ana sayfa    
 

 

XXI.yy için bir ütopya

   Adlarını hak etmiş politik fikirler vardır. Özellikle de tarihleri boyunca yönetimlerin saldırısına uğramış olanlar ve yananlamlarıyla korku salanlar... Anarşizm bu fikirlerden biridir. Aşırı ve ayrıksı özellikleriyle anarşist fikirler, "dışarı"nın düşüncesi olmayı, dönemin politik sembollerine muhalif bir ideoloji olmayı başarmıştır. Bu aykırı biçimden yola çıkan anarşistler, anti-hiyerarşik imgeleme, insanın insanı sömürmesine karşıt bir çerçeve çizen bir dizi umulmadık fikir oluşturmuşlar ve bunları yaymışlardır. Liberter düşüncenin tarihine bir "kara efsane"nin eşlik etmiş olması şaşırtıcı değildir: Ütopyacılık, asosyal nihilizm, politik hayal, şiddete dayalı isyan elebaşılığı, iflah olmaz Maksimalistler. Anarşizme yönelik itirazlar az değildir. Fakat, bunlar, ister iyi niyetli olsun ister kötü niyetli, tüm çeşitliliklerine rağmen, sonuçta kabadır, çünkü anarşist taleplerin "mutlak" ya da "saf" niteliği elbette bunların ille de gerçekleştirilemez olmasına yol açmaz; tersine, bu nitelik, anarşizmi politik ya da etik pazarlıkları asla kolaylaştırmayan, çok titiz, güç bir düşünce kılar. Anarşizmin, her zaman, az çok da olsa bir ilgi görmesi buradan kaynaklanır.

Hayal gücüne dayalı bir yüreklilik

   Yirminci yüzyılın, acımasız ya da sofistike biçimler altındaki hiyerarşik imgeleme itaatin öğrenildiği bu yüzyılın sonunda yaşayan insana, anarşist buluşu ana hatlarıyla anlatmak kolay değildir. Hiyerarşisiz bir toplumun hayal edilmiş olması; anarko-sendikalizm ve anarko-bireycilik gibi alanlarda liberter gelenek ve değerlerin yönetiminde kurumlar ve yaşam tarzları yaratılmış olması; serbest aşka ve serbest ilişkilere dayalı grup; rasyonalist okullarda anti-otoritarizm eğitimi ve bir özgürlük mistisizminin dünyanın en az konuksever köşelerine kadar yayılması karşısında bugün hâlâ şaşkınlık gösterilmektedir. Titiz ve inatçı bir ahlak, hayal gücü sayesinde keşfedilen direniş eylemleri, ruhban-karşıtı parodiye dayalı hiciv ve pedagoji alanındaki yenilikler sayesinde zenginleşmiş anarşistlerin tarihsel eylemleri dikkate alındığında, günümüzde artık unutulmuş olan ya da sol kültürlerin görmezden geldiği tarihsel bir mayanın ürünü olan, direnişçi bir bilgi rezerviyle karşılaşırız. Aslında, anarşizmin, üstesinden gelmesi gereken düşmanlığın kapsamı ve yaşadığı bozgunlar düşünüldüğünde, ayakta kalması, bir yandan neredeyse mucizedir; diğer yandan, gösterdiği sebat da anlaşılır bir durumdur: Tahakküm toplumuna karşı, teorik ve varoluşsal bakımdan anarşizmden daha nitelikli bir panzehir bugüne kadar görülmemiştir.

