tarih
bellek ve seksek
Tarih
nedir, neye yarar? Bu soruya ne cevap verirsek verelim,
tarih denen bir “şey” hayatımız boyunca yakamızı
bırakmaz. Çoğu zaman şahsi, bir yanıyla da -okuduklarımız
ve ortak yaşantılarımız ölçüsünde- kolektif bu “şey”,
bedenimizde, ruhumuzda, tavrımızda, rüyalarımızda
kendini hissettirir; daha çok da “geçmiş zaman”
olarak, “yaşanmış” olarak... Ama tarih, bu “geçmiş
zaman”, anlatılan ve anlatılarak aktarılan, yazılan
ve yazılarak aktarılandır da aynı zamanda; yani,
olmuş bitmiş bir şeyin anlatısı...
Fransızca’da tek bir sözcük, histoire
sözcüğü, büyük harfle yazıldığında tarih, küçük
harfle yazıldığında ise hikâye anlamına gelir. (Tarih,
Fransızca’da niçin büyük harfle yazılır?) İngilizce’de
muhtemelen ortak kökten gelip ayrışmış sözcüklerdir
history -tarih- ve story -hikâye-... Bu noktada
iş çetrefilleşmekte. Yaşanan şey, tek bir kişinin
ya da toplulukların yaşadıkları, söze ve yazıya
döküldüğünde, yaşanmış olanla anlatı arasındaki
ilişki nasıl kuruluyor? Anlatı -buna tarih diyelim-
yaşananın -buna da gerçek diyelim- nesidir? Nesnel
ve genel bir anlatımı mıdır, yoksa öznel ve şahsi
(olsa olsa grupsal) anlatımı mıdır? Öznellik ile
nesnellik, kişisellik ile kolektiflik arasındaki
sınır nerede başlar, nerede biter? İnsan ve yaşadıkları
söz konusu olduğunda, bir de anlatı -sözlü ya da
yazılı anlatı- işin içine karıştığında nesnellikten
bahsedebilir miyiz? Pozitif denen bilimlerde bile
“gözlemci”nin varlığının nesnelliği ortadan kaldırdığının
anlaşılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmişken,
tarih gibi insanı ve hayatı doğrudan ilgilendiren
bir alanda nesnellikten, nesnel bir tarih anlatısından
ve yazımından hiç söz edemeyeceğimiz neredeyse “nesnel”
bir gerçek olarak karşımıza çıkar.
Tarihin, “geçmiş zaman anlatısı”
olduğu, kabaca söylenebilir... Ama bu noktada da,
biz modernlere özgü lineer zaman kavramıyla karşılaşırız:
geçmiş, şimdi ve gelecek. Belki de yalnızca böyle
bir zaman kavramının benimsenmesiyle birlikte anlam
bulmuştur tarih. Bir tür ilerleyiş içinde, insan,
nereden gelip nereye gittiğini hissetmek, anlamak
istemiş olmalı, bu nedenle “geçmiş zaman”a ilgi
duymuş olmalıdır. Döngüsel bir zamanda ise, tarih,
yinelenen olaylar örgüsü olabilir ancak ve aktarılarak
bellek oluşturmaya, kolektivitenin hafızasını kurmaya
yarayabilir, belki. Tarihsiz toplumlar olduğu rivayet
edilmektedir. Tıpkı devletsiz, sınıfsız, yazısız
toplumlar gibi... Buralarda “olay” kavramı var mıydı,
ne anlama geliyordu, söz vardıysa eğer, anlatılanlar
neydi, hep aynı “olay”ın, örneğin bir kozmografinin,
bir mitolojinin kuşaktan kuşağa aktarımı mıydı acaba?
Spekülasyonlar çoğaltılabilir ve bu çokluk kendi
zihniyetimize kuşkuyla yaklaşmamızı sağlayabilir
ancak. Bunu sağladığı ölçüde de işe yarayabilir.
Biz yine “geçmiş zaman anlatısı”na
dönelim. Hem yaşanmış olması hem de anlatılması
gerekiyorsa tarihin; ve bir yaşayanlar bir de anlatanlar
varsa (bunlar aynı kişiler de olabilir), bu durumda,
aynı soruya geliyoruz dönüp dolaşıp: yaşanmış tarih
ile anlatılan (sonra da yazılan) tarih aynı şey
midir, yaşayanlar ve anlatanlar aynı kişiler olsa
bile aynı şey olabilir mi? Her anlatan (yazan) kadar
farklı tarih mi vardır, yoksa “doğru” ve “yanlış”
anlatılmış (yazılmış) tarihler mi vardır? “Doğruluk”
ölçütü “nesnellik” ise... yine yukardaki soru...
