siyaset
hayatlarımızın neresinde?
Gündelik
yaşamın sürükleyen rutininden kopup "boş"
kaldığınız anlarda, hele de sistemle entegrasyonunuz
kendinize yapacak bir iş, oyalayıcı bir uğraş bulamayacak
kadar bozulmuşsa, içine düştüğünüz derin boşluğun
sizin içinizdeki boşluk olduğunu görmekten haz etmeyebilirsiniz.
Bu durumda, radikalliği sık sık tartışılan bir gazetenin
neredeyse bütün bir ikinci sayfasında tanıttığı,
şehirli insanı sanatsal faaliyetlerle rehabilite
etme programı -bu hizmet karşılığında bin dolarlar
ödeyebilecekseniz- derdinize deva olabilir. Eğitimlerini
yurtdışında cilalamış iki cin kadının profesyonel
kılavuzluğu sizi streslerinizin ve bunalımlarınızın
hastalığa dönüşmesi tehlikesinden korumayı vaat
ediyor; bir nevi koruyucu hekimlik yani. Profesyonellerimizin
gazetedeki fotoğraflarında görülen güvenle pekişmiş
mütebessim halleri reklamlarda görmeye alıştığımız
türden.
Peki ya, profesyonel hizmetlerin
bu boşluktan beslendiğini, en önemlisi de bu boşluğu
beslediğini düşünüyorsanız ve her acabanızın altından
bir model olarak sistemin kendisi çıkıyorsa... İşte
o zaman bir soru daha netleşerek öne çıkıyor: Hayatımı
gasp ettiğini düşündüğüm bir toplumsal örgütlenme
modeli, kendisine karşı çıkabilmenin tek yolu olarak
benzeri bir örgütlenmeyi dayatıyorsa ne yapabilirim?
Böyle bir soru kuruluş itibarıyla bir çıkışsızlığa
işaret ediyor gibi. Hani neredeyse sorunun sonunda
görünmez bir "ki" kelimesi var da her
an mazerete dönüşmenin sınırlarında dolaşıyor. Belki
tespitlerle birbirine bağlanmış bu soruyu kabaca
parçalara ayırırsak ve biraz daha anlaşılır biçimde
açarsak rasyonel kafaları tatmin edecek bir cevaptan
daha anlamlı sorular ve ipuçları elde edebiliriz.
Hayatımız gasp ediliyor; yaşamak
adına hayatlarını gasp ettiklerimiz tarafından...
Her gün 24 saat birbirimizin hayatlarından çalıyoruz.
Ve ne kadar çok yitirmişsek hayatımızdan, o kadar
müsrifçe harcıyoruz hayatları. İntikam alırcasına,
hınçla. Gücümüzü aynı düsturdan alıyoruz: “İnsan
her şeyin en iyisine layıktır.” Ne derece insan
olduğumuzu hissedebilmek için ayakkabı, sandalye,
yatak-yorgan, incik-boncuk, ıvır zıvır makinesi
kalıbına dökülmüş hayatları alıyoruz, memnuniyetsiz
bir edayla, gözümüz daha fazlasında, daha iyisinde,
daha dahasında. Oysa bir banka, “daha”nın yegane
sermayesinin hayatlarımız olduğunu kenarından bir
ısırık alınmış simit resminin bulunduğu afişinde
hırstan körelmiş gözlerimize sokarcasına duyuruyor:
“Öğle tatilinde de çalışıyoruz!” Neredeyse tüm uyanık
saatlerine el konulmuş hayatların öğle saatlerinden
de çaldığımızda bu tatminsizliği ne doyurabilir,
acısı ne kadar daha’yla dinebilir? Ya da kendini
toplumsal olana feda etmiş olmanın “haklı” fütursuzluğuyla
hangi toplumcu teori başedebilir? Öyleyse, hayatımı
istiyorsam, başkalarının hayatlarını kullanarak
yaşama lüksünden vazgeçmeli. Bu mümkün mü?
