tarih
sınavı
Kendisiyle
yapılan bir söyleşide “Bu bir hakikat söylemi değil” diyordu Boudrillard,
“daha ziyade bir meydan okuma. Dünyada çok fazla açıklama, çok
fazla yorum, çok fazla anlam olduğunu düşünüyorum. O halde yazı
belki de paradoksal bir şekilde, anlamı kaldırmak, nesnenin kendisinin
ortaya çıkabilmesi için bazı şeylerin çevresinde bir boşluk yaratmak
içindir. Bu, kendi öznesini dünyaya yansıtmak değil, şeyleri ortaya
çıkarmak yada yok etmektir... Bir nevi dramaturji... Ve bu nihai
anlam değil, bu şeylerin arkasında emel yok.”
Bu sözlerle ilk karşılaşmam, kendimi kitapların
arasına boğduğum ve karşılaştığım her şeyi çok fazla ciddiye aldığım
için gittikçe habis bir hal alan bu boğulma hissiyle kendi sesimi
duyamaz hale geldiğim bir zaman dilimine denk düşüyor. Bazen kulağa
tanıdık gelmeyen bir ses bir hava deliği açmanıza yardım eder:
İşte bu dersiniz! Yukarıda yaptığım alıntının benim için değeri
buydu. Karşılaştığım, okuduğum, kafamda kurup durduğum hiçbir
şeyden tatmin olmamam, aradığımı sandığım şeyin aslında kurtulmak
istediğim şey olmasından kaynaklanıyordu. “Hakikat söylemlerine”
başvurmayan bir “meydan okuma” istiyordum. Kendi öznemden çok,
bu özneyi kuran şeyleri ortaya çıkarmak... Ve nihai anlam değil.
O dönemden sonra açık ya da örtülü bir şekilde hakikati temsil
etme iddiası taşıyan herhangi bir öğretiyi, grubu, hareketi, en
azından kendi içimde bir kez daha yalanlama ihtiyacı duymadım.
Evrene yasa dayatan böyle bir iddia en başından hem kapsayıcı,
belirleyici yanı totaliterdi ve bulunan, keşfedilen değil ama
yaratılan bir şey olarak hakikatin böyle bir temsile ihtiyacı
da yoktu. Ama benim işi temsilcilere devretmeden kendi hakikatimi
kendim için oluşturmak ve elimdekini en hakiki sanma büyüsüne
kapılmadan her türden temsile meydan okuma ihtiyacım vardı.
Kitabımı kapatıp dışarı çıkmak için kalktım
yerimden. Ve hâlâ çıkmaya çalışıyorum. Çünkü her seferinde kapıda
bir el yakama yapışıp, rızam olmaksızın tarih sınavına sokmaya
çalışıyor beni. Din kültürü ve ahlak bilgisi hocasının gözetmenliğinde
gerçekleşecek olan bir sınav. Tarih okumak değil kaçtığım, sınava
tabii olmak. Sınayan dersi verip sınıfı geçmediğim takdirde ortalıkta
dolaşamayacağımı, dolaşsam bile görünürlük kazanamayacağımı söylüyor,
tarihin ağzından konuşarak; ya affetmeyecek ya da çöplüğüne atıverecek.
Sınayanın tarihin ağzından konuşma çabası rastlantı değil, iktidarların
ve otoriter yapıların hakikatin, tarihin tek belirleyicisi olma
arzuları bilinir ve niyetleriyle örtüşür bir şey. Burada kişileştirilen,
kendi yazılış safhasında yer almayan, karşı tavır alan ya da böyle
bir yazılım yetkinlik kazanana kadar meselenin ciddiyetini kavramaktan
uzak takımını, eğer hainler bölümüne kaydedip ibret-i alem olsun
diye seyirlik kılmayacaksa unutmak ve unutturmakla tehdit eden
tarih, sınayanın üstündeki yargıç cübbesini insani ölçülerden
çıkarıp evrene biçme iddiasında aslında. Cennetin mühendisleri
zaferler, yenilgiler, bolca şehit, bolca düşman ve hainle dolu
lanetli bir tarihi püripak bir geleceğe bağlayacak merdivenin
diyalektiğe yaslandıktan sonra kaç basamaklı olması gerektiğini
hesaplayacaklar. Hem ezberi zayıf, hem matematiği kötü olanlar
yapılmış hesaba itimat edecek. Ne mi olacak sonra; hesap-kitap
ehline has bir eminlik yerleşecek üstünüze, başka bir hesabın
yanlışlığını ya da hesapsızlığın acizliğini anında teslim edecek,
sadece geçmiş ve bugüne değil geleceğe de basacaksınız kalıbınızı.