Modernitenin çocuğu

   Anarşizm, tüm modernite boyunca, tıpkı eski sapkın akımlar gibi yayılmıştır: Kurtuluşçu fikirleri, özgürlüğü düzenlemesi için tek yetkili kılınmış olan kurumların izin verdiği sembolik ve maddi sınırların ötesine taşıyan tinsel bir aciliyet gibi davranmıştır. Anarşistler, Jakoben idealin en sadık uygulayıcıları olduklarından ve de geçmişten gelen mesihçi atılımı aktaran kayış görevi gördüklerinden, “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganını, aşırı bir mistisizmin sacayağı yapabilmişlerdir.
   Bu noktada, anarşizm isyancı bir soyun devamıdır: Önceki yüzyıllarda Orta Avrupa’daki köylü isyanlarının, radikal İngiliz mezheplerinin ya da devrimcilerin işgal ettikleri politik saygısızlık uzamını, on dokuzuncu yüzyılda anarşizm yeniden canlandırdı. Anarşist fikrin kurucu babaları geleceğe dair gerçek anlamda planlanmış sınırlar çizmemiş olsalar da, anarşist hareketin yol açtığı olaylarda, karşıt bir toplum çağrısının dolaşmasına izin veren ütopik enerjiler cisimleşmiştir.
   On dokuzuncu yüzyılda, kurtuluşçu politik filozofların meydana getirdiği üçgenin tepe noktaları üç doktrinden -liberalizm, Marksizm ve anarşizm- oluştu. Yirminci yüzyıl, bu üç doktrinin özdeyişlerinden, umutlarından ve teorik sistemlerinden beslendi, ama aynı zamanda da, onları sınadı ve tüketti. Modelleri farklı olmakla birlikte, Stuart Mill, Marx ve Bakunin, on dokuzuncu yüzyılın en üstün tutkusunu taşıdılar; özgürlük tutkusu. Bu üç fikir arasında, modern ırmağın aynı yatağına onları bağlayan yeraltı kanalları vardır. Ama, liberter fikirleri Marksizm’den ayıran uçurumlar da vardır: araçlarla amaçlar arasındaki ahlaki ba€’a anarşistlerin yaptığı vurgu, devrimci süreçlerde "öncü parti"nin ve devletin rolüne dair anarşistlerin kuşkuları, ve karar alma sürecinde -duyguları ve arzuları dışlamadan- kişisel ölçütlere ve bireysel özerkliğe anarşistlerin duyduğu kesin inanç. Liberalizmin ise politik özgürlük ile ekonomik adalet kavrayışını uzlaşmaz kutuplar olarak görmesini anarşistler asla kabul edemediler. Anarşistler, ahlaki bakımdan arzulanılan şeylerden ya birini ya diğerini tercih durumunda kalmadılar, onlar, bu gerilimi daha geniş bir zihinsel ve örgütsel ufuk içinde çözümlemek amacıyla, fikirlerinin kurucu ve besleyici atılımını, yani mutlak özgürlüğü serbest bıraktılar.