Görünen o ki, pek kolay değil:
o hayatlara ihtiyacım var; yaşayabilmek için. Üretebildiğim,
ihtiyaç duyduklarımın yüzde biri bile değil. Sistem
çoğu kez bir tek mamulü bile tek bir kişinin üretmesine
izin vermiyor. Bu tür bir toplumsal örgütlenmenin
devamının en ciddi güvencelerinden biri bu. Her
bir kişi onlarca, yüzlerce şeyi kullanırken, tüketirken
en iyi ihtimalle bir iki şey dışındaki her şey için
başkalarına, başka hayatların 20-30 yıl boyunca
öğüre öğüre aynı şeyi daha mükemmel, daha hızlı,
daha çok yapmasına muhtaç. Mükemmeli arzulayan,
daha fazlasını, çok daha fazlasını talep eden, buna
layık olduğunun bilgisiyle huysuzlaşan, huzursuzlaşan
insan, insanlık adına mükemmele yaklaşıldıkça bir
birey olarak bağımlılaştığının, zavallılaştığının
ne derece farkında? Eğer hâlâ değilse ben bu oyunu
oynamayacağım, hayatımı geri istiyorum dediği anda
yaşamını idame ettirmenin ne koşullarına ne bilgisine
ne de becerisine sahip olduğunu görecektir.
Aynı tür örgütlenmenin ülkeler
arasında, sektörel bazda hayata geçirilişini Sovyetler
Birliği deneyiminde görmüştük. Her bir ülke işbölümü
mantığına göre üretimin farklı bir kısmıyla meşguldü;
kabaca örneklersek kimi tarım, kimi sanayi, kimi
enerji üretimi vs. Moskova’ya bağlılığın ve düzenin
devamının herkesin hayrına olduğu bir birlikti bu.
Birlik dağıldığında ise, bağımsızlığını ilan eden
her bir ülke kolunu, bacağını, gözünü, iradesini
yitirmişçesine bocaladı, bunalım yaşadı. Hâlâ da
bunun acıları sürüyor.
Evet, bizim karşı karşıya olduğumuz
durum da en az bu denli vahim. Bireysel olarak üretim
sürecinin dışına çıkılabilir ama köprü altları,
metruk binalar size ancak barınak sağlar. En nihayetinde
kendiniz üretemeyeceğiniz için ya dilenmek ya da
çalmak durumunda kalırsınız. Örgütlenip çoğalarak
şehirlerde kendimize yaşam alanları açarız ve buralarda
kendimiz için üretiriz diyorsanız, bunun imkânları
üzerine tartışabiliriz. Ancak bundan önce dikkate
alınması gereken çok daha önemli bir konu var: Şehirler
sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda oluşmuştur.
Ülkenin, hatta artık dünyanın her yerinden sökülüp
getirilen yeraltı ya da yerüstü kaynakları, alındıkları
yerlerdeki hayatın kurutulması pahasına sanayinin
kalbi durumundaki şehirlere akmaktadır. İnsan da
-şehir için- bu kaynaklardan biridir sadece. Şehirlerdeki
bu yığılma, toplumsal muhalefeti örgütlemeye çalışan
yapıların da buralarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır.
Gücün şehirlerde bu yolla birikimi, etkisini arttırmaktadır.
Ancak, ideallerini bugünden hayata geçirmeyi veresiye
cennetlere yeğ tutan bir anlayışın şehirlerde güç
biriktirmesinin nedeni ne ola ki?
Öte yandan, diyelim ki, şehirlerde
yaşamayı tercih ediyoruz. Bu nedenle de kendimize
şehirlerde yaşam alanları açmaya çalışıyoruz. Burada
iki önemli sorun var; ilki tercihimize dair: şehir
yaşamı tam karşısında olduğumuz türden bir toplumsal
örgütlenmenin üzerine oturur. İkincisi ise, şehrin
olanaklarına dair; şehirler daha fazla kişiye ulaşmak
ve bir araya gelebilmek için oldukça elverişli olmasına
karşın, bu düşünceden etkilenen ya da bu düşünceyi
benimseyerek bir araya gelen kişilerin gündelik
yaşamlarını değiştirmelerine pek imkân vermez. Şehrin
büyüklüğü ve insanlarının şehirliliği oranında,
akla gelebilecek her şey için para kullanmak zorunda
olunuşu -eğer finansmanı profesyonel kadrolara yaptırdığınız,
işbölümüne dayalı bir örgütlenme modeli düşünmüyorsanız-
hayat mücadelesinin tercihlerinizin önüne geçmesi
sonucunu doğurabilir. Dayanışmayı öne çıkaran ve
buna dayalı bir örgütlenmeyi çözüm olarak düşünebiliriz.
