ilişkilerde egemen olan
şiddeti ortadan kaldırmak bir yana, dizginleyemiyor
bile. Hakikat galebe çalmıyorsa, bu, toplumsal eşitsizliğin
yanı sıra zihniyet kapılarımızın da hakikate yeterince
açık olmadığını gösterir. Milyonlarca insanın zihniyetinde
yer etmiş olan tahakküm ahlâkı, özgürlük, eşitlik
ve adalet duygusuna ağır basmaktadır. Çünkü yaşamı,
herkesin herkese karşı mücadelesi olarak gören tahakküm
ahlâkı güce dayanır. Güçlüysen her şeyi yapabilirsin
ve buna hakkın var. Doğanın "bahşettiği"
bu hak, öteki canlıların yaşam ilişkilerini yanlış
tasavvur ederek elde edilmiştir. Bu yanlış tasavvur,
eski klan ve kabile yaşamına inanılmaz bir vahşilik
atfederek yarattığı gerçek vahşiliğin köklerini, doğuştan
kötü gördüğü insanın ilk topluluk ilişkilerine dayandırmıştır.
Oysa, yabanıl toplumlar, günümüz modern tarih anlayışının
göstermeye çalıştığı anlamıyla ilkel ya da vahşi değildiler.
O toplumların başvurduğu şiddet, bugünkü toplumda
uygulanan şiddetin ne dozuyla ne de boyutlarıyla kıyaslanamayacak
kadar sınırlıydı. Evet, onlar da bizim gibi, "kısasa
kısas" yöntemini ve misilleme hakkını kullanıyorlardı,
ama ritüellere boyun eğmek dışında öldürme edimleri
hemen hemen hiç yoktu. Ayrıca, bizim gibi, toplu imha
tekniklerine ve ahlâkına da sahip değillerdi. Önemli
bir nokta da, uzmanlaşmış yargıç ve cellat ayrımına
sahip olmayan ve şiddet tekelinin oluşmadığı o topluluklarda,
tıpkı yargı gibi, suç da toplumun ortak sorumluluğundaydı.
Örneğin, kan dökmüş birinin kanı dökülecekse eğer,
kimse tek başına bu kararı yerine getirme arzusunu
göstermiyordu. Yargıç ve cellat rolü topluluğun tüm
üyelerine ait olan ortak bir sorumluluktu. Kimsenin
infazcı olmak istemediği bu eski geleneğin, 19. yüzyıla
kadar askeri infazlarda da varlığını sürdürdüğünü
aktaran Kropotkin, çok çarpıcı bir örnek veriyor:
"19. yüzyıl ortalarına kadar, on iki asker, içlerinden
biri kurusıkı olan on iki tüfekle mahkûma ateş ediyorlardı.
Askerler, hangi tüfeğin kurusıkı olduğunu bilmediğinden,
her biri kendisinin katil olmadığını düşünerek vicdanını
rahatlatabiliyordu."
Vahşi diye nitelediğimiz toplumların
bizden çok daha derin bir adalet ve merhamet duygusuna
sahip oldukları artık yeterince biliniyor. Bizde ise,
bu duygu, geçmişten bugüne gelen süreçte "tarihsel
gerçeklik ve zorunluluk" palavrasıyla yer değiştirdi.