Özgürlük miti

   Anarşizm tarihinin muhtemelen en simgesel şahsiyeti olan Bakunin’e göre özgürlük bir "mit"ti, tıpkı George Sorel’e göre genel grevin bir mit olması gibi: Devlete ve dine duyulan inançları dengeleyecek sembolik bir yapı; ama aynı zamanda, zengin potansiyeller taşıyan baskın "çevre", insan eylemi için görülmemiş ve sınırsız uzamların tinsel oksijeni. Bakunin -ve onun ardından gelen çok sayıda anarşist militan-, hiyerarşik bir üstün, bizi bir modele uydurmasını kabul etmenin iğrençliğini vurguladı ve toplumsal gövdeyi temizleyebilecek tek şeyin isyan olduğu noktasında ısrar etti. Anarşistler, Batı’nın kurumsal litürjilerini ve yetkili ağızlarından çıkan sözleri reddederken, yeni bir toplumun öncü alanlarını yerleştirme imkânını değerlendirmeye, baskı altındaki insanlık halinin hem içinde hem dışında karşı-toplum ağı kurmaya çalışıyorlardı. Anarşizmin, yalnızca tahakküm üzerine düşünmekle kalmaması, aynı zamanda, tahakküme karşı yaşama tarzı olması buradan kaynaklanır. Hiyerarşik imgelemi "ters çevirme" istenci içindeki anarşizm, hem bir bilimin hem de bir özgürlük deneyiminin temellerini ortaya atıyordu: Kişinin, kendinden yola çıkarak kendinin bilincine varmasının yolu olarak itaatsizlik bilimi; ve gündelik hayatı özgür zihniyetle yaşama deneyimi, çünkü bir anarşist için tarih, özgürlüğün deneme alanı’dır.
   Anarşizmin modernitenin politik otopsisini yapabilmesi, özgürlüğü bir mit haline getirebilmesi ve kısıtlamasız özgürlükler talep etmesi sayesindedir. Nasıl ki Marx ekonomik sömürünün sırrını ifşa etmişse, Bakunin de tahakkümün sırrını "keşfetti": Tüm haksızlık biçimlerinin kalıcılığının güvencesi ve tarihsel anlamdaki değişmez eğilim olarak hiyerarşik iktidar. Demek ki, ezen / ezilen karşıtlığını kavramanın anahtarını -yalnızca endüstriyel süreçlerde gerçekleştirilen faaliyetlerde değil- politika alanda görebiliriz. Bu karşıtlığın en eksiksiz modern versiyonu olan liberal ya da otokratik devlet, hiyerarşikleşmenin güvencesi olarak oluşuyordu. Günümüzde, bu güvenceyi başka kurumlarda da saptamak gerekir. Fakat, anarşistler açısından, bir toprak parçasının sopayla ya da şefkatli sözlerle yönetiliyor olması arasında fark yoktur, çünkü anarşistlerin mücadele ettikleri karanlık bölge, devlet gücüne itaat istencidir –aygıt’tan çok hükümranlık ilkesiyle mücadele ederler. Liberter tarzdaki kültürel ve politik yeniliklerin tümü, yatay bir karşı-kuvvet stratejisi içinde bir araya getirilmiştir. Bu strateji, parlamenter temsili reddeder. Parlamenter temsil ise, bir cemaatin dilsel ve yaşamsal sanatlarını oyuna indirger ve bu oyunda, gözbağcılığı yoluyla, çoğunluklar ile azınlıklar çakışır. Bakunin’e göre, tahakkümün kiplikleri büyük tarihsel değişimlere uyum sağlıyordu, fakat hiyerarşiye eşlik eden imgesel anlamlar, demokrasilerde bile, varlıklarını sürdürüyordu; ve bu anlamlar yasak halini alıyordu, tahakkümün sırrını düşünmenin imkânsızlığı demekti. Tüm yirminci yüzyıl boyunca, ekonominin "saygınlığı" sorunu kamusal uzam içinde yayılabildi, toplumsal cinsiyet baskısı tematikleştirilebildi: Tüm bunlar, teorik, politik, sektöryel, akademik ya da medyatik sorunlar olarak bir tür yurttaşlık belgesi edindi. Fakat hiyerarşi hâlâ bir tabudur.

İnsanlar arasında yoldaşlık

   Devletin ve hiyerarşinin yokluğunda insanlar arasında yoldaşlık fikri, modernitenin -ve tarihin- politik bir tabusudur (elbette bu tabuyla mücadele edilmektedir; hem de yalnızca bazı simgesel tarihi momentlerde değil, bir toprak parçasının yönetilebilirlik koşullarını ya da devlet biçiminin meşruiyetini ya da devlet tahvillerinin vergilendirilmesini kafaya takmış politika antropologlarının genellikle gözden kaçırdığı gündelik pratiklerde de bununla mücadele edilmektedir).
   Hiyerarşik iktidarı yıkma imkânı: Politikada düşünülemez, hayal edilemez olan şey işte budur! Bu imkânsızlığa yol açan şey, insanın en ufak davranışlarına kadar her şeyini düzenleyen, gündelik ihtiyaçlar üzerinde baskı uygulayan, itaat arzusunu teşvik eden ve hatta -belki de- bilinçaltında kök salmayı başaran hiyerarşi teknikleridir. Hobbes’a ya da Machiavelli’ye göre, halk ile yönetim arasında –gönüllü ya da gönülsüz, meşru ya da gayrimeşru- itaat olmadan birlik olamaz, terör olmadan itaat olamaz.
   Bu politik düşünürlerin gerçeklerden uzak bakış açısına karşı anarşist cevap, korkuya değil, cemaat yoldaşlığına dayalı bir politika yaratmak oldu. Ve bu amaçla, hiyerarşinin kendi kendini üreten kurumlarını ortadan kaldırmak ya da zayıflatmak zorunluydu; böylelikle, devletin yönlendiriciliğinde olmayan toplumsal bir metamorfoz imkânı doğacaktı. Bu sav, yetkili ağızlarca ancak uzak durulması gereken bir anormallik, polis tarafından ise bir tehlike olarak kabul edilebilirdi.