Peki ya tarihte yer almış ama ne anlatmış ne de
yazmış olanlara, zorla ya da gönüllü olarak bu tavırdan
kaçınmış olanlara ne demeli? Onların yaşadıkları
tarihdışı mıdır?
Bu soruların cevabını düşünürken,
başka şeyleri de düşünelim. “Geçmiş zaman anlatısı”
derken, bireysel ya da kolektif olarak yaşadığımız
her şeyin tarih adı altında toplanabileceğini mi
kastetmiş oluyoruz, yoksa bazı “olay”lar mıdır tarih
adını hak eden? Buna kim, nasıl karar verir, yaşananların
etkisi o an ya da çok sonra ortaya çıkan görünür
olgularla mı ölçülür yoksa hissedilmeyen etkileriyle
mi? “Hayatım roman” anlayışıyla mı yaşarız her şeyi,
yoksa bir “bilim” olduğuna göre tarih “uzmanlar”ı
mı karar verir neyin tarih olduğuna?
Aslında, yaşarız yalnızca. Tarih
“olacağını” düşündüğümüz kimi olayları bile yaşarken
rastlantılar ve zorunluluklar arasında gidip geliriz,
seçeriz, reddederiz, eyleriz, eylemeyiz, korkarız,
öfkeleniriz... Ama bir an gelir, geriye dönüp baktığımızda,
bitmiş, tamamlanmış bir “olay” görürüz ardımızda,
araya zaman girmiştir, mesafe girmiştir. Anlatmaktan,
yazmaktan yanaysa tercihimiz, “olması gereken oldu”
diye anlatabiliriz her şeyi, üstünden atlayarak
birçok durumun, duygunun, ilişkinin, başkalarının;
kaçınılmaz, başka türlü yaşanamazdır yaşanmış olan.
Ya da, gerçekleşmemiş, seçilmemiş olanın peşine
düşeriz, ihtimalleri ararız, pişmanlık ve üzüntü
duyarız, “başka türlü olabilirdi” diyerek o “başka
türlü”yü yaşamaya çalışırız yeniden...
Sonuçta tarihin bir anlamı, amacı,
ereği olduğuna duyulan inançtır tarih peşinde bunca
koşturuşumuzun nedeni. Geçmişte neler oldu sorusuna
alacağımız cevapların gelecekte olabileceklere ışık
tutacağına alttan alta da olsa inanır çoğumuz. Tarihi,
geleceğe dair savlarımız için kanıt olarak kullanırız
(ve tarih de her türlü sava, karşıt savlara sayısız
destek sağlar!). Tarihin böyle bir işe yarayabilmesi
için, işleyişinde kimi yasalar olmalıdır. Bu yasalar
bir kez keşfedildiğinde, amacın, ereğin, bugün gerçekleşmemiş
olsa bile yarın gerçekleşecek olduğuna inanılır
artık. Bu amaç, a priori olarak vardır, başlangıçta,
ilk olarak vardır, sonuçta da buraya varılacaktır:
bütünlüklü insan (Tanrı’yla ya da doğayla / toplumla
bütün), komünist insan, vs. Böyle bir tarih anlayışında,
“olay” pek önemli değildir, “yasa” öne çıkar. Bu
“yasa”nın bilinmesi, işleyiş mekanizmalarının önündeki
engel ve tıkanıklıkların bilinmesi ve çözüm yolları
aranması önem taşır. Dahası, bu “yasa”nın bilinmesi,
insana tarih karşısında da güven verir; kararlıdır,
inançlıdır kişi. “Tarihin akışı”na, bu “akış” engellense
de, bu engelleme yüzlerce yıl sürse de güvenilir,
bu akışta tek tek varlıkların hesabının yapılmayacağına,
herkesin bir basamak olunduğuna inanılır... Bu inanç,
kişiyi hayat karşısında, geçmiş ve bugün karşısında
daha rahat kılar, her şeyi açıklayabildiğine inanır
kişi...
(“Yasa” deyince, Engels’in ünlü
mektubu geliyor akla. Tarihte “iktisadi güçler”e
verdikleri önemin yanlış anlaşıldığını söyler Engels
ve tarihte yer almış kişilerin “düşlerinin, hayallerinin
bile” etken olabildiğinden dem vurur...)
Peki ya böyle bir amaç, erek,
anlam yoksa; tarih, biraz da el yordamıyla “oluyorsa”?