Şiddet ve Özsavunma
Şiddettin
karakteristik bir özelliği, daima pratik ilişkilerimizde
akli ve felsefi gerçeklikten soyutlanarak, bütünüyle
öfke ya da nefret gibi çok güçlü duygulara bürünmüş
haliyle karşımıza çıkmasıdır. Olayların dışından ve
tamamen düşünsel düzlemden baktığımızda, masumun özsavunmasıyla
saldırganın imha eylemini aynı şiddet kavramı içinde
ele alıp aklen reddedebiliriz. Yine bunun gibi, somut
bir olay üzerinde ne kadar objektiflikle durursak
duralım, onu akıl sınırlarımız içine aldığımız andan
itibaren, yaşandığı zamandan, tezahür ettiği boyutlardan
kopararak soyutlamış oluruz. ‹nsana dair her türlü
etkileşim ve özgünlük, felsefi yargılarımızın gölgesinde
kalır. Oysa, olay kendi gerçekliği içinde bambaşka
boyutlarda seyreder. Kişiler, felsefi ve akli yargılarımızın
birer nesnesi değil, birbirlerini etkileyen, belirleyen
canlı birer varlıktırlar. ‹simleri, karşılıklı konumları,
duyguları, ruhlarında ve tenlerinde hissettikleri
acıları var. Dolayısıyla, adalet duygumuz da felsefi
doğrularımız ve genellemelerimiz kadar gerekli ve
geçerlidir. O nedenle, olayla karşı karşıya bir konumda,
duygularımızla ve pratiğin içinden baktığımızda saldırı
ile savunmayı kategorik olarak birbirinden ayırmaya
başlarız; saldırı karşısında özsavunmayı meşru buluruz.
Vardığımız bu noktada, soruna açıklık
getirmek bir yana, sorunun asıl burada başladığını
görürüz. Özsavunma nedir, onun ilkesel temellerini
nasıl belirleyeceğiz, sınırları nerede başlar ve nerede
biter?
Yukarıda da belirttiğim gibi, şiddete
kişisel bir sorun olarak baktığımız sürece, herhangi
bir açmazla karşılaşmayız. Bize yönelecek bir saldırıya
karşı nefs-i müdafaada bulunur, ya da karşı saldırıyla
cevap veririz. Fakat sorun bununla bitmiyor. Özgürlük
etiğini savunan bizler, yalnızca nefsimize karşı bir
saldırıyı ayırt edici bir başlangıç noktası olarak
alamayız. Çünkü saldırı, toplumsal asimetriyle birlikte
başlamıştır. Sürekli şiddet anlamına gelen yönetim,
güç kullanarak, yani ancak şiddete başvurarak milyonlarca
insana boyun eğdirtebiliyor. Biçimi ne olursa olsun,
her türlü yönetim, açık ya da gizli baskı ve zorbalık
olmadan varlığını sürdüremez. Çok eski zamanlardan
günümüze kadar aralıksız süren yönetim sistemi, dayandığı
yasal ve hukuksal temelleri ve hükmetme "meşruiyeti"ni
dünden devralmıştır. Genel anlamıyla yönetim ilkesinin
sınırları, geçmişin tarihsel köklerine kadar uzanır.
Öyleyse yönetim sistemine karşı meşru müdafaanın sınırları
da tıpkı yönetim ilkesi gibi, geçmişin tarihsel ilişkileri
içinde şekillenmiştir. Yoksa, siyasal zor’a dayanarak
varlığını sürdüren yönetime karşı, meşru müdafaa -özsavunma-
hakkı bugün icat edilip ortaya atılmış bir fikir değildir.
Ancak, özsavunma hakkında, özellikle medyatik manipülasyonlarla
yapılan çifte standartlara sık sık rastlarız. Örneğin,
kıran kırana bir savaş sürecinden geçen Hindistan
ve Vietnam kurtuluş mücadeleleri, Batılı kamuoyu vicdanında
bile meşru müdafaa olarak kabul gördü. Yine bunun
gibi, faşist güçleri durdurmak için başvurulan şiddet,
genellikle meşru müdafaa olarak görülür. Ancak, devrim
amacıyla doğrudan devlete ve iktidara karşı gelişen
eylemler en az Filistin’in bağımsızlığı kadar meşru,
çok daha adil ve ahlâki kaygı taşımalarına rağmen
hemen hemen hiçbir koşulda meşru müdafaa olarak kabul
görmüyor.