Amaçlar ve araçlar

   Anarşizmin dehası, yalnızca insanlığın gelecekteki kurtuluşu idealini öne sürmesi değildir; anarşizm, karşı çıktığı toplumun içinde de yeni kurumlar ve yeni yaşam tarzları gerçekleştirir. Bunlar, aynı zamanda, mevcut toplumun da yerine geçmeye çalışırlar (sendikalar, serbest ilişki grupları, özgür okullar, yeni pedagojik aygıtlar, cemaatlere dayalı özörgütlenme biçimleri ve üretimin özyönetimine yönelik biçimler). Anarşizmin, amaçlar ile araçlar arasında denklik sağlama takıntısı buradan kaynaklanır.
   Partizanca disiplin, şöhret olmuş seçkinler ve seçim aygıtları; bunlar, cemaatin ve kişisel niteliklerin örgütleyici kapasitesiyle, birbirlerini yakın hissedenlerin oluşturduğu aidiyet grubunun inkârıdır.
   Marksizm, eski otoriter kesinliklerinden nasıl kurtulacağını, ya da yetmiş yıllık Sovyet felâketinden liberter dersler çıkarmayı henüz bilmemektedir.
Liberalizmin öncüleri ise, kendi perspektiflerini, politik kurumlarda yasayı egemen kılma olasılığı üzerine inşa etmişlerdi. Fakat seçim yoluyla bir efendinin seçilmesi, bir tahakküm sistemini iyileştirmez; aynı şekilde, hükümetlerin faaliyetlerinin kontrolü de, çoğu zaman, toplumların hiyerarşik imgelemini güçlendiren bir savunma görevidir.
   Liberal politik düşünürler için çok önemli bir sorun olan yönetimin "meşruluğu" sorunu, anarşizm gibi kurum-karşıtı bir düşünce için, yanlış ortaya atılmış bir sorundur. Bakunin, on dokuzuncu yüzyılda, demokratik parlamentoların laf ebeleri cemiyeti olduğunu ileri sürüyordu. Ve, o dönemde, iyi yönetme sanatı’nı ve kamu yararı’nı ciddiye alan insanların varlığından söz ediyordu; yoksa, iktidar ittifaklarına göbekten bağlı, günümüzün politik mafyalarından değil. Demokratik biçimlerin kurumlaşması ve seçilmiş yönetimlerin meşruluğu kaygısı, Hikmet-i Hükümet’in gizli özünü gözardı eder.
   Yurttaşlık kavramının genişlemesi ve bu kavramın politik temsil kalıbı içinde kurumlaşması, anarşistlerin seçtikleri özgürleşme yolunun karşıtı bir özgürleşme yolu oldu. On dokuzuncu yüzyılda kitlelerin potansiyel hareketliliğinin liberter düşüncelerden bir tür politik onay bulmasının nedeni, bu hareketliliklerin halkın zincirlerinden boşanmış tutkularına uyum sağlamada gösterdikleri esnekliktir. Fakat, özgürlüklerin açıkça tartışıldığı dönemde toplumların kendiliğinden işleyişinin bir önkoşul olduğunu ve bir güvenlik subapı olduğunu varsayanlar, lümpen-proletaryanın ya da popüler ayaklanmaların karanlık enerjisini asla değerlendirememişlerdir. Anarşistler her zaman için politikanın yabancısı olduklarından, ezilenin hukuksal mevzuatının ezeninkinden farklı olduğunu bilirler.