Benzerlerine oranla, amaçlarımıza çok daha uygun
bir modeldir. Ancak bu, paylaştığımız olanakları
elde ediş biçimimizi ve ödediğimiz bedeli ortadan
kaldırmaz.
Peki karşı duruş biçimleri nasıl
bir evrim geçiriyor? Küreselleşme bize nasıl bir
karşı duruş imkânı tanıyor?
19. yüzyıl, toplumsal yapıda bütünsel bir değişim
tasavvurunun yapılabildiği, toplumsal örgütlenmedeki
topyekün bir değişmenin insanların zihninde açlık,
sefalet ve kargaşaya tekabül etmediği, insanların
10 yıl, 20 yıl sonrasında tam olarak ne durumda
ve ne yapıyor olacaklarını bilebilmenin -bunalıma
dönüşen- rehavetini henüz tanımadığı çağların sonuncusuydu.
Satın aldığımız binlerce çeşit ıvır zıvırın toplamından
yitirdiğimize benzer bir hayat kurabileceğimiz yanılgısı
milyarlarca insanın zihnini ve bedenini esir almamıştı.
Anlamını bile çözmekte zorlandığımız sözcüklerle
ifade edilen bir takım meslekler katlanarak türemiyordu.
Hükmetme zanaatı bilumum “loji” erbabının marifetiyle
düşlerimize dek sızamamıştı ve ancak cürümü kadar
yer yakabiliyordu. Aileden gelen bir iktidar ne
kadar profesyonelse onu devirmeye çalışan bir devrimcilik
de o kadar profesyoneldi.
Aradan koca bir yüzyıl geçti.
Bir zamanlar gücünü toprak sahipliğinden alan feodaliteye
karşı ileri bir aşama olarak desteklenen ve merkezileşip
insana hükmettikçe güçlenen ulus-devletin hakimiyeti
altındakilerin kurtarılması adına gücünden ve işlevlerinden
feragate zorlanıyor. Ulusal ölçekte örgütlenmiş
iktidar aygıtları küresel demokrasinin ince eleğine
takılıp kaldı. Parçalanmakla ya da çöpe atılmakla
yüz yüze. Ulusal parlamentoların halkın iradesini
yansıtmaktan ne kadar da uzak olduğu ve kurum olarak
ıslah edilemeyeceğine hükmediliverdi birden; hem
de on yıllar boyu o parlamentoların belirlenmesinde
bizzat emeği geçmiş “dış” güçler tarafından. Tepemizde
teknokrat hükümet lafları dolanmaya başladı. Ancak,
bugün küresel düzeyde bir siyasetin uygulanmasına
hizmet edecek şekilde organize olmaya başlayan uluslarüstü
iktidar aygıtlarının, siyasetçilerin popüler olup
seçilebilmek için verdiği vaatlerle uğraşacak kadar
ne esnekliği vardır, ne de -artık- ihtiyacı: küreselleşen
dünyada dengeler en küçük bir kıpırdanıştan etkilenir
haldedir. Siyasi irade uluslarüstüleşmek zorundadır.
Tıkanan parlamento benzeri yerleşik temsil mekanizmaları,
işlevlerini birer uzmanlaşma alanına dönüşen STK’larla
(Sivil Toplum Kuruluşları) paylaşmaya zorlanmaktadır.
Uluslararası alanda ise, bunun
mekanizmaları epeydir oluşmuş ve işlerlik kazanmıştır.
Bizzat ulus-devletler eliyle uluslararası faaliyetleri
organize etmesi fikriyle hayata geçirilen Birleşmiş
Milletler türü örgütler bir süre sonra kabuk haline
gelip etkisizleşmişler, bu tıkanıklık o zamana değin
varlıklarını silik bir şekilde sürdüren NGO'ların
(Hükümet/devlet Dışı Örgütler) Birleşmiş Milletlerin
karar mekanizmalarına -rapor hazırlama, görüş bildirme,
toplantılara, kurullara katılma gibi işler üstlenerek-
katılmalarıyla aşılmıştır. Faaliyetleri -gökten
zembille inmediğini bildiğimiz- bir takım fonlarla
desteklendiği halde bağımsız çalışan bu örgütlerin
bizim ülkemize de sıkça heyet göndermesinin tanığıyız.
