ana sayfa    
 

 

vicdan, doğrudan eylem, anarşi

(Sözlük anlamıyla vicdan; insanı kendi davranışlarıyla ilgili bir yargıda bulunmaya iten iç güç, duygu)

   Bana göre; anarşist ahlâk eşittir vicdan. İnsanın kendisi üzerinde en etken, en hilesiz (kendiliğinden ve kaçınılmaz) davrandığı yer. Olayların, değerlerin, durumların ve davranışların alt-üst edildiği, parçalandığı yüzleşme ve değişme an’ları.
   Gündelik hayatta bizi tehdit eden kurumlardan ve kişilerden gelen –gelecek olan– kötülüklerin dışında kendi kötülüklerimizle karşılaşmak. İçimizi kemiren (ancak vicdanımızın başedebileceği) içimizden bir yamyamla didişme hali.
   Bugün; tüm uyum ve ıslah projeleri dahilinde, sistemli bir şekilde iliklerimize işlenen, içleri boşaltılmış, yasa niteliği taşıyan kavramlarla karşılaştırıldığında bence anarşistler; ahlâksız, namussuz, yargısız, ölçüsüz, gelenek-göreneksiz ve saygısızdırlar. –Bu kavramların hepsi politiktir. Kişiye, duruma ve kuruma göre değişir.– Çünkü anarşistlerin gürül gürül bir kaynaktan beslenen vicdanları vardır. Mülksüzlükten yana olan anarşistlerin sahip oldukları tek şey vicdanlarıdır. İstedikleri özgürlük de, karşı oldukları tahakküm de vicdanlarının sonucudur.
   Üretim biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin ustaca üzerimize yıktığı, faturası oldukça ağır olan ve farkında olmadan, sorgulamadan dahil olduğumuz olaylar oluyor. Soykırımların, toplu katliamların, işkencelerin, savaşın ve açlığın kol gezdiği sabıkalı dünyamızdan bir örnek: Yahudi soykırımı.
   Bu konuda yollarımız* Bauman’la aynı yere çıkıyor. Büyük İşbölümü! Dikkatlerimizi, modern teknik işbölümünün yarattığı atmosferde üretilen uygar dünyaya özgü kayıtsızlığa/vicdansızlığa çektiğimizde, görüyoruz ki; soykırımdan Naziler kadar Almanya’ da yaşayan sıradan insanlar da sorumludurlar.
   Yahudi soykırımı; üretim ilişkilerinin, bürokrasinin, insanın yabancılaşmasının, akılcılığın, teknolojik olarak ileri seviyede örgütlenmiş bir uygarlığın en doğrudan sonucudur.
   Soykırım için özel bir sistem gerçekleştirmeyen Naziler, aksine toplumun örgütlenme biçimi içinde, tüm devletlerde olduğu gibi yurttaşlarından yasalara uymalarını ve o güne dek rutinleşen işlerine devam etmelerini isterler.
   Tam da bu noktada kanımın donduğunu hissediyorum. Bizler herhangi bir güne başlarken, sıradan işlerimizi yaparken nelere hizmet ediyoruz acaba?
   Faşizm ile radikal bir dönüşüm geçirmeyen Alman toplumu, günlük yaşamına devam eder. İşçiler silah fabrikasında çalışır, memurlar devletin resmi işlerini yapar, mühendisler gaz odalarını planlar, makinistler tutsakları kamplara taşır, gardiyanlar onların kaçmasını engeller ve büyük çoğunluğu ile Alman halkı kendi bireysel eylemlerinin sonuçlarından “habersiz” ya da işleyişin rutinliğinden doğan kayıtsızlıkla olayları izlemekle yetinir.
   Öyle ki; bir sağlık memuru sadece elindeki “dezenfekte ilacı” ile dolu torbayı, içinde ne olduğunu bilmediği bazı odaların özel bölmelerine boşaltmakla sayısız insanın ölümüne yol açar. Sonuç 6 milyon ölü!
Lütfen bu işbölümünün tam tersini düşünün. Amacı soykırım vb. olmayan, insanların yetenekleri ve istekleri doğrultusunda, eşit, özgür, bir arada ve bir başına olduğunu...