Ya da, diyelim tarihi yapan birileri var ve bunlar
da güçleri ve iktidarları sayesinde, manipülatif
güçleri sayesinde yapıyor bu tarihi... Aktörler
hemen hemen her zaman bu tür aygıtlara sahip olanlardır
ve bunlara sahip olmayanları da kendilerini aktör
sansın diye donatırlar... O zaman, tarihe, kendimize,
yolumuza nasıl güven duyabiliriz, hangi “güçler”den
medet umabiliriz? Hele ki bu tarih, oldukça gerilerde
kalmış ve anlatı olmuş, canlı tanığı kalmamış bir
tarihse ve anlatılanlar da zaman içinde değişikliğe
uğramış, uğramaya da devam ediyorsa...
*
Yirminci
yüzyılın Ekim Devrimi’yle, bu devrimin hazırlıklarıyla
başladığını söylemek abartı olmaz. Tıpkı, biz Türkiyeliler
için yirminci yüzyılın 12 Eylül’le kapandığını söylemenin
de abartı olmayacağı gibi.
Umutlarla doğdu yirminci yüzyıl
ve Ekim Devrimi. Hayal kırıklıklarının da odağında
yine Ekim Devrimi yer aldı (diğer devrimlerden,
deneyimlerden daha fazla...). Ve “tarih” sorularını
sormaya başladı: Yüzyıl başında, her ülkeden devrimcilerin
akın akın koştuğu bu devrim ülkesi, kısa süre içinde
bu devrimcilerin çoğunluğu için bir kâbus halini
almayı nasıl başardı? “İşçi sınıfının ve emekçi
kitlelerin iktidarda olduğu” bu ülkeden -ve benzerlerinden-
akın akın kaçmaya çalışan işçi ve emekçiler, düşünür
ve sanatçılar hangi ideolojik etkilerle hareket
ediyordu? Onlar tarihin anlamını kavrayamamış, “burjuva
ideolojisi”nin etkisindeki “emperyalizm ajanları”
mıydı Moskova duruşmalarında -ve diğer “Doğu Bloku”
ülkelerindeki yargılamalarda- tutanaklara geçtiği
şekliyle; yoksa iktidarı “proletarya adına” almış
olanlar mıydı “bürokratik” ve giderek “emperyalist”
emeller peşinde koşanlar? Tarih bu sorulara cevap
verdi mi, bilmiyorum. Soruları sormuş ya da cevaplamış
bir tarih var mıdır, kimdir, nedir bu tarih, bunu
da bilmiyorum.
Bu sorular yok aslında. Bizlerin,
“gözlemci”nin, “geçmiş zaman anlatısı”na merak duyanların,
dahası bu anlatıyı yarın için anlamlı görenlerin,
el yordamıyla, bölük pörçük uzanabildikleri bilgi
kırıntıları ve bu kırıntılara göre değişen tavırlar,
duruşlar belirliyor sorularımızı. Ekim Devrimi’ni
nasıl öğrendik? Türkiye’de Türkçe okuyup yazarak
yaşayanlar açısından -1960 sonrasını kastediyorum-
Ekim Devrimi, öncelikle (daha kolay okunabilir olduğundan
ve cep kitabı, el kitabı formatında olduğundan)
Stalin’in metinleriyle, Stalin dönemi metinleriyle
anlaşıldı. “SBKP Tarihi” bu kitapların başında geldi.
Tarihin bir amacı vardır ve bu amaca uygun ilerleyenler
ile kendilerini “sosyalist”, vs. olarak adlandırsalar
da bu amaca karşı duranlar, yani “Bolşevikler” ile
“ötekiler” arasındaki mücadele, sonuçta haklının
zaferiyle noktalanmıştır! Nesnel bir kavram olan
“amaç” -“yasa”yla ilişkilidir çünkü- öznel bir kavram
olan “haklılık” ile örtüşmüştür! Hegel’in deyişiyle,
“gerçek olan şey doğrudur, doğru olan şey de gerçektir”...
Ana akım Marksist literatürün
tüm metinleri de bu tezleri doğrulayan yöndeydi.
Ekim Devrimi’nin tarihin anlamına uygun olduğuna
duyulan inanç, aynı zamanda “biz”e de duyulan inançtı:
madem ki “doğru”yduk, biz de er geç “gerçek” olacaktık!
(aynı inancı paylaşan birbirine rakip grup sayısı
düşünüldüğünde durum biraz tuhaflaşmaktaydı!).
Ekim Devrimi’ne dair kimi “farklı”
metinler 60’lı yıllar Türkiye’sinde de mevcuttu.