Mevcut veriler ışığında ihtimaller; ya birleş ya yok ol, ya cennet
ya cehennem, ya sosyalizm ya barbarlık, ya şu ya bu. Tamam, sonra;
aşama aşama çıkacaksın o merdivenlerden, eteklerinde bir yığın
fettak...
İkisinden de tat alamayıp ne cennet ne cehennem diyen hayırsız
kullar ve az çok tarihe ilgi duymuş olanlar seçenekleri birbirinden
ayırmakta zorluk çekebilirler. Bu kadar sınırlı seçenekle ortaya
çıkmak tipik bir yandaş toplama taktiği olmaktan çok, bilim olma
iddiasındaki bir politik söylem tarafından sistematik olarak kemirilmiş,
zayıflatılmış hayal gücünün artık tamamen tükendiğinin ilanıymış
gibi geliyor bana. Kendi seçeneğimi listeye ekletmek telaşında
değilim, aksine listeyi hazırlayan akıl bir sonraki durakta asker
alım listesine yazar adımı diye korktuğumdan liste dışı kalmak
sevindiriyor beni; bir ihtimal değilim, yaşıyorum!
En çok da bunu, hâlâ yaşadığımı hissettiğim
için sanırım, yaşamı sabit bir sınav alanı olarak kabuslarıma
bahşeden hınç dolu bir tanrının şefkati de, nefreti de tasarlanan
etkiyi yaratmıyor bende. Sadece, tarihin çöplüğünden mi yoksa
mahşeri bir hesaplaşma anına endeksli gelecekten mi geliyor bilinmez,
imge kullanımıyla sınırlı olmayan kesif bir din kokusu alıyorum
sürekli. Bu kokudan kurtulup ödülsüz ve cezasız kalabilmek için
her şeyi kaldırıp altına bakma isteğim artıyor. Ama hakikate ulaşma
ve bir tür arınma ihtiyacıyla değil, bu kez melezleşebilmek, yaşam
kadar hakiki olabilmek arzusuyla. Zaman kaybı olarak görülebilir
tabii, sürekli aciliyet vurgusu yaparak safları birleştirmeye
çağıranlar için. Safların birleşip yeniden yazacakları, okumak
zorunda bırakılanların “tekerrürden ibaretmiş” diyeceği bir tarihe
katlanabilecek kadar sabırlı değilim. Tek bir bileşenin bünyeye
egemen olması anlamında “saflık”, hayatın içinde çıplak ve yargısız
duran masumiyete neredeyse zıt. Masumiyet belki de hayatın değişmesine
en çok ihtiyaç duyanları bulan başka bir oda, başka bir kimyanın
parıltısı “tarihsiz, sınavsız”.
Aslında zamanla sınavın içeriği de değişiyor.
Önceden tarihi, tarihsel koşulları bilmemek-kavrayamamaktan sıfırı
basan hoca, son birkaç yıldır yöntem değiştirdi. Artık anarşistleri
kendi tarihlerini bilmemek ya da iyi değerlendirememekle suçluyor.
Hani kendi de iyi bildiğinden değil, sadece kendi müfredatında
rastladığı, rastlamasına izin verildiği ölçüde ve neredeyse magazine
kaçan bir ilgi dahilinde, “Siz de İspanya’da fena sayılmazdınız”,
“Marx Bakunin’e nasıl taktı çelmeyi” türünden bir bilgi bu. Sonra
ne oldu... sonrası kayıp.
Aklıma Nietzsche’nin Alman eğitim sistemini,
tarih çalışmasını kullanarak gençliği ve oluşun masumiyetini geçmişin
ağırlığı altında ezmekle suçlaması geliyor. “Geçmişin ağırlığı
insanı gerçekten yaratıcı bir hayat sürmekten alıkoyacaktır”.
Aslında ilk dönem ve son dönem düşüncelerinde tarihsel olan-olmayan,
şiddet, adalet vs. kavramlarına yaklaşımda belirgin farklılıklar
olsa da Nietzsche’ye göre, tarihin insan ırkının ilerlemesi ve
geliştirilmesi için tasarlanmış olduğuna inanmamızı sağlayan ahlaki
ideali terk etmeliyiz ve ona herhangi bir amaç, erek ya da son
atfeden teolojik bir görüşün rahatlığına kendimizi bırakmamalıyızdır.