   Yaptıkları ile kitle katliamı arasındaki nedensel ilişkiyi bulmakta zorlanan insanların bu hayret verici ahlâksal/ vicdani körlüğünün nasıl mümkün olabildiğini anlamak için, silah fabrikasında çalışan, yeni büyük siparişler sayesinde “fabrikalarının idamının durdurulmasına” sevinen ama Etiyopyalılar ile Eritrelilerin birbirlerine yaptığı toplu katliamlara gerçekten üzülen işçileri düşünmek veya ‘hammadde fiyatlarındaki düşüş’ dünya çapında iyi bir haber olarak karşılanırken, Afrikalı çocukların açlıktan ölmesine aynı şekilde ve içtenlikle ağlamanın nasıl mümkün olabildiğini düşünmek yararlı olur.
   Vicdan; sadece iç huzurumuz, bireysel rahatlığımız için değil, dışımızdaki canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için de önemlidir.
   Vicdani karşılaşmanın giderek daha da önemsiz bir ayrıntı haline geldiği günümüzde; kişisel sorumluluktan kaçınmanın, kendi eylemi ile toplumsal eylem arasındaki bağı ortaya koymadan, sadece günlük pratiğin detaylarıyla düşünme, insanlardan bağımsız olduğu varsayılan bir sistemin işletilebilmesinin en kolay yolu haline gelir. Tek bir atış yapmadan milyonlarca insanın ölümüne ortak oluveririz.
   Bana göre anarşistler; kendilerine “sunulanı” reddetmeyi, ortağı olmak istemedikleri olaylar karşısında, düşmanlarını tanıyarak ama onların yöntemlerine başvurmadan isyan etmeyi, bütün uyum ve ıslah dayatmalarına karşı durup, yanlarındakinin sesini boğmadan çığlık atmayı gerçekleştirirler.
   Anarşist ahlâk/vicdan; dil ile düşüncenin, düşünce ile edimin eşitlenmesidir aynı zamanda.
   Günlük yaşamı giderek daha fazla etkileyen felaket boyutlarında insani yıkımla sonuçlanan, dayatılmış yaşam anlayışı, doğrudan eylem pratiklerinin altını çizer. Bugünkü biçimiyle doğanın yok edilmesi, savaşlar nedeniyle kitlesel katliamların planlanabilmesi anlamında değil, aynı zamanda her bireyin gittikçe daha fazla yabancılaşması, toplumsallığın hızlı bir biçimde çözülmesiyle de ilgilidir. Doğrudan eylem; giderek zayıflayan insan-insan ilişkilerine, insan-topluluk ilişkilerine ve insan-doğa ilişkilerine sahip çıkabilmenin neredeyse tek olası yoludur.
   Colin Ward’a göre; “çağdaş devlette, her yerde ve her alanda, bir grup karar verir, kontrol eder ve seçenekleri kısıtlarken, büyük çoğunluk bu kararı kabul etmek zorunda kalır, bu kontrole boyun eğer ve dışarıdan dayatılan bu seçenekler dahilinde hareket eder. Doğrudan eylem alışkanlığı, bizi etkileyen kararları verme gücünü onlardan geri almaya çalışma alışkanlığıdır.”
   Şimdi çok yakın geçmişe, “Hayata Dönüş Operasyonu”na gidelim... sadece bize yansıtılan biçimi ile bile bir katliamdı. Cezaevlerinde “devlete emanet yüzlerce can”ın yaşam koşullarını iyileştirme girişimleri, masum talepleri karşısında (kişisel olarak açlık grevi, ölüm orucu gibi eylemleri olumlamıyor ve desteklemiyorum) bir tarafta, kararlar alan, uygulanmasını isteyen ve kontrol eden bir grup. Örgüt! Açlık grevleri, ölüm oruçları kararları alıyor, gerekirse “kendinizi yakın” direktifleri veriyor ve yüzlerce insan ölüyor, ölümle pençeleşiyor, sakat kalıyor... diğer tarafta, kararlar alan, uygulayan ve kontrol eden bir grup. Devlet! büyük bir savaşa hazırlanır gibi hazırlanıyor, savaş silahları ile cezaevlerine giriyor ve öldürüyor. Öldürülen, ölümle pençeleşen, sakat bırakılan aynı insanlar...
   Bu görüntüler karşısında vicdanlarımızla nasıl karşılaştık acaba?