Örneğin, “Devrim Yapan Üç Adam” ya da Isaac Deutscher’in
Stalin ve Troçki adlı kitapları. Hatta bu sonuncuların,
o yıllarda kimi bakkal dükkânlarının camekânlarında,
sararmış bir halde durdukları hafızalardadır. Ama
bunlar tescilli olmadığından mıdır, yoksa yazarları
“devrim yapan” kişiler olmadığından mıdır, rağbet
görmemişlerdir. Yine bu yıllardan başlayarak -ve
70’li yıllarda giderek çoğalarak- Troçkist metinlerin,
Mao’nun, Latin Amerika gerillacılarının, Rosa Luxembourg
gibi isimlerin de aralarında yer aldığı literatür
çeşitliliği, farklılık noktalarının ve eleştirilerin
vurgulanması yönünde değil, bağdaştırmacı bir zihniyetle
yorumlanmıştır: Devrim tarihinin farklı kanatlarında
yer almış kişilerin metinleri, ortak bir zihniyet
göstergesi olarak okunmuş, “eleştiriler” yok sayılmıştır.
Ekim Devrimi ve Stalinci yorumu ise, ana akım açısından,
dokunulmazlığı olan konuların başında gelmiştir.
İkinci Dünya Savaşı, Stalingrad direnişi ve Doğu
Bloku’nun kuruluşu gibi “muzaffer” bir tarihin yaratıcısı
Stalin’in varlığı karşısında, ne Moskova Duruşmaları’nın
ve Troçki’nin öldürülmesinin, ne de Stalin sonrası
SBKP’nin “revizyonist”, “sosyal emperyalist” olarak
nitelenen, şaibeli parti tarihlerinin Stalin’e az
da olsa yönelttikleri eleştirinin önemi olabilirdi.
Sonuçta, seksenli yıllara gelindiğinde,
Ekim Devrimi hakkındaki bilgimizin kökeninde, iktidar
olmuş bir SBKP’nin, iktidar olduktan sonra, geriye
dönüp bakarak yazdığı ve attığı her adımı bu iktidara
götüren yoldaki bir adım olarak değerlendirdiği,
başkalarını yok saydığı -bu “başkaları” fotoğraflardan
bile silinmiştir- bir “tarih” bulunmaktadır. Ama
seksenli yılların travmatik etkisi büyüktür: bizler
açısından hem 12 Eylül ve “12 Eylül sonrası” anlamına
gelir, hem de “Glastnost”, “Perestroika”, vs. sonrası,
giderek “duvar-sonrası” anlamına gelir. Altmış küsur
yıllık bir devrim tarihi, “hataları”, “eksikleri”,
“ihanetleri” vs. ile; “sosyalist blok” ya da “revizyonist”,
“sosyal-emperyalist blok” olarak ABD karşısındaki
varlığı ile; “ulusal kurtuluş hareketleri” ve “bağlantısız
ülkeler bloku” yanındaki varlığıyla... artık yok
olma sürecine girmişti ve hızla da yok oldu. Neo-liberal
ideolojilerin hortlamasının yanı sıra, giderek tek
kutuplu bir dünyanın, küreselleşmenin temelleri
de o süreçte atıldı. Dünyanın bu hali 12 Eylül sonrasının
ideolojik-kurumsal yapılanmasıyla birleşince, düşen
bir sol dalga koşullarında, -referans noktaları
arasında Ekim Devrimi’nin de yer aldığı- “nerede
yanlış yaptık?”lar ve “acaba?”lar yaygınlaştı. Başka
tarihçeler, başka ihtimaller, Leninist-Stalinist
metinler karşısında Troçki’nin, sovyetolog tarihçilerin
“başka bir tarih” anlattıkları metinleri de gecikmiş
olarak su yüzüne çıktı... Ama, okumak neye yarar,
metinlerarası ilişki tarihin değerlendirilmesine
ne ölçüde ışık tutar meçhuldür. Bu metinleri, geçmişte
onca kararlılıkla savunulmuş, inanılmış metinlerle
karşılaştıracak, değerlendirecek düşünce, birikim,
enerji ve istek yokluğu mudur, yoksa her koşulda
“haklı” olunduğuna duyulan inanç mıdır her şeyin
üstünden atlayıp geçmeye yol açan, meçhul, ama unutkanlık
ağır bastı, yetmişli yılların onca ateşli tartışması,
onca inançla savunulmuş sözü unutuldu, yeni (ya
da eski) ufuklara doğru yelken açıldı... SSCB neydi?