Bütün bunlardan farklı olarak anarşi,
yönetim ilkesine karşıtlığı nedeniyle, yönetilmeye
olduğu kadar yönetmeye de karşıdır. Yani; başkalarının
bize uyguladığı Zor’a ne denli karşıysak, ne kadar
güç sahibi olursak olalım başkalarına Zor uygulamaya
da o denli karşıyız. Klasik anarşizm döneminin (Tolstoy
ve Benjamin Tucker hariç) belli başlı anarşist simaları,
şiddete şiddetle yanıt veren özsavunmayı meşru ve
gerekli görmüşlerdir. Ancak, Malatesta’nın yaptığı
gibi, bunun sınırlarını net olarak belirlemişlerdir:
"Şiddet ancak kendini ve başkalarını şiddete
karşı savunmak için zorunlu olduğunda haklı görülebilir.
Zorunluluğun bittiği yerde suç başlar." Malatesta,
"zorunluluğun bittiği yer"i, iktidarın ortadan
kaldırıldığı özgürlükçü toplum olarak görür. Böyle
bir toplumda hâlâ şiddet uygulanıyorsa artık o, kurumlaşmış,
amaç haline gelmiş ve teröre dönüşmüş bir şiddettir.
Teröre
Hayır
Elbette
burada söz konusu olan, bizim kişisel olarak birim
zamanda somut bir şiddete maruz kalıp kalmadığımız
değildir. Başkasının acısını kendi acısı olarak gören
bizler, özgürlüğün etik evrenini sahiplenen bizler,
yönetim ilkesinin sürekli tahakkümüne karşı, sürekli
meşru müdafaa halindeyiz. Dolayısıyla, bu anlatılanlardan
çıkarılacak sonuç şu: Yönetim ilkesini, dayandığı
her türlü toplumsal temelle birlikte yok etmek, özgürlük
ilkesi gereğince kendiliğinden meşru bir haktır. Peki
ama, bu hakkı hangi yol ve yöntemlerle uygulayacağız?
Çünkü şunu da biliyoruz ki, şiddete dayalı bir eylem
olan devrim, tasarladığı çizgide başarıyla ilerlese
bile, şiddet eğilimini yok etmez, aksine onu daha
da geliştirir, kurumlaştırır; kurumlaşmış şiddet ise
terörden başka bir şey değildir.
Terör eylemine karşıyız. Çünkü,
her şeyden önce, terör eylemi barbarlıktır; ve bu
barbarlık asla özgürlükçü amacımız için bir araç olamaz;
bizi karşıtımızla benzeştirir. Bu noktada bir soru
akla gelecektir: Yönetimin, terör demek olan kurumlaşmış
şiddetine şiddetle yanıt verdiğimiz özsavunma esnasında,
özünde teröre başvurmuş olmuyor muyuz? Bu soruya açık
ve net bir yanıt vermek bana pek olanaklı gibi görünmüyor.
Çünkü, yaşam pratiği içinde olayların ardı ardına
gelişimi çoğu zaman insanların (tarafların) kontrolünden
çıkar. Böylesi zamanlarda niyet ile sonuç genellikle
birbiriyle bağdaşmaz. Dolayısıyla, istenmediği halde
terör ile şiddetin sınır çizgileri kimi zaman birbirine
karışabilir. Ama, burada önemli olan bizim ilkesel
tutumumuzdur. Biz ilkesel olarak terörü (rehin alma,
kitlesel imha vb.) reddediyorsak; ilkesel olarak cezalandırmayı
(suikast, misilleme hakkı vb.) reddediyorsak, ancak
o zaman kitlesel öfke patlamalarının faciaya yol açtığı
nadir olaylar fevrilikle açıklanabilir. Çünkü, doğrudan
eylem şeklinde gelişen kendiliğinden şiddet ile örgütlü
şiddet eylemi arasındaki fark, şiddet ile terör arasındaki
nitelik farkı kadardır.
Anarşizmin bu konudaki hassasiyetine
ilişkin önemli bir nokta ise, örgütlü şiddetin hiyerarşik
ve örgütsel yapıları zorunlu kıldığıdır. Hiyerarşik
bir yapı olmadan düzenli örgütlü şiddetten söz edilemez.