Gerçek değişimin mülkiyetin zora dayalı yeniden dağılımıyla değil,
aklın tedrici dönüşümüyle mümkün olacağına inanır Nietszche. İlk
dönem düşüncesi için böyle bir dönüşüm potansiyeli, adalet duygusunun
herkeste daha fazla artmasında, şiddet içgüdüsünün zayıflamasında
ve geleneklerle sürekliliği görebilme becerisinde saklıdır. Son
dönemlerinde geleneğin böyle bir potansiyel barındırdığına inancı
yok olmuş gibidir. Tek bir bireyin, halkın ve bir kültürün sağlıklı
olabilmesi için tarihsel -olana ve- olmayana eşit ölçüde ihtiyaç
vardır, ama tarihsel-olmayan karşıtı karşısında her zaman daha
temel, daha önemlidir. Unutmak, hatırlamaktan çok daha hayati
bir yetenektir değişimin gerçekleşebilmesi için. “Unutmama-unutturmamanın”
tarihsel bir sorumluluk kabul edildiği bir zamanda, nasıl bir
değeri olabilir “unutma”tan bahsetmenin? Unutulmak istenen ne
olabilir? Yeninin önüne dikilen her şey, dışarıdan oluşturulmuş
bir hafızaya, dehşetle, öfkeyle, tiksintiyle, korkuyla, küskünlükle
kaydedilmiş olan her şey. ‘Biz’in sınırlarını her zaman tetikte
bekleyen ‘ötekiler’ ile doldurma ihtiyacı yaratan her şey. Başka
bir dünyanın şimdi ve burada olmadığını sabit bir bilgi kılan
deneyim, gövdeye hakim bilgi olduğunda yeniden ve yeniden doğmaya
kararlı hale geliyor. Unutmak geçmiş ve gelecek arasında kurulan
denklemin iki satırı arasından eşitlik işaretini kaldırabilir,
geriye, “bugün” kalabilir. Sadece kendi deneyimimizin değil, sosyolojinin,
tarihin, psikolojinin vs. sosyal bilimin “insan gerçeği bu” demeye
getirdiği bir bilgiyi, tek gerçek oymuş elimizin altında edasıyla
kodladığı bir bilgiyi normalleştirmekten kurtarır bizi unutmak.
Daha çok yakın bir zamanda Afganistan bombalanırken, savaş kadar
olağan bir “insan gerçeğini” kendi stratejilerine uyarlama derdine
düşenler “unutmamanın erdemlerini sıralaya dursunlar, ben bir
dehşet bilgisine teslim olmaktansa ölenlerin, öldürenlerin ne
kadar da gerçek insanlar olduğuna şaşırabilecek bir yerim kalsın
istiyorum.
Göçebe bir söylemle unutarak yenilen bir “biz”
özlemi taşıyordu Nietzsche, doğanın dilini insanın dünyasına dahil
etme ihtiyacı duyan bir “biz”. Çünkü “özgür insan iyi ya da kötü
olabilir ama özgür olmayan insan doğa karşısında bir onursuzluk,
bir utançtır”.