Lenin doğru şeyler yapmıştı da, Stalin mi altüst
etmişti her şeyi? Belki Stalin de haklıydı, onca
kuşatılmışlık karşısında başka çare yoktu, hatta
bugün hortlayan tabloya bakılırsa, keşke daha fazla
yok edebilseydi, ardıllarındaydı bütün suç!... Peki
ya Marx-Engels’in savunduğu devrim anlayışına ne
olmuştu? Proletaryanın en kalabalık olduğu ülkede
devrim başlayacak, proletarya diktatörlüğü de -nüfusun
çoğunluğunun azınlık üzerindeki diktatörlüğü olacağına
göre- “demokratik” olacak ve kısa sürede bir dünya
devrimine yol açacak derken yanılmışlar mıydı? Yoksa,
devrim dalgasının Doğu’ya kaydığını ileri süren
ve “zayıf halka”da devrimin patlak vereceğini söyleyen
Lenin mi yanılmıştı? “Zayıf halka”lar, devrimi de
sürdüremeyecek kadar mı zayıftılar? Peki neydi SSCB’nin
özelliği, “proletaryanın ve yoksul köylülerin diktatörlüğü”
müydü, yoksa “bürokratik işçi diktatörlüğü” müydü,
“sosyal emperyalist” ve kapitalist ülke miydi, “revizyonist”
bir ülke miydi? SSCB ile Çin arasındaki farklılık
neydi? Gerçekten de biri -SSCB- ekonomiye ağırlık
verirken, diğeri -Çin- kültüre mi ağırlık vermişti?
“Dünyanın üçte birinin sosyalist olduğu” günlerdi
o günler! Bir yanda “Doğu Bloku”, öte yanda “üçüncü
dünya ülkeleri”ndeki ne olduğu meçhul “rejimler”...
Başka şeyler de okumuştuk. “Doğu Bloku”nun nasıl
oluştuğunu, Yunanistan, İspanya ve İtalya’daki devrimin
SSCB’nin çıkarı adına -“sosyalist sistemin çıkarı”ydı
tabii ki bu- nasıl satıldığını, doğru dürüst bir
Nazi-karşıtı direnişin bile olmadığı ülkelerin nasıl
“sosyalist” yapıldığını öfkelenerek, heyecanlanarak
öğrendik. İspanya İç Savaşı’nı, anarşistleri öğrendik,
Nazi-Sovyet paktını... Ya o “dünyanın sosyalist
üçte biri”ne ne olmuştu, Afrika’daki “solcu” subayların
darbe yaptıkları ve proletaryanın cismi değil ismi
bile yokken “proletarya devrimi” adına alkışlanmış
ülkeler bir çırpıda ne hale gelmişti? Ayrı bir odak
olarak ortaya çıkmaya çalışan Arnavutluk, Kore,
Küba... da neler olmuştu? Ya Doğu Avrupa? O yıllardaki
bu “yükselen dalga”nın etkisi altındaki bizler!
Her gün ve her gece Moskova Radyosu’nu, Pekin Radyosu’nu,
Arnavutluk Radyosu’nu kısa dalga cep radyolarından
dinlemeye çalışıp daktilo ederek politika belirlemeye
çalışanlar! Hangi bellek dalgalarımız kısa devre
yaptı da o günleri unutup bugün “bağımsız” politik
tahliller yapacak kadar olgunlaştık? SSCB’nin “sosyal
emperyalist” mi yoksa “revizyonist” mi olduğu tartışmalarında
tükettiğimiz onca sözü unutup bugün “başka” laflar
etmeye ve yine de hiç vazgeçmeden dünya tahlilleri
yapmaya bizi yönelten şey enerji midir, ilerlemiş
yaşların getirdiği unutkanlık mı? Yoksa hayatlarımız,
tükettiğimiz laf ve enerji miktarı mı bu kadar değersiz
-bu laf ve enerjinin ardından yok olan insanlar
mı-, dünya mı?
Yine Ekim Devrimi’ne, bu yüzyıl
başının unutulmaz devrimine dönelim. “Devrim yapan”
bir merkez komitenin hemen hemen tümü (Lenin ve
Stalin hariç) toplama kamplarında, meçhul cinayetlerde
can vermişse, bu devrimi “yapanlar”, baştan beri
topyekün bir ihanet ve hıyanet içinde miydiler,
yoksa sonradan mı “satın alınmışlar”dı; kimdi bu
devrimi “yapanlar”? Devrim, yalnızca kendi sağındakileri
değil, solundakileri de ezer ve katlederken, iktidarın
gücünü ve imkânlarını kullanırken, bir gün bu iktidarın
ve gücün kendini de yok edeceğini düşünmüş müydü?
(“Devrim” düşünür mü?) Ve, günün birinde, Stalin’in
ölümüyle “gevşeyen” rejim giderek çözüldüğünde,
o meçhul ölümlerle yok edilmiş olanlara birbiri
ardına “itibarları iade edildiğinde” bunun tarih
karşısında bir anlamı var mıydı? Tarih yanlış yapar
mı? Yoksa yanlış yazılmış, yanlış mı anlatılmıştı?