Görünen o ki, yerel ya da uluslararası alanda faaliyet
gösteren hükümet dışı bu örgütlerin üstlendikleri
işlevler ve alınan kararlar üzerindeki ağırlıkları
giderek artacaktır. Yani, klasik temsil mekanizmaları
yoluyla işleyen bildik siyasetin yerini almaya adaydırlar.
Evet,
zaman değişti
Koruma-kollama, eğitme, sağaltma
adı altında baskılama, bastırma, eğme-bükme işlevleri
yürüten Ulus-devletlerin revaçta olduğu dönemlerle
beraber onun parlamento benzeri siyasi mekanizmalarının
ve bu mekanizmaların yürüttüğü türden bir muhalefetin
de yeri sallantıda. Aynı şekilde ve eşzamanlı olarak
bütünsel bir “başka” toplum tasavvuruyla davranan
ve karşısında olduğu güç gibi uzmanlaşmak durumunda
kalan devrimciliğin de akıbeti aynı. Devrimden bahsedildiğini
duyan bir muhalifin dudaklarının kenarında donup
kalan alaycı ya da hüzünlü gülümseme tam da bu nedenle
olabilir. Yoksa devrime yüklediği anlamın darbe
benzeri bir iktidar değişiminden tümüyle farklı
bir şey oluşundan değil. Ya da yeninin, “karşısında
olduğu düzene benzeme” potansiyelini içinde taşıyıp
besleyeceğini düşündüğünden de değil. Öyle ki, bütünsel
bir değişimden istese de istemese de herkes için
total bir değişim’in anlaşılıyor olmasını bile makul
görerek tartışabilir. Ama, hayatımı istiyorum demenin
haklarımı istiyorum demekten çok başka bir şey olduğunu
bilir; başkalarının hayatlarını harcamaya bunca
zorunlu ve bağımlıyken nasıl olup da bunu isteyebildiğine
şaşar, belki aynı kaderi paylaştığını hatırlar,
hüzünlenir. Zamanın değiştiğini bilir. Toplumsal
devrimler çağı çok gerilerde kalmıştır, şimdi “yeni”
sosyal hareketler çağıdır: Kadın hareketi, eşcinsel
hareket, ekoloji hareketi, anti-militarist hareket,
çocuk hakları hareketi, hayvan hakları, açlıkla
mücadele ...
Bizimki gibi ülkelerde bu hareketlerin
içinde yer alan insanlara çok ağır bedeller ödetilmiştir,
hâlâ da ödetilmektedir. Bir savaş sürerken anti-militarist
olmanın, halkı askerlikten soğutma suçu işlemenin;
kadının neresini açsak da neresini kapasak türü
ilmi tartışmalar yapan kelli felli adamların ekranlarda
kapıştırıldığı Müslüman bir ülkede kadınım ve üstelik
bildiğiniz gibi de değilim, olmayacağım demenin;
erkekliği dillere destan bir milletin kendi cinsine
ihanet etmiş bir erkek eşcinsel üyesi olmanın ya
da bu muhteşemi reddetmiş bir kadın eşcinsel olmanın
ne demek olduğunu üç aşağı beş yukarı kestirebiliriz.
Ancak küreselleşen bir dünyada muhalefetin “yeni”
aktörlerinin geleceği epey parlak görünmektedir.
Öyleyse bu tür hareketlerin yerel
ve uluslararası faaliyetlerinin astronomik fonlarla
desteklendiği ülkelerde gerçekleşenin benim istediğimle
ne derece çakıştığına bakabiliriz. Feminist hareket
kadının bir vatandaş olarak erkeklerle aynı (hatta
kimi zaman pozitif ayrımcılık adına kayırılarak
daha fazla) sosyal haklara, eşit hukuki haklara
kavuşmasını sağlamıştır. Nitekim eşcinsel hareket
de aynı şeyi eşcinsellerin heteroseksüellerle haklar
bakımından eşitlenmesi yönünde dönüm noktası sayılabilecek
(evlilik, ortak mülk edinme vs.) adımların atılmasını
sağlayarak başarı kaydetmiştir. Çocuk hakları savunucuları
ise çocukların, büyüklerin istismarı ve tasarrufundan
kurtarılmasında büyük yol kat etmişlerdir. Anti-militaristler
için vicdani ret hakkı tanınmıştır.