Fırtına kuşları

   Anarşist politika ve etik, modern iktidarların kurumlaşma sürecine yabancı olan cemaat sanatlarına dayanmıştır; aynı zamanda da, güce ve gücün inkârında gösterilen ısrara tuhaf bir üslup ve karakter veren kişisel enerjiye dayanmıştır. Bu ikisi, aynı zamanda, anarşizmin doğurduğu -ve diğer politik geleneklere yabancı olan- verimli kargaşa’nın ve muhalif politik imgelem’in de kökenindedir. İşte bu nedenle, tarihin coşkulu dönemlerinde, hem muhalif başkaldırılarda hem de kendiliğinden isyanlarda anarşistlerin mevcudiyetinden kuşkulanılması kaçınılmazdır. Anarşistler, genellikle, fırtına kuşları’ydılar. Ve, yirminci yüzyılda bir Buenaventura Durruti’nin adı, belki de, bir yüzyıl önce, Bakunin’in adına denk düşmektedir.
   Liberter hareketin tarihsel pratiklerinde, tamamlanmış bir devrim teorisinden çok, toplumu kültürel ve politik olarak devrimcileştirme istenciyle karşılaşılır. Gerçekten de, eğer farklı hayat tarzları önceden yeşermemiş olsaydı, on dokuzuncu yüzyılda devrim diye adlandırılan şey güçlükle meydana gelebilirdi. Eski tinsel ve psikolojik rejimin -ki modern devlet de bunun yeni aktarım yolundan başka bir şey değildir- defterini dürme imkânı, anarşist teorisyenlerin üstünde durdukları istenç eğitimi’nde yatıyordu.
Liberter düşüncenin büyüklüğü işte buradadır. Örgütlenme-karşıtı bir istenç olmaktan çok, varoluşsal bir talep, antikonformist bir itki olan anarko-bireyci tarzı da elbette unutmamak gerekir.
   İnsanın vaadine duyulan antropolojik güven (on sekizinci yüzyılın tipik atılımı), anarşizmin canlı bir politik felsefe geliştirmeyi başardığı çekim merkezi oldu. Bu politik felsefeye göre, özgürlük ne bir soyutlamaydı ne de gelecekteki bir imkân, özgürlük toplumsal ilişkilerdeki aktif bir tortuydu, baskının deforme ettiği ya da sahtesini yaptığı bir tortu. Anarşistler, hiç kuşkusuz, Aydınlanmacıların mirasçısıdır, ve özellikle bu nedenle, rasyonalist, hatta "bilimci" eğitime duydukları güven onları asla basit birer pozitivist yapmamıştır.

Çoğul ifadeler

   Bakunin ve Kropotkin, toplumsal kötülüklerin kaynağının insanın kötülüğü -tutucu kesinlik- değil, cehalet olduğuna, bunun da, on dokuzuncu yüzyılın en yetkin "maske düşürücü"sü (sic!) olan bilim sayesinde kısmen çözüleceğine inanıyorlardı. Başka Marksizm olmak üzere birçok düşüncenin sandığının tersine, anarşist düşünce çok karmaşıktır ve bu düşünceyi On Emir şeklinde ifade etmek hiç de kolay olmaz. Kutsal kitaba yazılı bir dogmanın asla olmaması anarşizmin militanlarına teorik ve taktik özgürlük sağlamıştı. Anarşizm, kapalı düşünceler sistemi kurmakla da ilgilenmediği gibi, toplum hakkında sistematik bir teori kurmaya da çalışmamıştır. Belki de, anarşizmin hayatta kalmasını sağlamış olan şey, anarşist fikirlerin ve pratiklerin çeşitliliğidir: Yorumlarından biri zayıfladığında ya da işe yaramaz olduğu ortaya çıktığında, bir diğeri onun yerini almıştır. Anarko-bireycilikten devrimci sendikalizme, cemaat deneyimlerinden gençlik isyanlarına, küçük gruplar içinde fikirlerin yayılmasından İspanya devriminin özyönetim deneyimlerine kadar, anarşistler kendi tarihlerinin değişik veçheleri etrafında dönüp durmuşlardır.
   Ayrıca, anarşistler kendi ideallerinin çetin bir iddia olduğunu da bilmektedirler, çünkü teorik ve pragmatik talepleri, onları, toplumsal olarak kabul görmüş söylemlerin "dışına" yerleştirir. Anarşistler, kendi pratiklerinin hiçbir tahakküm biçimiyle uyuşmadığını da bilirler. Fakat, anarşist fikirlerin hâlâ güncelliğini koruması, kendilerini özgürlükçü olarak gören diğer teorik geleneklerin düşünemediği bilgiler’i savunuyor ve aktarıyor olmasındandır. Anarşistlerin saygınlığı ve gelecekleri bu antagonist bilginin savunulmasında yatmaktadır.

Christian Ferrer    çev. Işık Ergüden