Peki ya o “iade-i itibar” görenlerden biri yazsaydı
tarihi, ne menem bir tarih olurdu bu? Kendi anlamına,
amacına daha mı yakın olurdu? O “önder”in heykelleri
yıkılmaz, o rejim ayakta mı kalırdı? Daha çeyrek
yüzyıl önce dünya tarihinde önemli bir güç olan
SSCB’nin yıkılmış olması mı daha anlamlıdır tarih
açısından, yoksa varlığını sürdürüyor olması mı?
Hangisi daha yakındır tarihin amacına? Kapitalizmi
alkışlarla karşılayan, bugün kıçlarında cep telefonlarıyla
oradan oraya koşturup duran mafyatik “emekçiler”
dün neredeydiler? Onların kaçı “emek kahramanı”
ilan edilmiş, kaçının heykeli dikilmişti Stakhavonist
politikalar gereği? Bu soruların cevabını bilmiyoruz,
ya da ben bilmiyorum... Dahası, “özelleştirme” politikalarına
uygun olarak, devlete ağır yük oluşturan devlet
arşivleri, sosyalist literatürün saklandığı kütüphaneler
de satılığa çıkarılıp, alıcı bulamadığından orada
burada heba olduğundan (eski SSCB topraklarındaki
bir yerde, tuvalete giren bir arkadaş Tolstoy’un
bir kitabıyla taharetlendiğini anlatmıştı. Zaman
geçti, belki de artık Lenin’in yazılarının ya da
bir mahkeme tutanağının kayıtlı olduğu sayfalara
silmektedirler kıçlarını), bu “geçmiş” ve bu “tarih”
hakkında pek bir şey de öğrenemeyeceğiz bundan böyle...
Arasıra gazetelerin küçük haberleri arasında çıkan
“falancanın Çarlık ajanı olduğu açılan arşivlerden
anlaşıldı” gibi dedikodular dışında! İşin tuhafı,
günümüz insanının, günümüz belleğinin böyle bir
ihtiyacı da yok gözükmektedir. Moskova duruşmalarını
ya da Ekim Devrimi’nin tarihte ne anlama geldiğini
merak eden kaç kişi kaldı?
“Tarih”te “gündem” diye bir şey
var. İnsan, yaşarken, kimi tartışmaların içinde
buluveriyor kendini, sonra unutuluyor her şey ve
başka bir “gündem” oluşuyor (kim oluşturur bu “gündem”leri,
biz mi yoksa “biz” deyince ayrılıveren oysa “biz”den
farklı olmayan “ötekiler” mi?). Bellek sorunu burada
geliyor “gündem”e. Unutuyoruz, hatırlamıyoruz, “başka”nın
peşinde koşuyoruz, hesaplaşmıyoruz –ne kendimizle,
ne de o meçhul “tarih”le... Tarihi, galip gelen
yazar; bunu biliyoruz. Belleği de galip gelen oluşturur.
Bunu da biliyoruz. Peki ya mağluplar? Mağlupların
tarihi, dili, sesi üzerinde de sık durulmaya başlandı
yirminci yüzyılın son yarısında. “İade-i itibar”la
bunun ilişkisi nedir, bilemiyorum, ama “bir başka
tarih” de yazılıyor artık. Politik mağdurlardan
delilere, mahkûmlardan ezilenlere (cinsiyet, ırk,
sınıf... baskısı altındakilere) uzanan “yeni bir
tarih”... Bu mağdurların tarihinin daha hakkaniyetli
olduğuna, olacağına duyulan inanç, bu mağdurların
sesi de medyatikleştiği, alıcı bulduğu, pazarda
yer aldığı ölçüde hüsrana yol açtı: Kölelerin iktidar
olma isteğinden başka bir şey değildi yankılanan.
“İktidar olamamış olma” hali, mazlumdan yana olma
duygusuyla birlikte, önce o sese duyulan merakın,
sonra da o sesten yana olma halinin kökeninde yatar.
Ama “keşke biz iktidarı alsaydık!” biçiminde tercüme
edilebilecek bir duyguya aşinayız, bunun ne anlama
geldiğini, bu anlamda saklı kin, intikâm ve öfkenin
sonuçlarını biliyoruz.
“Tarih” bir türlü birbirine bağlayamadığımız
ilmeklerle akıp gidiyor, belleğimizle seksek oynuyor
ve unutuyoruz, unutmanın yararına inanıyoruz, unutkanlığımız
sayesinde yaşama gücü ve enerjisi buluyor, unutkanlığımız
sayesinde yeni hayaller peşinde koşabiliyoruz...