Devlet, polisi, adalet mekanizması
ve ajan kurumları aracılığıyla kadını erkekten,
eşcinseli heteroseksistten, çocuğu büyüklerinin
baskısından ve tasarrufundan korumakta ve bu tehdide
dayalı sahte barışın garantörlüğünü yapmaktadır.
Ancak bundan çok daha güçlü ve yaygın bir biçimde
doymazlığın geliştirici yanına vurgu yaparak yeninin,
gencin, nicel olarak fazlanın yani hiyerarşiye dayalı
değerlerin propagandasını en şık, en bilimsel yöntemlerle
yapmaktadır. Peki bu tatminsiz, kışkırtılmış insanı,
hukukla, polis zoruyla durdurmaya çalışmanın nafileliğini
biz bile bilmiyorsak kim bilebilir? Bizi birbirimizden
korumaya soyunan sistem bizi birbirimize düşürenle
aynı değil mi? Batı Avrupa ülkelerinde insanlar
arasındaki toplumsal bağların haklar ve sorumlulukların
soğuk güvencesiyle nasıl parçalandığını, nasıl bu
denli yalnızlaştıklarını ya da demokrasilerine nasıl
bu kadar kör bir şekilde inandıklarını anlamaya
çalışırken önümüze konulan geleceğe bakarak ürkmemek
elde değil.
Öte yandan, haklar ve sorumluluklar
düzeyinde bir eşitlenmenin bizi gündelik yaşamın
öğütücü döngüsünden kurtarmak bir yana yalnızca
yükümlülüklerimizin değil haklarımızın da esiri
edebileceğini görebiliriz. Sistemin üzerinde serpildiği
hukukun en temel prensiplerinden biri “kazanılmış
hakların geri alınamazlığı”dır. Haklarının bilincinde,
bilincinden yakalanmış bir hayat.
Asıl önemlisi, kaydedilen her
bir başarı, kendi sırtındaki yükü bir başkasına
yükleme, hatta yükün ağırlaşması sonucunu doğurabilir.
Örneğin vicdani ret hakkının tanınması anti-militarist
hareketin ivmesini düşürürken sistemin asker ihtiyacını
gidermek üzere, yerine profesyonel katiller ordusu
oluşturuldu. Feminist hareket, kadını cinsel tacizden
koruyan hukuki düzenlemeleri elde etti, ancak aynı
zamanda fahişelerin toplumsal statüleri de tanındı
ve fahişelik haklarla korunan bir meslek olarak
kabul edildi. Kadının sosyal yaşama katılabilmesi
için kreşler açıldı, hayatı çocuk bakmakla geçen
kadınlar türedi. Çocuklar büyüklerin istismarından
korunurken koruyucunun istismarı ve çocuk üzerindeki
tasarruf hakkı dikkatlerden kaçtı vs...
Eylemleriyle ülkemiz medyasında
zaman zaman izlediğimiz bir çevreci örgüt, kararlarda
söz sahibi olabilmek için mücadele ettiği petrol
şirketine ortak olduğunda bunu infialle karşılayan
sistem karşıtları, STK’ların ve uluslararası NGO’ların
alınan kararlarda söz sahibi olabilmek için iktidar
kurumlarıyla girdiği ortaklıklara daha sempatiyle
yaklaşabilmektedir. Her durumda, sistem, sorunları
kendi içinde ve makul talepler çerçevesinde çözmektedir.
Kapitalist sistem çok daha bütünsel
ve kapsayıcı yapıya doğru evrilip siyasi irade uluslarüstüleşirken
yerel tahakküm aygıtları, kirlerinden arındırılma
çerçevesinde güçlerinden arındırılıyor ve küresel
çapta alınan siyasi kararların uygulayıcısı “teknokrat
hükümet” rolüne itiliyor. Muhalefet ise, her biri
bir faaliyet alanına hapsolma ve daralma riski taşıyan
uzmanlık alanlarında faaliyet göstermeye zorlanıyor.