Bugün, bir yöntem icat etme tehlikesine düşmeden,
geçmişten gerçekten geleneğin olanakları adını hak edecek bir
açıklıkta tarihten yararlanmak gene de mümkün. İktidarların kullanım
alanının dışında kalabilmiş, göz ardı edilmiş ya da bastırılmış
bilgilerin gün ışığına çıkartılmasıyla... Foucault’nun soybilimler
adını verdiği anti-bilimlerin yardımıyla bilgiye değil bilginin
bilimsel hiyerarşiye yerleştirilmesine bir başkaldırı, bilgilerin
bilime başkaldırısı. Ama yerelin bastırılmış ya da dondurulmuş
hafızasında halihazırda bulacağımızı sandığımız bilgiler toplamından
medet ummak değildir burada kastedilen, tersine onu bugüne taşımak
üzere geliştirilmesi gereken bir yorum sanatıdır. Kendisinin de
söylediği gibi; bu bilgiler dolaşıma girdikleri andan itibaren
birleştirici söylemler tarafından yeniden kodlanmak tehlikesiyle
karşı karşıya kalacaklar. “Bütün bunlar çok güzel, ama nereye
gidiyorsunuz, hangi yöne, ne tür bir birlik peşindesiniz, diyenlerin
belki de bizi tuzağa düşürmek için davet ettikleri o birleştirici
söylemi kendimiz kendi ellerimizle kurma tehlikesine düşmüyor
muyuz?” ¹
Zorunluluktan bahsedilen her yerde mevcut bir
tehlike bu... Sık sık anarşizmin kapitalizm karşıtlığıyla sınırlı
olmadığını, her tür tahakküm ilişkisinin bugünden reddedilmesi
anlamına geldiğini hatırlatma ihtiyacı duyuyorum kendime. Zorunluluk
ilişkileri özgürlüğün asgari düzeye çekildiği ve “gerekirse” bu
minimumun bile iptal edilebileceği ilişkilerdir. Bu “gerekliliği”
siz belirleyemeyeceksiniz, etten kemikten bir insan da olmayacak
buyruk sahibi, “tarihsel koşullar” belirleyecek. Hadi bulun da
anlatın derdinizi, Özgürlüğe mekan atfetmek kadar -özgürlük alanı
olarak çağrı yapılan yerlerin savaş alanı çıkmasına halen şaşıran
biri olarak- bugün değil ama gelecekte bir gün daha özgür olunacağı
varsayımıyla zorunluluk ilişkilerini meşrulaştırmak da akıl almaz
geliyor bana. Bunun dışında aramızda güç kavramından şiddet kullanımına,
mülkiyet teknoloji, adalet, eğitim vs. konularına kadar genel
bir fikir birliği olmadığı gibi olmaması iyiye işarettir ve ayrı
kanaat sahibi kimi grup ve bireylerin bir arada hareket etmesi
hem oldukça zor hem de zorunlu değil. Bu farklılıkları eritmemek
ve farklılaşmaya uygun bir zemin yaratmak, ütopyaların homojenliğinden
kurtarabilir bizi, farklı hakikat algılarının, zaman-mekan kavrayışlarının
yaşanabilir olduğu heterotopyalara götürebilir.
“Sen ne yaptın bugün” sorusunda saklı imajı
hissedip “sınava girmedim” dediyseniz tasnif edilme şeklinizi
de belirlemiş oluyorsunuz: “hiçbir şey yapmıyorlar, sadece düşünüyorlar.”
Aslında şu meşhur kartezyen ayırımın, modernizmin en temel işleminin
bir kez daha üzerinizde uygulanması bu. Düşünmek ve eylemek arasında,
zihin ve beden arasında bu kadar temel bir ayırım var mıdır gerçekten?
Düşünmek de tıpkı terlemek gibi bedene ait bir eylem olarak görülemez
mi? Sessizlik nasıl anlatım olanaklarına, dile dahilse, düşünmek
de eyleme hallerinden biridir sadece, en değersiz ya da en üstün
olanı değil. Böylece bir değer biçme yapılamaz. Her şey kişinin
niyetine bağlı olarak iyi ya da kötü olabilir. Ve kimse kimseyi
hem benim kadar koşmuyorsun hem de benden çok terliyorsun diye
suçlayamaz. Çok koşulduğu halde hiç terlenmiyorsa o belki bir
sorun olabilir. “Olduğu yerde koşarmış gibi durdu, çünkü sadece
amacına ulaşmak istedi”. ²
Benim hayatı bedenimden başlayarak parçalara
ayıran, dokunduğu her şeyi verimlilik tanrısının kollarında işlevsel
hale getiren ve reklamlarında utanmadan dolu dolu gözlerle “herkesin
bir ideali olmalı” diyen bir akla karşı birleşmesini elzem bulduğum
ilk şey -ve tek şey belki bir araya gelmek birleşmekten oldukça
farklıdır- idealar dünyasından çıkartacağım kafamla, teriyle hayatın
içinde kendi ritmiyle tekrar tanışsın istediğim gövdem. Sonra
asıl fazlalıklarından kurtaracağım onu, beş yaşında koluma taktığı
plastik kayışlı otomatik saatten başlayarak -nasıl sevinmiştim
ama, yeni maharetimi sergilemek, için dakika başı saati söylüyordum
herkese; “Ey hane halkı, aldırış etmiyorsunuz ama, tarih sürekli
işlemektedir”, “tarih sürekli işlemektedir”, “tarih sürekli....”
Alıntılar.
1. Foucault
“Entelektüelin Siyasi İşlevi”
2. Deleuze Guattari
“Kapitalizm ve Şizofreni”
Nil