Atlayabiliriz. Yere tebeşirle
çizdiğimiz seksekte bir kareden diğerine rahatlıkla
atlayabiliriz. Nasılsa nereden nereye atladığımızı
kimse hatırlamayacak...
*
12
Eylül, o yükselen dalganın kesintiye uğrayacağının
işaretleri belirmişken, Moskova, Pekin ve Arnavutluk
radyolarının, gerilla mücadelelerinin, “sosyalist
cunta”ların gürültü patırtısı arasında geldi. Neydi
12 Eylül? Tıkanan “ithal ikâmeci” süreçten “ihracata
dayalı sanayileşme”ye geçişin yolunu mu açmıştı?
Yoksa, “yükselen sınıf mücadelesi”ni mi tıkamıştı
yalnızca, “iç savaş”a mı dur demişti? “Bizim hareket”e
karşı mı düzenlenmişti? “Açık faşist diktatörlük”
müydü, “askeri faşizm” miydi –peki ya MHP neredeydi
bu oyunda? Emperyalizmin Ortadoğu politikasında
değişen güç dengelerinin sonucu muydu? Bütün şıklar
doğruydu ya da hiçbiri... Meydanları doldurmuş kitleler
geri çekilirken dar kadro örgütlerinin tek tek eylemleri,
hapishane direnişleri... Ve, Türkiye’nin gördüğü
en kitlesel, en aktif sol mücadele döneminin sonu...
“12 Eylül Değerlendirmesi!” O günlerin gözde lafı!
Sol tarihin belki de bir daha kolay kolay yakalayamayacağı
bir kitlesellik ve güç döneminin ardından gelen
bir yenilginin değerlendirilmesi! Bugün artık çoktan
unutulmuş bir laf! Unutulmamın ötesinde, anlamını
da yitirmiş... Değerlendirilseydi, daha iyi taktikler
geliştirilecekti! Bu umuluyordu. Ama, “örgütümüz
stratejik hatalar yapmamıştır!”
Tahlil, analiz, tarih... Önemli
mi tüm bunlar? Bilsek, ne yapabiliriz, ne değişir?
Bilgimizin artışı neye bağlıdır? Karşı tarafın açık
ettiklerine mi, yoksa bizim zorla sızdırdıklarımıza
mı? Ortaya çıkanlar, birilerinin ortaya çıkmasını
istedikleri midir, yoksa o birilerinin iradesi dışında
mı çıkmıştır açığa? Bunu hiç bilemeyebiliriz...
Peki geriye ne kalır? 12 Eylül, bedenimizden asla
silinmeyecek işkence izleriyle geçmiş olabilir.
Ölümlerle, mahrumiyetlerle, yıllarca süren kapatılmışlıklarla
geçmiş olabilir... Yaşadığımız bu topraklardaki
hayatı daha çekilmez, katlanılmaz, hatta nefret
edilesi kılmış olabilir. Bunlar doğrudur. Ama tarihe,
o meçhul ama sonuçta “keşke olmasaydı!” diyemeyeceğimiz
kadar geçmiş zamana ait bu tarihe yaşadığımız sürece
katlanmak zorundaysak eğer, bir bellek oluşturmanın
zamanının çoktan gelip geçtiğini akıldan çıkarmamalıyız.
12 Eylül hâlâ rüyalarımıza giriyor mu? Bir gece,
sabaha karşı, askerlerin ayak sesleriyle uyandığımız
bir hapishane hücresinde karşıladığımızı 12 Eylül’ü;
ya da bir örgüt evinin rutubet kokan odalarındaki
uykusuz gecelerde cuntaya karşı neler yapmak gerektiğini,
yakalanma durumunda nasıl çatışıp işkencede nasıl
tavır almak gerektiğini tartıştığımızı; tüm bunları
yaşarken, bilincimizin arka planında Ekim Devrimi
imgesinin, Çarlık iktidarının yıkıldığı, kurulu
düzenin altüst olduğu, gündelik hayattan aileye,
sanattan kültüre kadar her şeyin yeniden tasarlanma
ihtimalinin en azından ufukta görünür olduğu o ilk
günlerin anısının... ve sonrasının, muğlak, tam
anlayamadığımız o karanlığın, savunmak ile reddetmek
arasında bocaladığımız o yılların anısının peşimizi
bırakmadığını da unutmamalıyız... Ekim Devrimi’nin
hapse attığı anarşistler, 12 Eylül’ün hapse attığı
devrimcilerden daha fazla acı çekmiş olmalıdır!