Kapitalist üretim sisteminin toplumsal örgütlenmesinin
en temel prensibi olan işbölümü ve uzmanlaşma, muhaliflerine
ya da karşıtlarına uzmanlaşmaya dayalı bir örgütlenmeyi
-profesyonel devrimciliği, olmazsa STK’lar aracılığıyla
hak mücadelesini- dayatıyor. Tümüyle sistem dışı
olmak gibi bir şey söz konusu değil, ama bu döngünün
dışına çıkılamaz mı?
Evet, buraya kadar bir yandan
yazarken bir yandan da neyin nereye varabileceğini
düşünmeye, kurgulamaya çalıştım. Bütün bunlardan
neyi yapmaktan sakınmamız gerektiğine dair bazı
ipuçları çıkabilirken ne yapabileceğimize dair bir
ipucu çıktı mı?
Öncelikle bizi bunca bağımlılaştıran, bizi bir diğerimizin
sisteme sadık bir biçimde çalışmasına ve üretmesine
bağlı kılan bir toplumsal örgütlenmenin, teorisine
en uygun şekilde işlediği yaşam alanları kuşkusuz
şehirlerdir. Eğer sanayi ürünlerinden ve faturalı
hizmetlerden azami oranda vazgeçebilirsek kendi
tahılımızı, sebzemizi yetiştirebileceğimiz bir kırsal
alanda bu bağımlılığın en aza indirilebilmesi mümkün
gibi görünmektedir.
Ancak, bu yerleşimin benzerlerine
esin kaynağı olabilmesi için gereken kanalların
oluşturulması, kendi içine kapanmaması, üzerine
kafa yormaya değecek bir konudur. Günümüzde iletişimin
ağırlıklı olarak belli bir teknolojik donanımı gerekli
kıldığı göz önüne alınacak olursa kendi içine kapanmama
ancak alternatif araçlar ve yöntemlerle başarılabilir.
Kuru metinlerle deneyim aktarmanın, periyodik bültenlerle
haber trafiğine katkıda bulunmanın ötesine geçerek
bizzat yüz yüze, görerek ve öğrenerek aracısız bir
iletişim sağlanabilir. Böyle bir yöntem ilişkilerin
sözler ya da yazılı metinler üzerinden kurulmasının
üzerimizde yarattığı tahribatı yaşanmışlıklarla
azaltabilecektir. En azından bir süre neyi nasıl
hayata geçirmeli üzerine konuşacağız sadece. Belki
zamanla, konuşmadan da anlaşabildiğimizin farkına
varacağız. Şehirlerden gelen arkadaşlarımızın bakıp,
dokunup koklayarak anlamak yerine sürekli sormasını,
yaşamın bilgisine acilen ulaşma kaygısını eski bir
hastalık olarak anacağız. Diyorum ya, belki... Başka
insanların bir araya gelerek başka bir yerleşim
oluşturmalarıyla mutlanıp onların istedikleri gibi
bir şey olması için fiziksel destek sunacağız. Asıl
dönüştürücü olanın varılacak yer değil, varmak için
kat ettiğin yol olduğunu düşünüp deneyim aktarma
meselesini, gerçekleşebilenlerin yüreklendirici
etkisi olarak anlayacağız.
Belki de yaşadıklarımızın geçmişteki
deneyimlerle en belirgin ortaklığı her adımda ayağımıza
takılan, kimi kez duvarlaşan tahakküm aygıtları
ve yerleşik zihniyeti olacak. Eh, yolda olmanın
kazanılmış hakların güvencesinden özgürleşmek olduğunu
şehirlerde öğrenmiştik.
Evet, yaşamak gerek. Kim bilir,
belki de şu sözü edebiliyor olmaktan derin bir acı
duyan birinin dediği gibi: “İnançlarım kadar genç,
kuşkularım kadar yaşlıyım.”
Eğer istiyorsam, hiçbir şey için
çok geç değil.
Zelha