   Yine Büyük İşbölümü; Örgüt yöneticileri, kadroları, taraftarları, tüm bürokratlar (bakanlıklar, milletvekilleri, memurları ve diğer çalışanları...) askerler, polisler, özel tim, gardiyanlar, avukatlar, doktorlar, sağlık personeli, ambulans şirketleri ve çalışanları, gazeteciler, televizyoncular, meslek örgütleri, belediyeler ve çalışanları, sendikalar, anneler, babalar, eşler... liste uzadıkça uzar. Tüm bunlar sonuca ortak!
   Sokaklarda donarak ölen çocukların fotoğraflarına kimler ortak olur acaba?
   Bookchin’e göre; “doğrudan eylemle ilgili daha da önemli bir nokta, merkezi, zorba bürokrasiler eliyle halktan gasp edilen toplumsal yaşam üzerinde kişisel gücün yeniden etkinlik kazanması doğrultusunda belirleyici bir adım olmasıdır.
   Doğrudan eylemle, yalnızca toplumsal olayların seyrini yeniden denetleyebileceğimiz duygusunu kazanmakla kalmaz, aynı zamanda onsuz özyetkinlik ve özyönetime dayalı gerçek anlamda özgür bir toplumun bütünüyle imkânsız olduğu yeni bir benlik ve kişilik duygusunu da geliştirebiliriz. Doğrudan eylem dört bir yana duyurulmuş ve özgür bir kent mitingidir. Her bireyin kendi içindeki gizli gücü yeni bir özgüven ve özyetkinlik duygusunu uyandırmak için bir araçtır; bireylerin, sadece gücü değil, seçilmişlerin gölgesinde yaşayan pasif, izleyici bir seçmen kitlesinin kişiliğini de gasp eden temsilcilerin olmadığı bir toplumun denetimini doğrudan ele almaları için bir araçtır. Kısaca doğrudan eylem, etkinliğine ve popülaritesine bakılarak benimsenecek ya da bir kenara atılabilecek bir “taktik” değil; ahlâki bir ilke, bir ideal, aslında bir duyarlılıktır. Yaşamımızın, davranışlarımızın ve bakış açımızın her yönünü doldurmalıdır.”
   BİZLERİZ; zapt eden-zapt edilen, hapseden-hapsedilen, hükmeden- hükmedilen, aşağılayan-aşağılanan, koşan-koşturan, kaçan-kovalayan, yazan-yazdıran, konuşan-konuşturan, ağlatan-ağlayan, korkutan-korkan,
öldüren-ölen... Kendimize ve birbirimize yaptığımız, yapılanlara seyirci kaldığımız, ortağı olduğumuz, aracı haline geldiğimiz tonlarca kötülüğün hem öznesi, hem de yüklemi bizleriz!
   Dört elle sarıldığımız aklımız, vicdanımızın düşmanı haline gelmiştir. Devlete vergi ödememiz gerektiğini söyleyen aklımız, ödenen vergilerin silah yapımı, alımı ve kullanımı konusunda karar verenleri alkışlayan mantığımız, atılan bombalar sonucu insanların öldürülmesine onay veren aklımız ve mantığımızdır.
   Vicdanımızdan yarattığımız koruyucu duvar, aklın egemenliğine karşıdır.
   Sağ kalmak, “iyi” yaşamak uğruna izleyici kaldığımız, hatta yaşamın içinde aynı eziyetleri çektiğimiz insanlarla bizleri karşı karşıya getiren, ortak insanlık duygularımızın yok olmasına neden olan akılsallık vicdanlarımızın üzerinde tepinmektedir.
   İktidarın; statüleri, “en”leri ile süsleyerek üzerimize giydirdiği kirlilik, aşağılayarak “zirveye” taşıdığı içimizdeki güvensizdir. Teslim olmuş, itaat eden, yabancı, yalnız ve aşağılık güvensizdir.
   Vicdan; çıplaklıktır. Karşılaştığımızda, önce, ürküten, üşüten, şaşırtan, bunaltan, korkutan, kışkırtan ünlemli bir bakıştır. Sonra, eşitlenmedir, yüksüzlüktür. Aslımız, inancımız ve duyarlılığımızdır.
   Vicdanımız, bizim ahlâkımız ve kişisel sorumluluğumuzdur. Bu kirlilikle uzlaşmak yerine, erdemi, yani doğrudan eylemi-isyanı öğütler bize.
   Doğrudan eylem, kişisel bir eylemdir, sonuç alamasak bile, bizleri suç ortağı olmaktan kurtarır.

   * Tarık Aygün, Efendiliğin Reddi, Om Yayınları.

 Sevda