Bu nedenlerden ötürü, anarşist etik ve ilkelerimize
uygun olmak koşuluyla, etkiye tepki olarak kendiliğinden
gelişen meşru müdafaa durumları dışındaki örgütlü
şiddeti reddetmeliyiz. Bunun garantisi de, mücadele
ve yaşam ilişkilerinde anti-otoriter ilkeyi hiçbir
şekilde göz ardı etmemektir. Çünkü, çoğu zaman şu
yanlış kanı oluşur: bir toplulukta tahakküm ve şiddet
yok edilmişse o toplulukta otorite de yok olmuştur.
Bu bütünüyle bir yanılgıdır; pek çok özgür cemaat
ve grup ilişkilerinde şiddet ortadan kalktığı ya da
tamamen nispi sınırlara çekildiği halde, hiyerarşik
bir yapı ve ilişki olmasa da, bilgi, beceri ve tecrübe
farklılığından doğan bir tür otorite hâlâ varlığını
korur. Cemaati veya topluluğu açıktan açığa temsil
eden bir liderin varlığına onay vermeyen özgürlükçü
ahlâk, birçok "doğal önder"in boyvermesini
engellemez, hatta onlara fırsat tanır. Ne yazık ki,
bu tür durumlarda özgürlük adına konuşan doğal önderin
keyfiliği ve sahip olduğu güç hiç sorgulanmaz. Anarşi,
bir diktatörün yolunu da açacak kadar bireysel inisiyatifi
teşvik ettiği için, doğal önderin hesap tanımayan
keyfiliği, çoğu zaman diktatörün keyfiyet sınırlarına
kadar varır. O nedenle, özgürlükçü de olsa kişilerüstü
bir doğal önder en az diktatör kadar tehlikeli ve
kötüdür. Hatta, tüzük kurallarına bağlı kalma zorunluluğu
olan diktatöre oranla, otoritesini kişilerin gönüllü
kabulüne dayandırdığı için, doğal önderin konumu daha
da tehlikelidir. Şiddetin biricik edim haline geldiği
koşullarda nerede ne yapacağı bilinmez; ve onu dizginleyecek
bir mekanizma yoktur.
Şiddetsiz
Eylem
Her
türlü şiddet karşıtlığı, vicdanımızda rahatlıkla yer
edinip ruhsal bütünlüğümüzü perçinler, etik kaygılarımızı
harekete geçirerek bizi vicdanımızla baş başa bırakır.
Felsefi bir ilke boyutlarıyla doğru olan bu düşünce,
zulmün boyunduruğuna mahkûm edilmiş insanlığın mevcut
durumu karşısında ne yazık ki çaresizdir. Çünkü, esin
kaynağını öncelikle Hıristiyan ahlâkının "kötülüğe
kötülükle karşılık vermeyeceksin" ilkesinden
aldığı için, zulmün ve şiddetin hiçbir tezahürü karşısında
bu ilkeyi ihlal etmez. Oysa, genel insanlık alemini
bir yana bırakalım, bir tek insanın hayatı bile bütün
ilkelerden daha önemlidir.
...Ağırlıklı olarak Tolstoy tarafından geliştirilen
şiddet karşıtlığı, günümüzün anarşistleri için kolayca
es geçilemeyeceği gibi, etkili bir kabul de görmüş
durumda. Ancak, Tolstoy’un Hıristiyan anarşizmi olarak
geliştirdiği bu düşünce, ‹sa’nın, Gabara Dağı’ndaki
vaazına dayanıyordu. Tolstoy, Dağdaki Vaaz’ı Hıristiyanlığın
özü olarak kabul ederken; Kilisenin, Hıristiyanlığı
yozlaştırdığını, resmi bir kurum olarak cinayete ve
devletin öteki suçlarına ortak olduğunu ileri sürerek,
Kilisesiz, peygambersiz, ayinsiz, salt Dağdaki Vaaz’la
sınırlı bir Hıristiyanlık öneriyordu. Tolstoy, Dağdaki
Vaaz’ı çağımıza her ne kadar uyarlasa da bu düşüncenin
belirleyici olan özünde, köleden itaat, efendiden
de merhamet etmesi bekleniyordu. Elbette Tolstoy’un
etkisini ve rolünü küçümsemiyorum. O, itaat kısmını
bütünüyle itaatsizliğe dönüştürerek vicdanımıza yepyeni
bir boyut ve bir derinlik kazandırdı. Rahatlıkla,
Tolstoy anarşizmin vicdanıdır diyebilirim. Tolstoy’dan
sonra, savaş koşullarını bir yana bırakırsak, şiddete
başvurulan her yerde, onu mutlaka anarşist ahlâkın
süzgecinden geçirme ihtiyacı ve sorumluluğu doğdu.