Ya sonrası... Bitti mi 12 Eylül,
sürüyor mu, yeni bir dönem mi açıldı Türkiye’de,
yoksa TC’nin kuruluş mantığının doğal uzantısı mıdır
her şey? Asıl sorun, TC’nin 12 Eylül’lerle ilişkisi
değildir (bugün, 12 Eylül’den yirmi yıl sonra, “hayata
dönüş operasyonu”nun süreğen katliamı 12 Eylül’ün
cezaevi politikasının katmerlenmiş devamıdır, yarın
da devam edecektir!). Asıl sorun, Türkiye’nin o
en yaygın, en güçlü sol hareketinin yaşandığı dönemden
geçmiş insanların yaşadıklarını hazmediş ve unutuş
tarzıdır. Nasıl ki o yıllarda dünya ve ülke tahliline
dair yapılmış onca tartışma, tüketilmiş söz unutulup
geçilmişse, solculuğun ya da devrimciliğin anlamları
da aynı hızla unutulup geçilmiş olmalıdır ki, o
“devrimci ruh” da yaşananlar da yok sayılmış, herkes
kendine düzen içinde uygun yerler bulabilmiştir.
Bu kadar kolay uyum sağlayabildiğimiz bir sistemle
geçmişte alıp veremediğimiz neydi? Unutmak ve bunları
düşünmemek, yaşanmamış kabul etmek en iyisi, “yükselen
değerler”den pay almalı! 12 Eylül’ü yaşamış çoğunluk
arasında baskın çıkan Özal’cı ideolojidir.
*
Bugün,
ne 12 Eylül öncesi hatırlanıp tartışılıyor, ne de
12 Eylül ve sonrası... her şey akıp gidiyor... Seksek
oynamaya son verebilir miyiz acaba? Sıçramadan,
zıplamadan, belleğimiz içinde oradan oraya dans
etmeden, adım adım ve unutmadan yol almanın bir
yolunu, kâbus görme pahasına da olsa, aklını yitirme
pahasına da olsa, bulabilir miyiz acaba?
Yirminci yüzyıl, devrimlerin ve
karşıdevrimlerin yüzyılı olarak başladı, ihanetlerin
ve yenilgilerin yüzyılı olarak sürdü ve kapandı.
Kapandığı noktada, derin bir boşluk bıraktı. Artık
yükselen bir sosyalizm dalgası yok dünyada, “karşı”
bir blok yok... dahası, karşı çıkışlar olsa da,
kurucu fikirler, hayaller, ütopyalar, toplum tasarımları
yok artık. Bir toplum tasarımının peşinden koşmak
bu kadar mı kötüydü de, yerini minimal cemaat tasarımlarına,
giderek yalnızlaşmaya, atomize olmuş fikirlere bıraktı?
Hem de dünya değişirken; egemenler ve iktidar sahipleri
tarafından değiştirilirken... Oysa, “daha iyi yenilmek”ten
başka nedir ki hayat, ne olmalıdır ki?
*
Tarih...
Kimi zaman, farkında olmadan içinde buluruz kendimizi.
Kimi zaman ise okuruz, anlatırız. “Daha iyi” eylemek,
“daha doğru” davranmak için, deriz. Tarihin, yazılı,
sözlü tarihin bir iktidar biçimi, iktidar üslubu
olduğu çarpar gözümüze: yazmaya ve yazdığını duyurmaya,
dağıtmaya, inandırmaya gücü yetenlerindir tarih.
Yazmak isteyenlerin, anlatmak, duyurmak isteyenlerin
öznel gücüdür tarih (nesnellik aramıyoruz artık!).
Galiplerin tarihinin yanı sıra mağlupların tarihinin
de söylem dağarcığımızda yerini aldığı bu çağda,
belki de, tarihi yaşarken ve anlatırken etik bir
tavır gerekmekte. Hayat karşısında, kişinin kendi
ve öteki karşısındaki sorumlu, mesafeli tavrı...
ve “biz haklıydık” diye değil, ötekine ve hayata
açık olarak, evrendeki hayatın süresine -tarihe-
ve insan varlığının basitliğine yaraşır, edepli
bir yazı tavrı... Belki de tarihsizliktir bizleri
özgürleştirecek olan, kim bilir... İmkânsız bir
çözüm; ne tarihsiz ne de belleksiz olabiliriz artık
ve geriye dönüp baktığımızda, dünya ve ülke çapındaki
hayal kırıklıkları, ümitsizlikler, ölen, yok olan
hayatlarla doludur tarihimiz, belleğimiz, rüyalarımız...
Cevap yok, kimsenin cevabı yok... Cevap tarihte,
sözlü ve yazılı tarihlerde... bu yüzden, cevap yok...
Daha kötüsü, kimse bunların yaşandığını hatırlamıyor.
Sekseğe devam!
Işık
Ergüden