Meşru müdafaa hakkını da "kötülüğe
kötülükle karşılık vermek" olarak gören Tolstoy,
bütünüyle pasif direnişi, yani itaatsizliği önerir.
Açık ki, pasif direniş, sistemin çeşitli aşırılıklarına
ve daha çok da yaşam hakkına kast edildiği durumlarda
ortaya koyduğu duyarlılığıyla bir mücadele tarzı haline
gelmiştir. Oysa, hükmedilenlerin kendi kaderlerini
belirleme özgürlüğüne ilişkin atacakları adım, daima
pasif direnişin nötr tutumuyla karşılaşır. Çünkü o,
hak ihlallerinde değişmez vicdani bir ölçü olarak
şekillenmiştir. Dolayısıyla, mutlak barışçıldır.
Bu durumda başka bir seçenekle karşı
karşıyayız: şiddetsiz eylemle propaganda! Ancak, anarşizmin
eylemle propaganda dönemi, bilinen bir mücadele tarzını
çağrıştırır. Bu tarz, silahlı başkaldırıdan, planlanmış
örgütlü silahlı eyleme kadar çeşitli eylem biçimlerini
bir mücadele tarzı olarak hayata geçirmişti. Şiddet,
bu mücadele tarzının belirgin öğesiydi. Şimdi; iki
noktaya müdahale edilmesi gerekiyor. Birincisi; klasik
“eylemle propaganda” anlayışını, kaçınılmaz özsavunma
dışında şiddetten arındıralım. ‹kincisi; şiddetten
arındırdığımız bu eylemle propagandayı sivil itaatsizlikle
karıştırmayalım. Çünkü, eylemle propaganda, statükonun
korunmasını değil, toplumsal dönüşümü esas alır. Legal
etkinlikle özdeş ve sınırlı değil, legalite ve yasal
meşruiyeti daima zorlar. Yatıştırıcı, uzlaşmacı bir
barışı değil, isyanı hedefler. Bu ayırt edici nitelikler
şiddetsiz eylemle propagandayı sivil itaatsizlikten
ayırırken, şiddetin temel bir öğe olarak reddedilmesi,
onu klasik anarşizm dönemindeki pratiğinden de ayırır.
Sonuç olarak; meşru isyan hakkımızı kullanırken, özsavunma
durumları da dahil, şiddeti mutlaka ahlâk süzgecinden
geçirmeliyiz. Toplumsal tasarımlarımıza ilişkin dönüştürücü
eylemimizi ise şiddetten arındırmalıyız. Bu haliyle,
sivil itaatsizlikle güç kullanmak arasında bir yerde
durmuş oluyoruz. Bence bu kötü veya yanlış bir nokta
değil. Genel olarak, şiddetten arınmış eylem tarzıyla
mücadele etmek, doğru ve ahlâki bir tutumdur. Hayati
ve kaçınılmaz olduğu yerde, tamamen özsavunma durumunda
şiddete başvurmak, "dünya hali" gereğince
başkasının bizi mecbur ettiği bir kötülüktür. Bu kötülükten
nereye kadar kaçınacağız? Sabır taşının çatladığı
yere kadar!
Gazi
Bertal